Mahalle

795 Kelimeler
Elif’in dünyası mahalleden ibaretti. Bunu hiçbir zaman eksiklik gibi hissetmemişti. Sokakta yürürken adının seslenilmesi, kapıların kilitlenmeden kapanması, akşam ezanıyla birlikte annelerin camlardan bağırması… Hepsi ona ait, tanıdık ve güvenliydi. Bir sokağın, bir insana bu kadar ait olabileceğini başka yerde öğrenemezdi. Mahalle, insanı içine alan bir yerdi. Sadece evlerden, dükkânlardan, kaldırımlardan oluşmazdı; seslerden, kokulardan, alışkanlıklardan örülürdü. Sabahları fırından yükselen sıcak ekmek kokusu, öğlene doğru bakkalın önünde toplananların sesleri, akşamüstü terzi Melahat Teyze’nin açık penceresinden sızan radyo türküsü… Hepsi birbirine karışır, günün saatini haber verirdi. Dışarıda dünya ne kadar sertse, burada o kadar yumuşaktı. Elif on yedi yaşındaydı. Lisenin son sınıfına gidiyordu. Üniversite sınavı, hayat, gelecek… Hepsi konuşuluyordu ama kimse acele etmiyordu. Çünkü mahallede zaman biraz daha yavaş akardı. İnsanlar büyürken de, sevinirken de, üzülürken de acele etmezdi. Evleri sokağın tam ortasındaydı. İki katlı, eski ama bakımlı bir apartman. Dış cephesinde yılların soluttuğu krem rengi boya, demir korkuluklarında annesinin her bahar sildiği çiçekli örtüler vardı. Alt katında terzi Melahat Teyze otururdu. Sabahları dikiş makinesinin tıkırtısı sokağa karışır, akşamüstleri pencere önünde çayını içerken geçenleri izlerdi. Karşısında fırın vardı. Öğleye doğru kapısı açıldığında sıcak hava dalga dalga sokağa yayılır, Elif’in karnı istemsizce acıkırdı. Köşede ise bakkal… Küçük ama her şeyin bulunduğu, borcun deftere yazıldığı, çocukların harçlıkla sakız aldığı yer. Elif’in çocukluğu bu sokakta, bu kaldırımlarda geçmişti. Düşüp dizini kanattığında Melahat Teyze kolundan tutup yukarı çıkarır, annesi pansuman yapardı. Akşam ezanı okunduğunda oyun yarım kalır, annelerin sesi birer birer yükselirdi. Annesi Hatice Hanım mahallede “eli lezzetli” diye bilinirdi. Kimi gün bir tencere mercimek çorbası, kimi gün bir tabak sarma illa ki bir komşunun kapısını çalardı. Kapıyı çalarken “fazla yaptım” derdi ama kimse inanmazdı. Elif annesinin bu halini severdi; kimseye yük olmadan, kimseyi yalnız bırakmadan yaşamasını. Babası İsmail Bey sabah erken çıkar, çarşı içindeki mobilya dükkânına giderdi. Ahşap kokusu sinmişti üstüne. Akşam ezanına doğru döner, kapıyı sessizce açar, ayakkabılarını kapının önünde çıkarırdı. Elif onun gelişini anahtardan değil, evin içindeki sessizlikten anlardı. Elif’in abisi dükkânın işletimini almış, hatta işi büyütmüştü. Yeni müşteriler, yeni modeller… Ama İsmail Bey hâlâ her sabah dükkâna giderdi. Bir köşede oturur, geleni gideni izler, bazen eski müşterilerle sohbet ederdi. Sessiz, ağırbaşlı bir adamdı. Elif onun bakışlarından bile ne demek istediğini anlardı. Bu evde bağırarak konuşulmazdı. Kırgınlıklar sessizce yaşanırdı. Mahallede herkes Elif’i tanırdı. “Bizim kız” derlerdi ona. Bu söz Elif’in kulağına her zaman sıcak gelirdi ama bazen de