Albay’ın odasından çıkan ikili, koridor boyunca sessizce birbirlerini süzerek yürüdü. Tam Ela ağzını açıp samimi bir şekilde "Teşekkür ederim." demişti ki, Yavuz sert yüzünü ve bakışlarını değiştirmeden,
"Akşam yedi gibi evde ol, genel kuralları anlatacağım. O zaman konuşuruz." diyerek hızlıca yanından ayrıldı.
Ela olduğu yerde bir süre kilitli kaldı.
"Akşam evde ol, konuşacağız, kınışıcığız, konuşuyore... Burada ne demek istiyor yani? Diyor ki, ‘Sen teşekkür edecek kadar kibarsın ama ben bunu anlayıp da insan gibi cevap verecek kadar henüz evrim geçirmedim.’ Yüzümde botoks var, o yüzden mimik yapamıyorum. Yoksa ben de isterim tebessüm etmek... Hakikaten var mı ya acaba? Dur, bir dahakine dikkatli bakayım. Uf ya, Melişko olsa anlardı, bende nerede o yetenek!" diye içinden konuşmaya başlamıştı. O da böyle kendini motive ediyordu.
Kendine gelmesi için otuz saniye geçmesi gerekmişti. Sonrasında revire doğru yürümeye başladı.
"Evet, adamı da anla Ela, bencil olma. Adamın işi belli, sert olması normal. Bu, egoist bir öküz, angut olduğu anlamına gelmiyor ki! Sen kibarlığını ve iyi niyetini sakın kaybetme. Allah’ım, ben bu dünyaya fazlayım, değil mi? Allah’ın lütfu gibi bir insanım! Neyse ki bende hiç ego yok. Zamanla ona da öğretirim mütevazı olmayı, ya ne olacak." diye içinden söylenerek revire vardı.
Revir yoğundu, önce gelen birkaç hastaya Atakan ile dönüşümlü olarak baktılar. Sonra Atakan telefonla konuşmak için dışarı çıkmıştı ki, Yavuz içeriye girdi. Sert bir sesle,
"Dikişlerimi kontrol ettirip, pansuman yaptırmam gerekiyor. Nereye geçeyim?" dedi.
Ela, yan taraftaki sedyeyi gösterdi. Söz konusu işi olunca akan sular duruyordu, birden ciddileşmişti. Eline yeni eldivenleri takıp,
"Yaran nerede?" diye sordu.
Omuzunu gösterince,
"Soyunur musun lütfen?" dedi.
Arkasını dönüp malzemelerini hazırlarken bir hareketlilik duyamayınca arkasını döndü. Yavuz, çatık kaşlarıyla ona bakıyordu.
"Bir sorun mu var? Neden üzerini çıkartmıyorsun?" diye sordu.
Yavuz,
"Yapabileceğinden emin misin? Fazla tecrübesiz duruyorsun. Elin titreyecek ya da ağlayacaksan erkek doktoru bekleyelim." dedi.
İşte burada durmalıydı. Tehlikeli sularda yüzmüyor, ayaklarına betonları bağlayıp kendini okyanusa atıyordu da farkında değildi. Karşısındaki kadının psikoloji konusunda isterse adam ağlatacağını bilmiyordu. Bu zamana kadar meslekte cinsiyet ayrımından çok çekmişti, bileğini bükebilen de yoktu, bu yüzden bu konuda tahammülü de yoktu. Karşısındakinin kim olduğunu umursamaz, tabir yerindeyse siker atardı... Ama adamın gözlerine baktığında kısa bir an yanan ışığı görmüştü.
Oynamak mı istiyordu? Oynardı. Adam henüz bilmiyordu ama Ela, eğer bir oyuna girmiyorsa kimseyi kırmayı ya da dalavere çevirmeyi sevmediğinden girmiyordu. Bu konudaki ana mottosu belliydi: "Oyun sevmem ama girersem de oynarım. Hem de öyle bir oynarım ki karşımdaki kazandığını hissedip zafer sarhoşluğuyla gülümserken, o götüne pamuk tıkar, mezarına toprak atar, çelengini de pahalı olmasına rağmen alır, güzel bir not eşliğinde mezar taşının yanına ekletirdi." Ama yapmayacaktı, sadece işini yapacaktı.
