Sigara

2600 Kelimeler
Eylül'ün Anlatımından Devam "İşte böyle." bağdaş kurduğum yerde bütün olanı biteni anlattığımda Meryem nefesini bıraktı. "Geldiğinden beri aramadı mı hiç?" "Ben aradım, üç gündür buradayım. Belki daha erken ama ne bileyim... Hiç mi merak etmiyor? Askeriyede olduğumu da biliyor." "Ben olsam deli gibi merak ederdim. Bu kadar kayıtsız kalması tuhaf." Başımı salladım. "Gerçekten, ama yorgun diye düşünüyorum. Meşguldür." "Ya da aldatıyordur." diye lafa girdi Güleda. Kaşlarımı çattım. "Yok ya, aldatmıyordur. Dört senedir beraberiz, onu çok iyi tanıyorum." Meryem nefesini bıraktı. "Bakma sen ona, o aldatıldığı için bütün erkekler aldatılır sanıyor." "Meryem!" Güleda hafif yollu kızdığında Güleda diğer tarafa döndü yatağında. "Hadi ya, senin gibi güzel bir kadın bile aldatılıyorsa..." Sözlerimle tekrar bana döndü. "Erkek milletine güvenmeyeceksin. Yarı yolda bırakıyorlar sonra seni." "Bence Onur seni aldatmadı. Ya kızım aldatsa bu çocuk o kadar zaman peşinden koşmazdı." "Koştu da ne oldu? Bak şimdi, şimdi yüzüme bile bakmıyor." "Bakmaz tabi. Herkesin içinde tokat attın çocuğa. Gururu kırılmıştır." "Gururunu onun..." dudaklarını birbirine bastırdı. Onur'u tanımıyordum. Bu yüzden bir şey demek yerine susmayı tercih ettim. Ama merak etmiyor da değildim. "Bilmiyorum ya, Onur yapmadım derken çok ciddiydi. Seviyordu lan çocuk seni." "Seviyordu." diye mırıldandığında tekrar arkasını döndü. Konu onu açmamıştı belli ki ama o da hâlâ seviyordu sanırım Onur'u. "Ya sen? Hakan'la gerçekten sevgili misiniz?" Meryem şaşkınlıkla bana döndüğünde açıklama yapma gereği hissettim. "Yıldırım söyledi. Gerçi dün de görmüştüm." "Kimseye söylemedin değil mi?" Demir'e bir anlık sinirle söylemiştim ama bence sorun etmezdi ya. Meryem'e de belli edecek birine benzemiyordu hem. "Yok, söylemedim." ufak bir yalandan bir şey olmazdı. "Maalesef sevgiliyiz. Peşimi bırakmayınca bir şans vermek istedim." "Maalesef mi? Sevmiyor musun onu?" Yastığını kucağına alıp güldü. "Seviyorum aslında. Hakan çok iyi biri, tanısan... Biraz egoisttir ama çok güzel sever." "Aynen, egoistin önde gideni." Güleda mırıldandığında Meryem kucağındaki yastığı Güleda'ya fırlattı. "Hey hey!" "Sen bana yastık mı fırlattın?" "Evet ne olmuş?" Güleda ayağa kalktı. "Yalnız senden rütbeliyim ben." dediğinde işler kızışmıştı. Meryem de ayağa kalktı. "Yani ne olmuş? Ne yapacaksın komutanım?" "Kızlar kızlar..." ayaklandım. "Şu an ciddi değilsiniz değil mi?" Güleda başını salladığında Meryem de başını salladı ve ikisi aynı anda konuştu. "Yastık savaşı." Ne? Gerçekten yastık savaşı mı yapacaklardı? Güleda elindeki yastığı Meryem'in kafasına geçirdiğinde Meryem eğilip kendini savundu. Geri çekilip güldüm. İki kıdemli askerin yastık savaşını izlemek baya keyifli olacaktı. "Başım zonkluyor, yavaş!" Meryem bağırdığında Güleda durmadan vurmaya devam etti. Bu kez hedefi beli ve bacaklarıyken Meryem de karnına vurup doğruldu. "Sen kaşındın!" Birbirlerine delice vururlarken yatağıma oturdum. Burası hep de sıkıcı olmuyormuş demek ki... "Yavaş lan, beynim kulağımdan akacak şimdi!" Güleda bağırırken Meryem üstüne atladı. İkisi birden yatağıma düşerken ayağa kalktım. "Yatağımı kıracaksınız!" dediğimde Meryem yastıkla bacağıma vurdu. "Bağırma!" Olayın etkisiyle hepimiz bağırırken yastığımı alıp Meryem'e vurdum. "Sen