ağır. Çünkü “bizim kız” olmak, sadece sevilmek değil, korunmak, kollanmak, bazen de sınırlandırılmak demekti. Zeynep, Elif’ten bir yaş küçüktü. Emre’nin kardeşiydi. Elif’in en yakın arkadaşıydı. Aynı okulda okumuş, aynı sırada oturmuş, aynı defterleri paylaşmışlardı. Bir de Aylin vardı; terzi Melahat Teyze’nin kızı. Üçü birlikte büyümüşlerdi. Aynı sırları fısıldamış, aynı hayalleri kurmuşlardı. Ama Elif’in onlardan sakladığını sandığı bir sırrı vardı. Kızlar biliyordu. Farkındaydılar. Ama Elif açılmadan, onu utandırmak istemiyorlardı. Elif bunu bilse belki daha çok utanırdı. Emre bu mahallenin çocuklarındandı. Babası, bir zamanlar askerdi. Bir çatışmada ayağından ağır yaralanmış, malulen emekli olmuştu. Aksayan yürüyüşü mahallede herkes bilirdi. Bakkalı devralmıştı. Emre çocukken dükkânın önünde büyümüş, raflara dizilen ürünlerin arasında ders çalışmıştı. Ama Emre başka bir yol seçmişti. Hukuk okuyordu. Üniversitenin son sınıfındaydı. Mahalle için bu büyük bir gururdu. Kahvehanede “Bizim Emre avukat olacak,” cümlesi söylenirken sesler biraz daha yükselir, çaylar biraz daha keyifle içilirdi. Emre’nin üç yakın arkadaşı vardı. Hepsi aynı sokakta büyümüştü. Serkan, en yaramazlarıydı. Fırıncının oğluydu. Sesi çok çıkan ama kalbi yumuşak biriydi. Murat, sessiz olanıydı. Her zaman dinler, az konuşurdu. Kaan ise arabulucuydu. Bir tartışma çıkmadan bitiren, sözüyle ortamı sakinleştirenlerden. Dörtleri mahallede “abiler” diye anılırdı. Çocuklar onlardan çekinir, büyükler güvenir, anneler içleri rahat şekilde sokağa salar, “Emreler var,” derdi. Elif onları uzaktan izleyerek büyümüştü. Kalbine Emre ilk ne zaman düştü diye sorsalar, herhalde “bildim bileli” derdi. Ama fark edip dillendirememesi… O, lise ikinci sınıftayken olmuştu. İlk defa Emre’nin adının bir kızla anılmasıyla. Zeynep bir gün sanki çok sıradan bir şey anlatıyormuş gibi söylemişti: “Abi üniversiteden bir kız arkadaş yapmış.” Devamını da eklemişti: “Ailesiyle tanışmaya getirecekmiş.” Elif o an kalbinde duyduğu çıtırtının ne olduğunu anlayamamıştı. Sanki çok ince bir cam çatlamıştı içinde. Küçük, önemsiz gibi ama bir daha eskisi gibi olmayacak bir ses. O gün Elif ilk defa Emre’nin bir başkasının hayatında başka bir yerde durduğunu fark etmişti. Mahallede herkes herkesin hikâyesini bilirdi. Kim kiminle dargın, kim borçlu, kim hasta… Hepsi sessizce takip edilirdi. Kimse kimsenin açığını konuşmazdı ama kimsenin derdi de yalnız bırakılmazdı. Elif bu mahallede büyüdüğü için kendini hep güvende hissetmişti. Ablası evlenmiş, kendi yuvasını kurmuştu. Abisi işinde başarılıydı. Küçük ama mutlu bir aileydiler. Mahalle de bu mutluluğun bir parçasıydı. Oysa bazen en güvenli sandığın yer, seni en hazırlıksız yakalayandı. Ama Elif henüz bunu bilmiyordu. O, sadece kalbinin ritmini anlamaya çalışan on yedi yaşında bir kızdı. Ve kalbi, mahallede herkesin abi dediği birine, sessizce, usulca, olması gerekenden erken çarpıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE