Gözlerimi açtığımda hava çoktan aydınlanmıştı, kolumdaki saate baktım. Geç kalmıştım, neden uyumuştum bu kadar? Tam yorganı üzerimden kaldıracakken belimde bir ağırlık hissettim, bir saniye.. şuan birisi bana sarılıyordu arkamdan. Şaşkınca kafamı çevirdiğimde Bora'nın kolları arasında olduğumu fark ettim, beni kendisine çekmiş ve sırtımı göğsüne yaslamıştı. Kolunu kaldırıp yataktan kalktım ve banyoya gittim koşar adım. Neden sarılmıştı ki bana? Rutin işlerimi halledip Bora'nın bu hareketini aklımdan çıkarmaya çalıştım. Dolabımdan kıyafetlerimi almaya gittiğimde Bora'da yeni uyanıyordu. Siyah bol gömleğimi ve siyah jeanimi alıp banyoya gittim ve değiştirdim üzerimi. Bora'ya onun için elbise deneyeceğimi söylemiştim ama bu saçma bir fikirdi. Elbise bacaklarımı tahriş etmişti sadece, en iyisi nasıl rahat ediyorsam öyle giyinmekti. Kolyemi de takıp siyah deri tank modeli saatimi takıp siyah spor ayakkabılarımı giydim ve çıktım banyodan. Bora'da üzerini değiştiriyordu, yatağı toplayıp odayı topladım. Tam odadan çıkacakken Bora elimden yakaladı ve beni kendine çevirdi.
"Madem böyle giyineceksin, dikkat et." sesi gayet sakindi. Elini gömleğime götürüp hepsini tek tek açtı ve en baştan ilikledi hepsini. Yanlış iliklemiştim dikkat etmemiştim sanırım telaştan. Bora kıyafet konusundaki fikrime saygı mı duymuştu bana mı öyle gelmişti yoksa? Şaşkın şaşkın çıktım odadan ve koşar adım mutfağa girdim, mutfağa girmeden önce toplamıştım saçlarımı.
"Günaydın!" dedim neşeli sesimle ve kahvaltılıkları tepsiye yerleştirmeye başladım.
"Oo gelin hanım bu ne neşe sabah sabah." dedi Dicle kıkırdayarak.
"Valla yenge hayırdır, ilk defa bu kadar uyuduğunu gördüm. Bir şey oldu da bize mi söylemiyorsun yoksa?" dedi Berfu da Dicle gibi kıkırdayarak.
"Yoo bir şey olmadı.. krem uyku yaptı herhalde ondan uyumuşum bu kadar." onlar bana imalı imalı gülerken onlara dil çıkarıp tepsiyi alıp yemek masasına gittim. Bugün gerçekten çok neşeliydim.
"Günaydın abi, mavi yakışmış." dedin Halil abiye neşeyle. O da karısı ve kuzeni gibi bana şaşkınca gülüyordu.
"Günaydın gelin hanım, hayırdır niye bu kadar neşelisin?"
"Aşk olsun abi bu her zamanki halim benim, hem neden neşeli olmayayım ki?" Sidar abi geldi daha sonra, gömleğinin kollarını kıvırıyordu yukarıya. "Günaydın abi, sende benim gibi siyah tercih etmişsin bakıyorum." dedim kıkırdayarak ve kahvaltılıkları yerleştirme işini bitirip abilerime baktım. Sidar abi de Halil abiye bakıyordu ne oldu buna gibisinden.
"Günaydın yenge de.. bence sana daha çok yakışmış siyah. Hayırdır sabah sabah bu neşenizin sebebi nedir Mela Karahan?"
"Her zamanki halim abi.. bugüne özel bir şey değil ki." dedim ama ikiside pek inanmamış gibiydi. Aslında biraz haklılardı, bugün daha bir neşeliydim sanki. Bora geldi daha sonra, o da Sidar abi ve benim gibi baştan aşağı siyah giyinmişti, gerçi bu onun normal haliydi.
