Sonrası herkes için çok hızlı geçti derler ya… Benim için hızdan çok bir kayma gibiydi. Günler koşmadı; birbirinin içine sızdı. Sabahlar akşamlara, akşamlar yeni sabahlara eklenirken takvim yaprakları kopmadı sanki, sessizce yer değiştirdi. Bir sabah sonuçları öğrendik, akşamında kayıt telaşı başladı. Arada sevinç mi vardı, korku mu, emin olamadım. Daha çok bir hazırlık hâliydi bu; sanki uzun zamandır beklenen ama gelince de insanı hazırlıksız yakalayan bir şey.
Evde masalar hiç bu kadar dolu olmamıştı. Salonun ortasındaki sehpa, mutfak masası, hatta annemin “oraya koymayın” dediği konsolun üstü… Hepsi dosyalarla, fotokopilerle, zımbalanmış kâğıtlarla kaplandı. Kimlikler defalarca çıkarıldı, geri kondu. Fotoğrafların köşeleri kıvrıldı, sonra düzelttik. Her şeffaf dosyanın içinde başka bir ihtimal vardı. Başka bir sabah, başka bir yol, başka bir ben.
Kayıt günleri, evrak listeleri, ders programları…
Sorular bitmiyordu.
“Bu ders kaçta bitiyor?”
“Şu bina nerede?”
“Yurt mu ev mi?”
“Her gün gidip gelinir mi gerçekten?”
Sorular çoğaldıkça cevaplar bulanıklaştı. Kimse net konuşamıyordu ama bir noktada karar kendiliğinden ortaya çıktı. Yüksek sesle söylenmedi belki ama hepimiz aynı yerde duruyorduk.
Aynı şehirdeydi okullarımız. İstanbul Üniversitesi. Kampüsler birbirine uzak, yollar uzun, saatler kalabalıktı. Ama kopmak istemedik. Mahalle… Ev… Sabah annelerin sesi… Akşam kapının kilitlenmeden kapanması… Bunlar küçük şeyler gibi görünür ama insanın omzuna dokunan, “buradasın” diyen şeylerdir. Ulaşım zor olacaktı, evet. Ama yalnızlık daha zordu. Bunu içimden çok net biliyordum.
Yolu göze aldık.
“Alışırız,” dedi Zeynep ders programını incelerken. Kalemiyle saatlerin altını çiziyor, sanki zamanı kontrol edebilirmiş gibi bakıyordu kâğıda.
“Zaten her şeye alışılıyor,” dedi Aylin. Telefonundan kampüs haritasını büyütüp küçültüyordu. Parmakları ekranda gidip geldikçe yüzü de bir yaklaşıyor, bir uzaklaşıyordu.
Ben bir şey demedim. Çünkü benim için mahallede kalmak bir tercih değildi sadece. Bir tutunma biçimiydi. Gidebildiğim kadar uzağa gidip, dönebileceğim bir yerimin olmasıydı mesele. Kalabalığın ortasında bile, bir adresim olduğunu bilmekti. Anahtarı cebimde hissedebilmekti.
Günler Emre için de bulanıklaşmıştı, bunu sonradan fark ettim.
Okulu bitmişti. Hukuk fakültesinin o ağır yükü omzundan kalkmış ama yerini daha sessiz, daha derin bir ağırlık almıştı. İyi bir hukuk bürosunda işe başlamıştı. “Resmen avukatlık” deniyordu ama o hâlâ arada bir yerdeydi. Ne tam içerde, ne tam dışarda. Toplantılarda dinliyor, dosyaların arasında kayboluyor, çoğu zaman adının söylenmesini bekliyordu. Beklemek… Emre’ye yakışan bir kelime değildi ama şu sıralar hayat ondan bunu istiyordu.
Akşamları geç geliyordu eve. Mahalle sokakları kararmış, lambalar yanmış olurdu o geldiğinde. Kapıyı sessiz açar, ayakkabılarını çıkarır, mutfağa uğrardı. Çoğu zaman yemek soğumuş olurdu. Tencerenin kapağını kaldırdığında yayılan koku bile bazen yorgunluğunu almaya yetmezdi.
Ben onu eskisi kadar görmüyordum.
Görsem bile uzaktan. Bir selam, kısa bir bakış, yarım bir cümle…
Bunu kendime açıklamaya çalışmıyordum artık. Neden görmek istediğimi de düşünmek istemiyordum. İş yoğunluğu diyordum. Yorgunluk. Zaman.