de bağırıyorsun!" "Ulan!" yerinden kalkıp ikimize birden vurmaya başlarken Güleda ile ona saldırdık. Meryem bir kaç vuruştan sonra tekrar yatağıma düştüğünde nefeslenip yanına uzandım ve ellerini tuttum. "Dur artık." Küçük bir kahkaha attığında Güleda da yanımıza uzandı. "Bence de duralım." derken nefesleniyordu. Tavana bakıp gülümsedim. "Uzun zamandır hiç böylesine eğlenmemiştim." Başımı salladım. "Ben de." Güleda yastığını kaldırdı. "O zaman erkeklerin Allah belasını versin." Meryem güldü. "Yine başladık." Güleda başını çevirip bize baktı. "Siz de katılın bana." "Evet, hepsinin Allah belasını versin." diyip doğruldum. Sırada Meryem vardı ve ikimiz de ona bakıyorduk. "O zaman hepsinin Allah belasını versin ama Hakan'ım hariç." "Senin canın yastık istiyor." diye doğruldu Güleda. Meryem hemen ayağa kalkıp yatağına kaçtı. "Almayayım ben. Uyuyacağım." Doğru, yarın erken kalkacaktık. "Ben de su içip geliyorum." "Ben de geleyim mi seninle?" Başımı olumsuzca salladım. "Teşekkür ederim Güleda. Kendim giderim ve hemen gelirim. Siz de ister misiniz?" "Yok, sağ ol. Ben de uyuyacağım." Başımı salladım. "Hemen dönerim." "Tamam." Odadan çıkıp kapıyı sessizce kapattım ve koridor boyunca sessizce ilerledim. Zaten içerisi karanlıktı ve herkes uyuyordu. Tek bir kişi dışında... Mutfak penceresinden onu gördüğümde pencereye yaklaştım. Dışarıda barfiks çekiyordu. Ve üstü çıplaktı. Daha önce erkek vücudu görmemiş değildim, hatta yüzlercesini görmüştüm mesleğim gereği ama Demir yüzbaşı kesinlikle farklıydı. Kas yığını desem abartı olmazdı ve gözlerim karın kaslarında, kol kaslarında, göğüs kaslarında gezinip dururken başımı salladım. "İyi, baya iyi yapmış. Şu vücuda bak." zaten adam vurdu mu ses çıkıyor ya, sebebi belli. Nefesimi bırakıp arkamı döndüm. Bir bardak alıp su doldurduktan sonra içtim. Kızlarla biraz eğlenmiştik ama yormuştu. Haliyle de susamıştım. Bardağı yıkayıp yerine koyduktan sonra tekrar pencereye yaklaştım. Ve Demir az önceki yerinde yoktu. Ne yapıyordu bu adam, ışınlanmayı falan mı bulmuştu? Daha bir kaç saniye önce oradaydı. "Manzaran güzel miydi bari?" Sesini duyunca korkuyla karışık küçük bir çığlık atıp arkamı döndüm. "Ayy!" Demir tam karşımdaydı. Tişörtünü omzuna atmıştı ve iri cüssesiyle önümde duruyordu. "Yok, ben hava alıyordum öyle." "Kapalı pencereden mi?" "Açacaktım. Açacaktım da su içtim." Başını salladı. "İnandım say." "İnanmazsan inanma. Hem gerçekten doğru söylüyorum. Şimdi kızlarla yastık savaşı yapınca yoruldum böyle dilim damağıma yapıştı bir su içeyim dedim. Bir de terledim yani, hava alacaktım da pencereyi açamadım. Sıkışmış herhalde." "Doktor?" "Ha?" "Yatağına git ve uyu." "Ben askerin değilim. Bana emir verip durma." "Yatağına gidip uyur musun?" diye düzelttiğinde başımı salladım ama merak ettiğim şeyler vardı. "O çocuğa ne oldu?" "Olması gereken." "Çok vurmasaydın... Senin elin baya ağır." gözlerim tekrar kol kaslarına kaydı. "Gerçi şaşırmamak lazım." "Çok vurmadım. Hak ettiği kadar..." Nefesimi bırakıp başımı eğdim. Tam bir aptaldım. O ergen çocuk için üzülüyordum bir de. "Ya ne olacak? Askerliğine ne olacak? Bir haftası varmış." Tekrar başımı kaldırıp yüzüne baktım. "İki ihtimal var. Ya görmezden geliriz bir haftası dolunca siktirip gider. Ya da ceza verip askerliğini uzatırız." "Sen ne yapacaksın?" "Sen ne istiyorsun? Sen