"Oo bunlar karı koca çift giyinmişler anlaşılan ben gideyimde değiştireyim üzerimi." dedi Sidar abi bize imalı imalı gülerek ve yukarı çıktı koşar adım. Bende utandığımı belli etmeden mutfağa koştum. Geri kalanlarıda hızla masaya taşıdıktan sonra hep birlikte yemek masasına oturduk. Buraya geldiğimden beri ilk defa bu kadar çok yemek yemiştim, herkes Bora'da dahil şaşkınca beni izliyordu.
"Hale abla bundan sonra biraz daha fazla hazırlayın kahvaltılıklarda, bizim gelinin iştahı açıldı." dedi Sidar abi bana sataşarak. Masadaki herkes gülmüştü, Bora belli etmesede bıyık altından gülmüştü. Kaşlarımı çatıp Sidar abiye baktım ama Efllal anne benden önce davrandı.
"Karışma oğlum gelinime, önündekileri ye sen. Kuş kadar kız zaten, senin yediklerin onunkinin çeyreği bile etmez." zafer gülüşümü Sidar abiye attım ama Sidar abi görüşücez seninle der gibi kafa salladı. Gülmem daha çok artarken çayımdan bir yudum aldım ama.. çayı hiç beğenmemiştim, dedemin çayları çok daha güzeldi. Bu kaçak çay gibiydi.
"Ne o gelin hanım beğenmediniz mi çayı?" dedi Halil abide bana bulaşarak.
"Yani ben dedemin çaylarından başka çay içmezdim, sadece bu çaya özgü bir şey değil abi.. ben satılan hiçbir çayı sevmem. Biz özel kendi bahçemizin çayını yaptırırdık." herkes bana baktı.
"Dedenin çay bahçeleri mi vardı?" dedi Dicle. Kafamla onayladım onu.
"E bizede getirirsin artık birkaç paket de bizde seninle içeriz." dedi Mirza dede, aslında bu çok iyi bir fikirdi. Dedem hemen 1 saate göndertirdi çayları bana. Her gün görüntülü arıyordum onları, akılları bende kalıyordu sürekli ama onları bir şekilde iyi olduğuma ikna edip affettiriyordum kendimi. Bir ara dedemi görmeye gitmem gerekiyordu. Kahvaltıdan sonra Dicle abla ile erkekleri yol edip hep birlikte arka bahçeye geçtik. Dedemi aramıştım bu sırada, buradaki çayları sevmiyeceğimi biliyordu, gelirken benimle göndermeyi unutmuştu. Biz daha telefondayken adamlara söyleyip uçakla 1 saate göndereceğini söylemişti. Bende korumalarla almaya gidecektim çayları. Normalde Bora'ya da haber vermem gerekirdi ama beni acil durumlar haricinde arama demişti, korumalar ona haber verebilirdi.
"Ee yenge anlatmayacak mısın artık bugün ki neşenin sebebini?" Berfu'nun bacağına vurdum hafifçe.
"Gerçekten özel bir şey olmadı, bu normal halim benim." dedim ama pek inanmadılar. Eflal anne çağırdı daha sonra beni yanına, koşa koşa gittim yanına.
"Buyur anne bir şey mi istedin?" dedim, bana gülümsüyordu. Elindeki poşeti bana uzattı.
"Bugün çayları almaya gittikten sonra Barış'a ver bunu güzel kızım.. annesi babası yok buralarda hep hastane yemekleri yiyor. Biraz midesine ev yemeği girsin bunu verirsin sen ona yol üzerinde hem dün de teşekkür edememiştin adam akıllı Bora yüzünden." iyi ama.. Bora benim oraya gittiğimi duyarsa kızmaz mıydı bana?
"Annem iyi diyorsun da Bora duyarsa kızar bana, adamlardan birisi verse?" Eflal anne kafasını iki yana salladı.
"Bora diyemez bir şey kulaklarını çekerim ben onun, senin vermen daha makbule geçer kızım." kafamla onayladım onu.
