Elif’in Anlatımıyla
Telefonumun ekranına baktığımda saat daha sabahın yedisini yeni geçmişti.
Alarm çalmamıştı. Annemin mutfakta dolaştığını da henüz duymuyordum. Ama gözlerim kendiliğinden açılmıştı. Günlerdir böyleydi; sanki bedenim, benden önce uyanıyordu. Alışkanlıkla elimi komodinin üzerine uzatıp telefonu aldım.
Ekran yandı.
Işık, yarı karanlık odada gözümü aldı önce. Yorganın altında bir an daha kıpırdamadan durdum. Sonra satırlar netleşti.
Sonuçlar açıklanmıştı.
Kalbim o anda hızlandı. Bir yanlışlık olmalıydı. Henüz çok erkendi. Belki site yanlıştı. Belki herkesin baktığı sayfa bu değildi. Parmaklarım terlemişti, ekranı kaydırırken bile zorlanıyordum.
Okudum.
Bir daha okudum.
Sayfayı kapattım, yeniden açtım.
Ve kelime…
Bütün sadeliğiyle, bütün ağırlığıyla oradaydı.
Kazandın.
Bir anda dizlerim boşaldı. Yatağın kenarına değil, sandalyeye doğru sendeledim. Tutunarak oturdum. Kalbim, göğüs kafesime sığmıyordu sanki. Kulaklarımda kendi nabzımı duyuyordum.
Ev henüz uyanmamıştı ama ben başka bir yerdeydim. Mutfaktan gelen tabak sesleri uzaktan geliyordu. Babamın her sabah yaptığı o kısa öksürük… Hepsi başka bir hayata aitti.
O an dünya, yalnızca telefon ekranından ibaretti.
Ne ağladım.
Ne güldüm.
İçimde kabaran şey, tek bir duyguya sığmıyordu. Sevinç vardı ama sakin değildi. Rahatlama vardı ama kısa sürmüyordu. Bir de sessiz bir gurur… Kimseye söylemeden, içimden kendime fısıldadığım bir “başardım” duygusu.
Yerimde duramadım.
Sandalyeyi geriye itip mutfağa koştum.
“Anne!” dedim. Sesim titriyordu. “Kazandım.”
Annem durdu. Elindeki kaşık havada asılı kaldı. Yüzüme baktı, sanki yanlış duymuş gibi.
“Ne dedin?”
“Kazandım,” dedim bu kez daha net. “Gerçekten kazandım.”
Babam masadan kalktı. Sessizce yanıma geldi. Yüzümü iki eliyle tuttu. Gözlerimin içine baktı. O bakışta, yılların emeği vardı.
“Aferin kızım,” dedi. “Helal olsun sana.”
Annem sarıldı. Saçımı okşadı. Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Boğazım düğümlendi ama ben de ağlamadım. Sevinç, gözyaşından daha hızlıydı.
Bir anda Zeynep geldi aklıma.
“Zeynep hâlâ uyuyordur,” dedim. “Gitmem lazım.”
Üzerime doğru düzgün bakmadan eşofmanlarımı çektiğim gibi çıktım evden.
“Deli kız!” diye seslendi arkamdan annem.
Ama ben çoktan kapıyı çekmiştim.
—
Sabah serindi. O saate özgü, hafif nemli bir serinlik vardı havada. Sokak yarı uykuluydu. Kepenkler aralıktı. Tül perdeler kımıldıyordu. Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu sokağın başından sonuna kadar yayılmıştı.
Koşuyordum.
Terliklerim kaldırıma vura vura ses çıkarıyordu. Umurumda değildi. Mahalle henüz uykudaydı ama benim içim çoktan ayaktaydı.
Zeyneplerin apartmanına vardığımda nefes nefeseydim.
Zili bastım.
Bir daha.
Bir daha.
“Zeynep!” diye bağırdım. “Aç kapıyı!”
Kapı aralandı. Karşımda, gözleri yarı kapalı, saçları dağınık Zeynep duruyordu.
“Ne oluyor ya…” dedi uykulu bir sesle.
Dayanamadım. Kolundan tutup kendime çektim.
“Kazanmışım,” dedim. “Kalk uykucu.”
Gözleri bir anda açıldı.
“Ne?”
“Kazandım!”
Attığı çığlık apartman boşluğunda yankılandı. Kendisi bile sesinin yüksekliğine şaşırdı ama umursamadı. Bana sarıldı. O an, birlikte büyüdüğümüz her yıl üst üste bindi sanki.
Tam o sırada biriyle çarpıştım.
Kısa bir dengesizlik.
“Özür dilerim,” diyen boğuk bir ses…
Başımı kaldırdım.
Emre.
Elinde anahtarlar, bir poşet vardı. Belli ki fırından ekmek alıp eve bırakmaya gelmişti. Yüzüme baktı, sonra Zeynep’e döndü.
“Ne oluyor?” dedi gülümseyerek.
“Kazandı!” dedi Zeynep. “Elif kazandı!”
Emre’nin bakışı değişti. Gurur vardı. Ama sadece o değildi. İçimde, adını koyamadığım bir şey kıpırdadı.. Gurur vardı. Ama sadece
“Tebrik ederim,” dedi. “Sana yakışır.”
Emre’nin bakışı üzerimde kaldığında içimde tuhaf bir şey kıpırdadı.