seç." Kaşlarımı çattım. "Ben mi?" Başını salladı. "Cezasını sen ver." Onu bir daha görmektense gitmesi daha iyiydi. "Ben birinci ihtimali seçiyorum. Bırakalım gitsin. Bir daha onu görmek istemiyorum." "Emin misin? Ceza almasını sağlayabilirim." Gülümsedim. "Zaten senden yediği bir tokat bile ona en büyük ceza olur. Boşver. Bir an önce gitsin. Bence akıllanmıştır." Nefesini bırakıp başını salladı. "Öyle yapalım. Gitmeden önce de bir tur daha döverim." "Çok mu şiddet bağımlısı bir adamsın?" "Hayır, hak edene hak ettiği gibi karşılık veriyorum sadece." "Ben neyi hak ettim de acaba ayakkabıma sıktın?" "Hiç unutmayacaksın değil mi?" Kaşlarımı kaldırdım. "Hiç unutmayıp sürekli hatırlatacağım yüzbaşı." Belli belirsiz gülümsediğinde nefesimi bıraktım. "Terlisin ve hava soğuk. Hasta olacaksın." "Hasta olursam, doktor var. Bakar herhalde bana." "Sen yine de doktora çok güvenme. Üzerini giyin ve uyu." Tek kaşını kaldırdı. "Emir mi veriyorsun?" Onun yaptığı gibi düzelttim kelimelerimi. "Üzerini giyinip uyur musun yüzbaşı?" Başını salladı. "Uyuyalım o zaman." Gülümsedim. "Uyuyalım." O da gülümsediğinde kollarımı bağlayıp yanından ayrıldım. Tekrar odama geçtiğimde ses yapmadan yatağıma girip üzerimi örttüm. Bir günü daha bitirmiştim. Burada geçen her günümün böyle olacağından emindim. Her gün yeni bir şey olacak, yeni bir şey öğrenecektim. Ve yeni dostlar da edinecektim. Kötü şeyler olsa da iyi şeyler de vardı. Meryem, Güleda, Yıldırım... Hatta her sözüyle beni sinir etmeyi başaran Demir de iyi şeylerin arasındaydı. ~ ~ ~ ~ ~ Sabah üzerimi değiştirip odadan çıktım. Kızlar çoktan kalkmıştı, onlar sanırım benden baya erken kalkıyordu. Ve koridorda yürürken yine eğitimde olduklarını fark ettim. Daha kahvaltı bile yapmadan bu kadar eğitim mi olurdu... Dünün aksine bugün dışarı çıkmak istemiştim. Bu yüzden beyaz önlüğümü giyip dışarı çıktım. Ellerimi cebime koyup Demir yüzbaşıya yaklaştım. "Yat, yat, yat!" Beni fark etmemişti. "Ufuk, oydurtma lan gözlerini! Düzgün yap!" "Emredersiniz komutanım." Bakışlarını sırayla hepsinin üzerinde gezdirdi. Sanki aynı anda hepsini görmek istiyordu ama bu mümkün değildi tabi. "Günaydın deli yüzbaşı." Sesimi duyduğunda başını çevirdi. "Günaydın." deyip önüne döndü. "Ne o? Yoksa sen de mi eğitimlere katılacaksın?" Yanına geçtim. "Yok, ben almayayım." "Tabi, yerlerde sürünmek sana göre değil." "Sen neden sürünmüyorsun? Öyle iki üç barfiks çekince bitiyor mu?" "İzlememiştin hani?" Derin bir nefes aldım. "Gözüm çarpmıştır da sen benim soruma cevap ver. Sen neden yapmıyorsun? Yoksa sen en iyisi falan mısın?" "En iyisi diye bir şey yoktur. Dün gece sadece barfiks çekmedim. Sen en eğlenceli kısma denk gelmişsin." Ellerimi arkada birleştirdim. "Bence onlara örnek olmalısın. En önde senin yapman gerekiyor." Başını salladı. "Hay hay. Çıplak mı tercih edersin?" Kaşlarımı çattım. "Ne?" "Beni izleyeceksin ya, çıplak olmamı mı tercih edersin diye soruyorum." Yüzümü buruşturdum. "Senin diline düşen yandı ya." "Diyene bak." deyip tekrar önüne döndü. Döner dönmez de bağırmıştı. "Lan Fırat! Kambur durma!" "Emredersiniz komutanım!" Nefesimi bıraktım. "Askerlere eziyet etmeyi bırak. Bu saatte eğitim mi olur? Dün de çok yoruldular zaten." "Eziyet değil, eğitim." "Yine neye sinirlendin de sinirini onlardan çıkarıyorsun acaba?" Başını çevirip kaşlarını