"Tamamdır annecim." Eflal anne yanağımı okşayıp odasına çekildi. Bende saate baktım, uçağın gelmesine az bir süre kalmıştı, önce Barış'ın yanına uğrar oradan da havalimanına geçerdik. Bir de.. o sokağa gitmek istiyordum, annemin ve babamın Mardin'de bana sarıldığı benim için yaz ortasında yağmur yağdırdığı sokağa. Yukarı odama çıkıp ceketimi aldım ve kızlara veda edip korumalarla arabaya bindim.
"Nereye gidiyoruz yenge?" elimdeki poşete baktım, Eflal anne bir sürü şey koymuştu içine.
"Önce hastaneye uğramamız gerek. Oradan da havalimanına geçeriz" dedim sakince adam beni onaylayıp arabayı çalıştırdı ve yola çıktık. Hastaneye geldiğimizde çok kalabalık değildi, hemen poşeti verip çıkmak istiyordum Bora ile aram düzelmeye yüz tutmuşken birdaha aramızın bozulmasını istemiyordum. Korumalardan 3 kişi de benimle gelmişlerdi, kapıyı çalıp içeri girdim. Barış çalışırken gözlük takıyordu, bu onu daha çalışkan gösteriyordu. Benimle birlikte korumalarda girdi içeri ama içeride başka hastalarda olduğu için Barış çıkardı onları dışarı. Elimdeki poşeti ona uzattım.
"Şey.. ben dün teşekkür edemedim sana Barış. Eflal anne senin için hazırlamış bu yemekleri. Her şey için çok teşekkür ederim." Barış tebessüm edip elimdeki poşeti aldı ve sarıldı bana.
"Rica ederim Mela.. sen iyi ol yeter ki, ben görevimi yaptım sadece. Gel sırtına bakalım istersen gelmişken." hızlıca ondan ayrıldım, odada başka insanlarda vardı sonuçta.
"Yok iyi durumum merak etme." Barış'a veda edip çıktım hemen odadan, o da anlamıştı rahatsız olduğumu ama.. yapıcak bir şey yoktu. Manyak bir kocam vardı, bu da onu gayet iyi biliyordu. Korumalarla birlikte hastaneden çıktık ve havalimanından çayları aldık, buram buram çay kokuyordu. Bu koku bile gülümsetmeye yetmişti beni. Bergamot kokusuyla harmanlanmış taze çay kokusu beni Trabzon'daymışım gibi hissettiriyordu.
"Son bir yere daha gidebilir miyiz?" dedim sürücü koltuğundaki adama.
"Tabi yenge buyur."
"Sen sür arabayı ben tarif edeceğim sana." geldiğimizde o gün ki gibi bomboştu burası korumalara biraz geride beklemelerini söylemiştim ama buralar ıssız olduğu için izin vermemişlerdi bana. İşte oradaydı, oturup saatlerce ağladığım merdiven basamağı gidip tekrardan oturdum oraya. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım, Mardin'de annemi ve babamı hissedebildiğim tek yerdi burası. Onları hissetmek bana çok iyi geliyordu, biraz olsun nefes alabiliyordum. O gün gelmişti aklıma, buğulu gözlerini köşedeki bir silüete dikmişti ama görememişti tam. Onu gördükten sonra büyük bir şimşek çakmıştı ve yağmur yağmaya başlamıştı. Normalde böyle bir durumda korkması gerekirdi Mela'nın ama umursayacak daha önemli bir şey olmuştu. Annesi ve babası onun için yaz ortasında yağmur yağdırmıştı, Allah duymuştu sesini. O gün kollarını iki yana açıp deliler gibi dans etmişti Mela.
"Burayı senin için özel kılan ne?" şaşkınca yanıma oturan adama baktım, ne zaman geldiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Korumalar gitmişti. Bora da benim gibi gökyüzüne bakıyordu.
"Özel işte.. boşver." dedim ağlamaklı sesimle, gözlerini gökyüzünden çekip bana baktı.
"Burası benim içinde çok özel biliyor musun?" şaşkınca ona baktım. Buranın sadece bana özel olduğunu düşünüyordum.
"Neden?" dedim merakla.
