Sonrası farkına varmadan hızlandı.
Bir sabah “ilk gün” diye çıktığım evden, birkaç hafta sonra ders programını ezbere bilen biri olarak çıkmaya başlamıştım. Günler, birbirine eklenen ders saatleri gibi dizildi. Hangi gün hangi amfi, hangi hocanın hangi cümleyi tekrar ettiği, hangi derste not almanın hangisinde sadece dinlemenin yettiği… Hepsi yerli yerine oturdu.
Zeynep’le Aylin’le aynı kampüste olsak da artık her teneffüs yan yana değildik. Bölümlerimiz farklıydı, saatlerimiz başka başka. Başta “öğlen buluşuruz” dediğimiz günler, sonra “bugün yetişemem” mesajlarına dönüştü.Sonra o mesajlar da seyrekleşti.
Kimse kopmak istememişti.
Ama herkes tutulacak bir yer arıyordu.
Ben derslere tutundum.
Psikoloji… Kelime olarak bile içimi dolduruyordu. Her derste, her örnekte, her vaka anlatımında içimde bir şey “işte bu” diyordu. Defterimin kenarları doluydu. Sadece notlarla değil; soru işaretleriyle, ünlemlerle, altı çizilmiş cümlelerle… Hocalar anlatırken, ben bir yandan da kendimi dinliyordum.
Çünkü içimde net bir yön vardı
Kendimi bildim bileli özel çocuklarla ilgilenmek istemiştim. Bunun adı meslek olmadan çok önce başlamıştı. Daha “psikolog” kelimesini telaffuz edemezken bile içimde bir yön vardı; sessiz olanı duymaya, anlatamayanı anlamaya çalışan bir yön.
Kuzenimin çocuğu doğduğundan beri…
Otizm.
O kelime eve ilk girdiğinde kimse ne yapacağını bilmiyordu. Doktor konuşuyor, büyükler susuyor, anneler ağlıyordu.Ben ise çocuğun gözlerinin içine bakıyordum. Herkes “neden bakmıyor” derken, ben “nasıl bakıyor” diye düşünüyordum. Onun dünyasına girebilmek için, herkesin konuştuğu yerde susmayı öğrendim. Kimsenin fark etmediği bir mimikten anlam çıkarmayı, bir bakışın arkasındaki gerginliği çözmeyi, sabrın aslında beklemek değil, yanında durmak olduğunu öğrendim.
O yüzden dersler yetmiyordu bana.
Kitaplar da yetmiyordu.
Okuduklarım anlam kazansın istiyordum. Dokunduğum, kokusunu duyduğum, ağladığında omzuma yaslanan bir gerçek olsun istiyordum.
Boş kalan zamanlarım için bir anaokulu ayarladım.
Özel çocuklarla ilgilenen bir okuldu.
“Aslında yardımcı gibi,” dediler.
“Gözlemci daha çok.”
İlk gün kapıdan içeri girdiğimde yerler rengarenkti. Duvarlarda yamuk yumuk çizilmiş güneşler, kocaman çiçekler, adını yazmayı yeni öğrenmiş çocukların harfleri… Yerde minik sandalyeler, yere düşmüş oyuncaklar… Çocuk sesleri karmakarışıktı. Aynı anda gülmeler, ağlamalar, bağırışlar… Bir köşede kendi dünyasına çekilmiş bir çocuk, ortada dönüp duran bir diğeri, öğretmenin eteğini bırakmayan küçük bir el…
Gürültünün içinde başka bir sessizlik vardı.
Bir çocuğun yanına oturdum. Konuşmadı. Bana bakmadı. Elindeki oyuncağı defalarca yere vurdu. Kimseyle göz teması kurmuyordu.
Ben de konuşmadım.
Sadece yanındaydım.
Bir süre sonra oyuncağı yere vurmayı bıraktı. Bana bakmadı hâlâ ama ritmi değişti. İşte o an anladım. Burada olmak, bir şey yapmak zorunda olmak değildi. Burada olmak, bir şey yapmak zorunda olmak değildi. Burada olmak; beklemekti.
Günler geçtikçe yaptıklarım çoğaldı.
Yemek saatlerinde masaların başında durdum. Kaşığı tutmak istemeyen minik ellere sabırla yaklaştım. Yemek döküldü, üzerime sıçradı, bazen çocuklar ağladı. Gocunmadım. Çünkü o lokmanın inmesi, bazen bir ders kitabından daha büyük bir başarıydı.
Tuvalete götürdüm çocukları. Kapının önünde bekledim. Korkup ağlayan oldu, içeri girmek istemeyen oldu. Elimi tutup “gelme” der gibi iten de oldu, bırakmayan da… Her birinin dili farklıydı ama hepsi bir şey anlatıyordu.
Anlamaya çalıştım.
Yanlış yaptım. Tekrar denedim. Yavaşladım. Acele etmemeyi öğrendim.
Ve sonra Ayla vardı.
Dört yaşında.Otizmliydi. O da benim yeğenim gibiydi.
Anaokuluna geldiği gün kalbim ağzıma geldi. Gözleri kalabalıkta kaybolmuş gibiydi. Sonra bir an durdu, baktı… Yüzü değişti.
“Abla,” dedi.