Ama bu sefer sıcak gülümsemesini de yüzüne eklemeyecekti çünkü bu adam sınırı aşmıştı, bu kadarı kendisine haksızlık olurdu. Gözlerinin tam içine baktı, yüzü ondan daha donuk, gayet profesyonel, soğuk ve kontrollü bir sesle,
"Altı üstü iki dikiş, beş dakikalık işi vardır. Ama sen, ben dayanamam ağrı kesici olmadan pansumana diye düşünüp de utanarak erkek doktor istiyorsan, tabii ki hemen çağıralım." dedi.
Yavuz gözlerinin içine kitlenmişken, Ela gayet rahat bir tavırla arkasını dönüp kapıya yöneldi.
Yavuz,
"Nereye gidiyorsun?" dedi.
"Atakan Bey’i istemiştin, onu çağıracağım."
Yavuz, üzerindekileri soyup atletle kaldı ve beklemeye başladı.
"Hadi, zamanım yok. Bakmayacak mısınız, doktor hanım?" dedi.
Ela içinden, "Bakmayacağım amına koyayım, hevesim kaçtı bir kere." diye söylense de kibarca yanına yaklaşıp öncelikle yarayı inceledi.
"Bunu hastanede diktirmemişsin. Kısa bir rötuş geçip pansumanını tamamlayacağım. Bu arada canın acıyacak, bir ağrı kesici vuracağım." diyerek yapacağı işlemi güzel bir şekilde anlattı.
Yavuz,
"Gerek yok, direkt dik gitsin. Zamanım yok..." dedi.
Ela yüzüne hiç bakmadan yaklaşıp dediğini yapmaya başladı. Yavuz, yaklaşan Ela’nın kokusunu almaya başlamıştı. Çiçek kokuyordu ama hangisi? Zambak gibi... Sanki biraz da yasemin mi?
Ela eğildiğinde saçlarının bir kısmı Yavuz’un diğer omzuna değdi, Ela tamamen yaptığı işe konsantreydi, farkında bile değildi. Yavuz, kokuyu içine çekti. Lanet olsun, fazla güzeldi... Aniden kendine geldi. Ne yapıyordu? Hızlıca eski haline döndü.
Bu arada Ela da dikişle birlikte pansumanı tamamlamıştı. Elindeki eldivenleri çıkarırken uzaklaştı ve bir ilaç yazdı. Bir de ağrı kesici verdi.
Yavuz, her zamanki kabalığıyla çıkıp gitti.
--*--
Ela
Ela, düşünceliydi.
"Sınırlarımı mı görmek istiyorsun Yüzbaşı? Beni mi sınıyorsun? Sına bakalım. Nihayetinde aynı evde kalacağız, beni test etmek istiyorsun, tamam, ona da tamam. Ama işi güç gösterisine dönüştürürsen gereksiz üzülürsün. Allah’ım, sen beni nerede salağa yatacağını bilecek kadar zeki, kimseyi küçümsemeyecek kadar büyük olmadığımı bilecek kadar da mütevazı yarattın. Ama gel gör ki beni sınıyorlar işte. Acaba bu adam şeytan mı ya? Bak, bu gözle hiç bakmamıştım. Sakin ol Ela, sakin ol. Bak, adam sana evini açtı, kafana kurşun yemekten kurtarıyor.” diye söylenerek malzemelerini topluyordu. Akşam evde ne olacaktı, asıl önemli olan oydu.
Yavuz
"Göründüğü kadar narin değilmiş en azından psikolojik olarak. İyi bakalım, en azından saçma muhabbetleriyle 'Ben buraya alışamadım, bir erkeğin yardımına ihtiyacım var.' zırvalıklarıyla uğraştırmayacak. Diğerleri gibi ona yavşamak için zaman da kollamayacak."
Neyse, biraz rahatlamıştı. Evinde, güvenlik nedeniyle kalması için kendisine emanet edilen kıza kefil olmalıydı. Diğer türlü o da aynı evde kalamazdı. Kızın derdinin sadece kendi işi olduğunu anlamıştı ya, artık rahatlamıştı. Başına kalmayacaktı.