"Özel işte.. boşver." dedi beni taklit ederek, bu hareketine gülmeden edememiştim. Onun için neden özel olduğunu merak etmiştim, nasılsa bir şekilde öğrenirdim ben. Hava birden bire karardı, bulutlar kapatıvermişti güneşi, yağmur bastıracaktı sanki birazdan. Ben dakikalarca bulutların gelmesini beklemiştim ama annem ve babam sanki damatlarını bekliyormuş gibi onunla birlikte gelmişlerdi. Şimşek çaktı birden, kıkırdadım. Bana uzattığı sigaraya baktım, o gün balkonda paketimi aldıktan sonra her akşam birlikte birer tane içerdik. Kafamı iki yana salladım.
"Nefes alabiliyorum" dedim gökyüzüne bakmaya devam ederek. Bora şaşırsada bozuntuya vermedi ve yaktığı sigarayı söndürüp fırlattı.
"Nefes alabilmek için mi içiyorsun sigarayı?" kaşlarımı çatarak Bora'ya baktım.
"Odaya bir tane küllük almamız gerek, arka bahçe hep sigara izmariti oluyor. Hem ben hiç sevmem izmaritlerin doğaya fırlatılmasını." Bora ne yaptığımı anlamaya çalışıyor gibiydi. Tamam kabul dengesizdim biraz ama bu ciddi bir sorundu.
"Merak etme ben temizletiyorum onlar her gün." kafamı iki yana salladım ve ayağa kalktım. Kolundan tutarak ayağa kaldırdım onu ve arabaya doğru gittik birlikte.
"Olsun.. biz yinede küllük alacağız, hem bak akşam olmuş. Neden demiyorsun bana kalk eve gidelim diye?" resmen korumaların yanında Bora'yı azarlıyordum.
"Tamam aldırtırız küllüğü büyütme bu kadar?" kafamı iki yana salladım ve arabaya bindim, o da benim gibi bindi arabaya. Onun arabasına ilk defa biniyordum.
"Olmaz, onlar normal küllük alır bizim alacağımız küllük kutu şeklinde olacak. Yanlış alır senin adamların." Bora sıkıntılı bir nefes verdi.
"Mardin'deki bütün küllükleri önüne serebilirim Mela bunu biliyorsun değil mi?" burnumu kırştırdım.
"Sadece Mardin'dekileriyse sıkıntı, ben bütün ülkedeki küllükleri sereceğini düşünüyordum oysa." Bora'nın yüz ifadesi o kadar komikti ki gülmemek için zor tutuyordum kendimi.
"Seni cidden çözemiyorum, o kadar farklı ve değişiksin ki.. bir anın bir anına uymuyor." onu umursamayıp camı açtım.
"Gidecek miyiz küllük almaya?" dedim yüzüne bakarak.
"Tak şu kemerini hadi." yüzüne bakıyordum ama dümdüzdü. Gitmezsek küserdim ona, yaklaşık 5 dakika sonra büyük bir mağazanın önünde durduk. Bora inmem için gözüyle işaret verdi bana, sevinçle arabadan inip Bora ile mağazaya girdik. Mağaza sahibi bizi karşısında görünce şaşkınlıktan bayılacaktı az kalsın.
"A-ağam.. hayırdır bir kusur mu ettik. Sen gelmezdin çarşıya pek?" adam korkudan kekeliyordu. Bora artık nasıl korkutuyorsa onları.
"Yok.. küllük almaya geldik biz." adam şaşkınlıktan beti benzi attı ve bir bana bir Bora'ya baktı. "Varmı sende?"
"V-var tabi ağam.. getireyim ben hemen." Bora'ya baktım kötü kötü, adam depoya gitti koşa koşa.
"Artık ne yaptıysan insanlara herkes korkar olmuş senden." Bora güldü bıyık altından.
"Bir şey yapmadım, onlar kendi kendine korkar olmuş benden." inanmamış gibi güldüm. Adam aşağıda bir şeyleri devirdi sanırım ama koşa koşa geldi tekrar yanımıza, siyah küllük şeklinde olan kutuyu aldım elinden. Daha fazla paniklemesini istemiyordum.