Zaman… Her şeyin bahanesi.
Ve okulun ilk günü geldi.
Sabah evde alışılmadık bir telaş vardı. Annem kahvaltıyı her zamankinden daha özenli hazırlamıştı. Masada peynir çeşitleri, sıcacık ekmek, domatesin keskin kokusu, taze demlenmiş çay… Zeynep ve Aylin bize gelmişti. Üçümüz aynı masanın etrafında oturuyorduk ama kimsenin gözü tabağında değildi.
Heyecandan lokmalar uzuyordu. Çatal elimde duruyor, sonra tekrar tabağa iniyordu.
“Geç kalmayalım,” dedi Zeynep. Üçüncü kez.
“Daha erken,” dedim ama saate bakmadan duramadım.
Arabayı abim kullanıyordu.
“Bugünlük bırakırım,” dedi. “Sonra artık kendiniz geleceksiniz.”
Arka koltukta yan yana oturduk. Çantalar dizlerimizin üzerindeydi. Camdan dışarı bakıyorduk ama aynı şeyi görmüyorduk. Mahalle geride kalırken içimde hafif bir burkulma oldu. Bildiğim sokaklar, tanıdığım duvarlar, selam vermeden geçemediğim insanlar… Hepsi yavaş yavaş arkada kaldı.
Sonra yol uzadı.
Egzoz kokusu arttı. Korna sesleri birbirine karıştı. Binalar değişti. Kalabalık çoğaldı. Tabelalar ardı ardına dizildi. İstanbul kendini hatırlatıyordu.
Kampüs kapısına geldiğimizde arabadan indik. Çantamı omzuma taktığımda ağırlığını hissettim. Kalabalığın içine karıştık. Yüzlerce öğrenci… Her biri başka bir hikâyeyle buradaydı. Kimi haritaya bakıyor, kimi koşuyor, kimi yanlış yere girdiğini fark edip geri dönüyordu.
Kapıdan içeri girince durduk. Derin bir nefes aldım. Göğsüm sıkıştı ama iyi bir sıkışmaydı bu.
“Öğlen merkez kafede buluşalım,” dedi Aylin.
“Tamam,” dedi Zeynep. “Sonra yine dağılırız.”
Ayrıldık.
Haritaya baktım.
“Amfi nerede?” diye mırıldandım kendi kendime.
Yanlış kata çıktım. Geri indim. Koridorlar uzundu. Ayak sesleri yankılanıyordu. Kapıların üzerindeki yazılara tek tek baktım.
“Bu değil.”
“Bu da değil.”
Sonunda doğru anfiyi bulduğumda nefes nefeseydim. İçeri girdim.
Amfi büyüktü. Sıralar yukarı doğru yükseliyordu. Yüzlerce öğrenci… Orta taraflarda, sakin ama kürsüyü rahat görebileceğim bir yere oturdum. Defterimi ve kalemimi çıkardım. Ellerim hafifçe titriyordu.
Ders başladı.
Not almaya çalıştım ama dikkatimin dağıldığını fark ettim. Klimanın uğultusu, yan sıradaki kızın fısıltısı, hocanın tok sesi…
“Psikolojiye giriş…”
Kelime içimde bir yere oturdu. Bu derse gelmek için kaç gece hayal kurduğumu düşündüm. Kaç kez vazgeçip geri döndüğümü. Şimdi buradaydım.
Öğle arasında merkez kafede buluştuk. Kahve kokusu havadaydı. Tepsiler, tabaklar, sesler…
“Bunu her gün yapacak mıyız?” dedi Aylin gülerek.
“Yapacağız,” dedi Zeynep. “Bak, fena değil.”
Etrafa baktım. Kimse kimseyi tanımıyordu ama herkes bir yer arıyordu kendine. Ben de.
Akşamüstü dersler bittiğinde yorgunduk. Ayaklarım ağrıyordu. Çantam ağır gelmişti.
“Yarın daha zor,” dedi Zeynep.
“Alışırız,” dedim.
Eve döndüğümde hava kararmıştı. Annem kapıyı açtı.
“Nasıl geçti?”
“Uzundu,” dedim. “Ama güzeldi.”
O gece odama çekildiğimde günün sesleri hâlâ kulağımdaydı. Defterimi açtım, notlarımı temize çekerken içimden tek bir cümle geçti:
Buradayım.