Ne söylediğini hatırlıyorum.
“Tebrik ederim.”
Ama sesinden çok, sesinin arkasında kalan boşluk aklımda kaldı. Sanki söylemesi gereken başka bir cümle vardı da, dudaklarının ucunda bırakmıştı.
Anahtarlarını avucunda sıktığını fark ettim. Parmakları beyazlamıştı. Gözleri bir anlığına yere kaydı, sonra tekrar bana döndü.
O an şunu düşündüm:
Beni ilk kez böyle görüyordu.
Çocukluğumdan kalma Elif değildim artık. Dizleri yara bere içinde eve gelen, saçları iki yandan örülü o kız değildim. Onun gözlerinin önünde büyümüştüm ama şimdi… başka bir yerde duruyordum.
“Kazanmışım,” dedim içimden bir kez daha.
Sanki kendime kanıtlar gibi.
“Finalim var,” dedi aceleyle.
Sesindeki hız, gerçekten geç kalmasından mıydı, yoksa burada daha fazla durmak istememesinden mi, anlayamadım.
Kapıdan çıkarken durdu.
“Elif…”
Adımı söylediğinde kalbim bir an hızlandı.
“Gerçekten… tebrik ederim.”
Başımı salladım. Konuşamadım.
Gitti.
Kapı kapandığında ev bir anda daha kalabalık ama daha sessiz geldi bana.
—
Sevinç içeride büyümeye devam ediyordu.
Zeynep’in annesi mutfaktan çıkmıştı. Yüzünde şaşkın ama sıcak bir gülümseme vardı.
“Elif kazanmış anne,” dedi Zeynep, sanki bu cümleyi her söylediğinde yeniden inanıyordu.
“Maşallah,” dedi Semra Hanım. “Aferin kızım.”
Tam o sırada kapı bir kez daha açıldı.
Aylin içeri neredeyse koşarak girdi.
“Kazandım!” diye bağırdı. “Tıp! Ben tıp kazanmışım!”
Bir anda ev karıştı. Sarıldık, güldük, konuştuk, ağladık. Kim nerede duruyor, kim kime sarılıyor belli değildi. Sevinç, odadan odaya taşıyordu.
Sonra sıra Zeynep’e geldi.
Telefon elindeydi ama ekranına bakamıyordu.
“Bakıyorum ama bakıyorum ha,” dedi. “Şimdi bakıyorum.”
Nefesini tuttu.
Biz de tuttuk.
Bir saniye geçti.
İki saniye.
Sonra Zeynep’in sesi patladı.
“Kazandım!” diye bağırdı. “Sınıf öğretmenliği!”
O an ne yaptığımızı bilmiyorum. Aynı anda hem gülüyorduk hem konuşuyorduk. Cümleler yarım kalıyor, kelimeler birbirine çarpıyordu. Bir ara durup onları izledim.
Aynı odadaydık ama sanki herkes başka bir dünyaya bakıyordu artık.
—
O gün zaman garip aktı.
Saatler ilerledi ama kimse fark etmedi. Öğle oldu, ikindi oldu. Telefonlar hiç elimizden düşmedi.
“Şu üniversite nerede?”
“Kayıtlar nasıl yapılıyormuş?”
“Yurt mu ev mi?”
“Belgeler neler?”
Her cevap yeni bir soru doğuruyordu.
“Elif,” dedi Aylin, “psikolojide hazırlık var mıymış?”
“Zeynep,” dedim, “öğretmenlikte atama işi nasıl?”
Hayaller masanın üzerinde açık duruyordu. Korkular da… Hepsi iç içe.
Akşam yemeğinden sonra Semra Hanım bizi süzdü.
"Çocuklar bugün evde duramazsınız,” dedi. “Gidin parkta oturun biraz.”
Haklıydı.
—
Parkta banklara yayıldık. Çekirdek aldık. Kola şişelerini açtık. Akşam serinliği yavaş yavaş çökmeye başlamıştı. Gün boyu içimde kabaran heyecan, yerini yorgun ama tatlı bir sessizliğe bırakıyordu.
Telefonumu kapattım. Parkın içine baktım.
Salıncak gıcırdıyordu. Bir çocuk düşüp ağladı, annesi hemen yanına koştu.
İçimden bir cümle geçti.
İşte, dedim kendime. Ben tam da burada olmak istiyorum.
O sırada parkın girişinde birkaç siluet belirdi.
Emre’ydi.
Yanında arkadaşları vardı. Serkan elinde çekirdek paketiyle önde yürüyordu. Murat sessizdi her zamanki gibi. Kaan etrafa bakınıyordu.
Yanımıza geldiler. Banklar doldu. Konuşmalar yayıldı.
Kim nerede kazanmış, kim nereye gidecek… Kahkahalar yükseldi.
Bir an başımı kaldırdım.
Emre’yle göz göze geldim.
Kısa bir andı.
Ne gülümseme vardı ne söz.
Ama o bakışta şunu hissettim:
Bu park, bu mahalle, bu an… geçiciydi.
Bir şeyler değişiyordu.
Çekirdeğin kabuğunu avucumda sıktım.
İçimde büyük bir umut vardı.
Ama aynı zamanda, adını koyamadığım bir vedanın ilk sızısı…
Ve bunun daha yolun başı olduğunu biliyordum.