"Tamam bu olsun.. teşekkür ederiz." adam güldü.
"Ağam kusura bakma sormayı unuttum, ne içersiniz." Bora kafasını salladı iki yana ve cüzdanından çıkardığı 200 lirayı adama uzattı ve koluma dokunup birlikte çıktık mağazadan. Adam korkudan baygınlık geçirecekti az kalsın, neden çarşıya gelmediği belli oldu ağamızın. Küllüğü ev halkının görmemesi için çantama attım, Bora arabayı çalıştırıp eve sürdü. Geldiğimizde yemek hazırlanmıştı çoktan, herkes bizi bekliyordu. Utanıp hızlıca ellerimi yıkadım ve Bora ile indik yemek masasına.
"Oo çifte kumrularda gelmiş, hoş geldiniz abi.. yenge." Berfu utancımı daha fazla katlarken hep birlikte yemeğe başladık. Yemek masasını topladıktan sonra dedemin çayından demledim ev halkına, dedem abartmıştı. Bir yıllık çay ihtiyacını karşılardı bu kadar çay. Çayları doldurup tepsiyle birlikte salona geçtim, herkes birbiri ile sohbet ediyordu. Berfu ve Dicle'de akşam için yaptıkları tatlıyı servis ediyordu. Evin en büyüğünden en küçüğüne doğru ikram ettim çayları, Bora benim çayımıda almıştı. Tepsiyi mutfağa bırakıp gidip Bora'nın yanına oturdum.
"Gelin hanım.. bu çayı sizin dedeniz mi hazırlatıyor?" dedi Halil abi şaşkın şaşkın.
"Evet abi." dedim çayımı elime alarak.
"Nerede satılıyor peki bu çay.. gerçekten hiçbir çayı beğenmemen çok normal." dedi Halil abi devam ederek.
"Valla yenge, bu çayın satışlarının patlaması lazım. Gerçekten muhteşem bir çay." dedi Sidar abide abisine katılarak.
"Satışı yok abi.. dedem bize özel hazırlatır bu çayı." dedim gülerek. Herkes şaşkın şaşkın bakıyordu bana.
"Hale bir demlik daha demleyiverin kızım, bu yetmez bize." dedi Mirza dede, herkes beğenmişti çayı. Hale ablaya çayı nasıl demlemesi gerektiğini anlatmıştım, çayı farklı demlerdik biz. Bora'ya baktım, normalde bir bardaktan fazla içmezdi çay ama bu gece 4. bardağını deviriyordu. Kendimi ne kadar şanslı hissettiğimi fark ettim bir an.. hayat bana bir çok kez tokat atmıştı fakat bir yandan da güzel şeyler veriyordu bana. Annemin ailesi mesela.. bu aile.. arkadaşlarım. Bazen sadece şükretmek gerekiyordu. Bora beşinci bardağını da alıp çalışmak için yukarı çalışma odasına çıktı. İki demlikte bitmişti gerçektende daha da içerlerdi belki ama çayıda tüketmek istemiyolardı. Hazırladığım meyve tabağını alıp yukarı Bora'nın yanına çıktım, kapıyı çalıp içeri girdiğimde pencereden dışarıyı izliyordu. Kapıyı kapatıp meyve tabağını masaya koydum.
"Meyve getirmiştim sana." bana döndü, gözleri o kadar kötü bakıyordu ki.. yine neye sinirlenmişti bilmiyordum ama hemen bu odadan çıkmazsam öldürecekti beni sadece onu biliyordum.
"Bugün neredeydin Mela?" kahretsin.. kesin Barış ile aynı odada olduğumu öğrenmişti, sarıldığımızı da öğrenmiş miydi? tırnaklarımı avuç içime geçirdim.
"Şey.. ben hastaneye gittim önce.. Eflal anne yemek yapmıştı Barış'a hem teşekkür etmiş olursun demişti. Bende götürdüm yemeği teşekkür edip çıktım hemen, belki 2 dakika bile sürmemiştir. Daha sonra.. havalimanına gittik oradanda o sokağa işte." Bora elini o kadar sert bir şekilde vurdu ki masaya, bir an hem masanın hem de elinin kırıldığını düşündüm.