Sarılışı öyle ani, öyle sıkıydı ki…Şaşırmama rağmen… dünyalar benim oldu.O an bütün yorgunluklar silindi. Üzerime dökülen yemekler, ağrıyıp duran belim, gün boyu suskun kalmışlığım… Hepsi yok oldu.
İşte bu yüzden buradaydım.
Bu safhadan geçmek beni korkutmuyordu. Aksine, mutlu ediyordu. Çünkü biliyordum ki bu yol, sadece bir meslek yolu değil; benim yolumdu. Sabırla, sevgiyle ve susarak ilerlenen bir yol.
Ve ben, doğru yerde olduğumu ilk kez bu kadar net hissediyordum.
Günler böyle geçti. Okul, anaokulu, eve dönüş… Başımı kaşıyacak vaktim yoktu. Telefonuma bakmayı unuttuğum günler oldu. Mesajlara geç döndüğüm, aramalara “sonra” dediğim…
Zeynep’le Aylin de farklı değildi.
Aylin’in tıp dersleri ağırdı. Zeynep staj konuşmaya başlamıştı bile. Üçümüzün de hayatı hızlanmıştı ama kopmamıştık. Bazı akşamlar, saatler geçtikten sonra yapılan telefon konuşmaları vardı.
“Uyudun mu?”
“Yok.”
“Ben de.”
Seslerimiz yorgundu ama tanıdıktı. Hafta sonları, iki-üç saatliğine bile olsa buluşurduk. Çekirdek alır, bir banka otururduk. Kimse uzun cümleler kurmazdı. Yan yana olmak yeterdi.
Biz hâlâ üç kişiydik.
Bu arada Emre…
Emre’nin bakışları değişmişti.
Başta fark etmedim. Ya da fark etmek istemedim,üzerime alınmak kalbimi ümitlendirmek istemedim. Ama sonra… Sonra karşılaşmalar çoğaldı. Sanki mahalle daralmıştı. Sabahları bazen kapıdan çıktığımda oradaydı.
“Bırakayım mı?” derdi.
Ses tonu sıradan olurdu. Hep olduğu gibi.
Bazen akşam duraktan dönerken karşıma çıkardı. Arabasının camı inerdi.
“Gel.”
Her seferinde aynı kelime. Kısa, net, kaçışsız.
Arabaya bindiğimde konuşmalar kısa olurdu. O direksiyona bakardı, ben camdan dışarı. Sessizlik, rahatsız edici değildi ama tanıdık da değildi eskisi gibi.
Ben farkındaydım.
O da farkındaydı.
Ama ikimiz de kondurmak istemiyorduk.
Onun içinden geçenleri bilmiyordum ama bakışlarında bir şey vardı.
Uzun uzun bakmazdı. Öyle açık açık, yakalanmayı göze alarak değil… Tam tersine. Gözleri bir anlığına üzerimde durur, sonra sanki suç işlemiş gibi hemen başka bir yere kaçardı. Bazen konuşmanın ortasında susar, hiçbir şey söylemeden derin bir nefes alırdı. O anlarda, sanki içinden bir cümle yükseliyor ama ağzına kadar gelip orada takılıyordu.
İnsan umutlanıyor.
Yıllardır ses geçiremediğim bir yüreğim vardı benim. Kendi kendine susmayı öğrenmiş, “olmaz” denilen şeylere bakmamayı alışkanlık hâline getirmiş bir yürek. Ama işte… Bazen tek bir bakış yetiyordu. “O da beni gördü galiba,” dedirtiyordu insana. Kalbim, aklımdan önce davranıyordu.
Kondurmak istemiyordum.
Hareketlerini “benden hoşlanıyor” diye yorumlamak istemiyordum. Kendime kızıyordum hatta. “Abartma,” diyordum. “Yanılıyorsun.” Onu yıllardır tanıyordum. Evimizin kapısından girip çıkan, soframıza oturan, annemin halini hatırını soran Emre’ydi o. Kardeşliğin güvenli sınırında duran Emre.
Ama işte…
Babası hariç, zalımın oğlu çok güzel bakıyordu.
Öyle bakıyordu ki… Bakıp da söyleyememek diye bir şey varsa, tam olarak oydu. Gözleri bir şey saklıyordu. Kendinden sakladığı bir şey. Ve ben, ne kadar istemesem de bunu hissediyordum.
Yüreğim dinlemiyordu beni.
Aklım ne söylerse söylesin, kalbim kendi bildiğini okuyordu. “Yanlış,” desem de, “olmaz,” desem de… O bakışlar içimde bir yere dokunuyordu. Sessizce. İz bırakmadan değil, tam tersine… İz bırakmak için.
Ve en kötüsü şuydu:
Ben artık onu eskisi gibi görmüyordum.
Bu düşünceyi kendime bile itiraf etmek istemiyordum ama gerçekti. Bir şey kaymıştı yerinden. Adını koyamadığım, koymaya cesaret edemediğim bir şey… Ve her karşılaşmada, her kısa sessizlikte, o kayma biraz daha belirginleşiyordu.
Sanki ikimiz de aynı çizginin kenarında duruyorduk.
Geçmek istemiyor, ama orada durmanın da tehlikeli olduğunu biliyorduk.
Ve ben, bütün bu hislerin arasında, sadece şunu yapabiliyordum:
Susmak.
Çünkü bazı duygular dile gelirse, bir daha eskisi gibi susamaz.