"O HERİFLE NE HALT YEDİN MELA!?" gözlerimi sımsıkı yumdum. Korkuyordum.
"Bora yemin ederim başkalarıda vardı, o yüzden çıktı korumalar. Bana sarıldı ama ittirdim hemen.. ben.. ben yanlış bir şey yapmadım." dedim titreyen sesimle ama kolumdan tutup beni kitaplığa yasladı sertçe ve elindeki fotoğrafları gözüme gözüme soktu.
"NE LAN O ZAMAN BUNLAR!?" bütün Mardin bizi duyuyordu şuan. Gözlerimi açıp bana gösterdiği fotoğraflara baktım.. Barış ve ben.. öpüşüyorduk ama yemin ederim ki o kız ben değildim. Fotoğraf çok uzaktan çekildiği için beni tanıyamıyordu ama fiziğim saçlarım benziyordu.
"Bora.. bu ben değilim." diyebildim titreyen sesimle ama dinlemedi bile beni. Beni sertçe bileğimden çekiştirip yere düşürdü. Bilekliğimi kırmıştı.. kalbim yanıyordu.
"DEFOLUP GİDİYORSUN BU GECE BU EVDEN!?" şuan onu dinleyecek durumda değildim, bilekliğimi kırmıştı ve o annemin ve babamın bana son hediyesiydi. Göz yaşlarım yanaklarımdan aşağı süzülürken odanın içerisine başka seslerde karıştı. Ama onları ne duyuyor ne de görüyordum, bilekliğimi elime alıp kırılmamış olması için dua ediyordum ama kırılmıştı işte. Birisi beni kollarımdan tutup ayağa kaldırdı ve yatak odasına götürdü beni. Sidar abi yüzümü avuçlarının arasına alıp sarıldı bana.
"Korkma sakın, düzelteceğim bu durumu." bilekliğimi gösterdim ona.
"Düzelmez ki bu abi.. bak kırıldı işte. Annemin ve babamın son hediyesiydi bu bana." Sidar abi burukça gülümseyip bilekliğimi elimden aldı.
"Kız ne var bunda halledilir hemen, minicik bir kaynak yaptırırız." kafamı iki yana sallayıp ışıklı charma dokundum, o da kırılmıştı.
"Eskisi gibi olmaz ki abi.. bak bu da paramparça olmuş. Sırf karanlıktan korktuğum için babam yaptırmıştı bunu bana." Sidar abi tekrar sarıldı bana.
"Her şeyi halledeceğim küçük gelin.. tasalanmayasın." iç çektim.
"Abi yemin ederim ben değilim o.. hem ben elbise giymem ki. O fotoğraftaki kadın elbise giymişti, saçlarının dibide siyahtı boyalıydı yani. Benim saçlarım doğal rengi bu.. ben bir şey yapmadım abi." Sidar abi kafasını olumlu anlamda salladı.
"Biliyorum Mela.. biliyorum ama benim taş kafalı abim bunu göremeyecek kadar kör işte. Ben halledeceğim her şeyi.. Berfu ve Dicle'nin yanından ayrılma." Berfu ve Dicle odaya girdiler ve bana sarıldılar sıkıca. Onlarda ağlıyordu. Sidar abi bana son kez bakıp çıktı odadan. Aşağıdan hala bağırış çağırış sesleri geliyordu, Bora Sidar abi Halil abi Eflal anne.. birbirlerine bağırıyolardı. Bora beni hiç mi tanımamıştı, hiç mi dikkatli bakmamıştı resme. Yatağa uzanıp Berfu ve Dicle'ye baktım. Saçlarımı okşuyolardı, unutmak istiyordum. Unutmak içinde en kolay yol uyumaktı, gözlerim şiştiği için uyumam çok da zor olmamıştı. Yatağın üzerinde ağlaya ağlaya uyuyakalmıştım.