çattı. "Hiçbir şeye sinirlenmedim." "Belli oluyor." "Sinirlenmedim dedim doktor. Uzatma." "Biliyor musun biz psikoloji eğitimi de aldık. Yani uzmanlık alanım değil tabi ama eğer konuşmak istersen seni dinlerim." Kaşları giderek daha çok çatıldı. "Deli miyim ben doktor?" "Aşk olsun yüzbaşı, psikolojik tedaviyi deliler mi alıyor sanki? Ama soruna gelecek olursam evet delisin sen. Şu insanlara merhamet et de gidip bir şeyler yesinler." Nefesini bırakıp önüne döndü. Bir şey demeyip bağırdı. "Bitti! Herkes kahvaltıya ve ardından görevlerinin başına." Kimisi kendini yere bırakıp yerde uzanırken kimisi de ayaklandığında Demir de arkasını dönüp içeri girdi. Yıldırım koşar adımlarla yanıma geldi. "Doktorum, kanatsız meleğim benim ya!" elini omzuma attı. "Bir tanesin sen!" "Yıldırım çek kolunu." "Ha pardon." elini çektiğinde nefeslendi. "Hiç çekilmiyor bu adam sinirliyken ya." "Neye sinirli biliyor musun sen?" "Babasına küfrettiğine göre onunla alakalı olmalı." "Hiç mi sevmiyor üvey babasını?" "Biraz sevmiyor işte." "Çok açıklayıcı oldu." Güldü. "Hadi gel seni bizimkilerle tanıştırayım." "Sizinkiler?" "Kılıç timi." diye cevaplayıp adımladığında onu takip ettim. Bir grup asker yerde oturuyordu. Bizi görünce öylece baktılar sadece. "Evet beyler, revirimizin çiçek doktoru Eylül..." bana döndü. "Soyadın neydi?" "Eylül Alis Güngör." "Alis mi? Yabancı mısın?" "Annem yabancı, babam Türk." Başını salladı. "Ha anladım." tekrar arkadaşlarına döndü. "İşte bu güzeller güzeli revirimizin yeni doktoru Eylül Alis Güngör." Yıldırım'ın iddiayı kazanmasına yardım ettiğim için beni göklere çıkarması hem tuhaf hem de güzeldi. Mutlu oluyordum onun sayesinde. Eliyle Onur'u işaret etti. Düz siyah saçlı, kahverengi gözlü, uzun kirpikleri olan bir adamdı. Elmacık kemikleri ve çenesi de oldukça belirgindi ama karizmatik bir hava katmıştı bu ona. "Bu Onur. Üsteğmen Onur Kara." Baş selamı verdi sadece. Kaşları çatık, canı sıkkın gibiydi sanki. "Bak bu da Hakan." "Onu tanıyorum." Hakan gülümsedi. "Beni tanımayan yok tabi." "Konuşma lan egoist!" Belli ki gerçekten egoistti. Gerçi ilk gün de ben vurulmam demişti. Anlamalıydım. Ama Meryem'in ona çekilmesini de anlıyordum. Tim, tim değildi. Model gibiydi hepsi. "Bak bu da, bizim timin delikanlısı Görkem. Astsubay Başçavuş Görkem Kutlubey." sıfıra vurulmuş saçları, yeşil gözleri ve yüzünden hiç eksilmeyen gülümsemesi vardı. "Memnun oldum yenge." Kaşlarımı çattım. "Yenge mi?" "Siz beraber değil misiniz?" "Yok lan!" benden önce Yıldırım karşı çıktı. "Benim tek aşkım var, o da Asena." derin bir nefes alıp kalbini tuttu. "Asena'm, güzelim kim bilir ne yapıyor?" "Seni düşünmediği kesin." dedi Onur. "Kızın senden haberi bile yok lan." "Olmasın komutanım. Ben kafamda bizi evlendirdim bile. Üç de çocuğumuz var." "Demir duyarsa seni öldürür, toprak da atmaz üstüne. Taş atar. Haberin olsun." "Asena kız kardeşi mi?" "Evet. Demir yüzbaşı çok sever kardeşini." Onur boğazını temizlediğinde Yıldırım eliyle başka birini daha gösterdi. Bağdaş kurup başını eğmiş, yerdeki taşlarla oynuyordu. "Sessiz evlat, Kıdemli Astsubay Başçavuş Yiğit Onat. En küçüğümüz." Yiğit başını kaldırıp selam verdi. Timin tek sarışınıydı. Kahverengi gözleri vardı. Ve asık suratla bakıyordu etrafına. "Yabani o, onu geçelim." Yan yana oturan iki askere döndü. "Bunlar da asteğmenlerimiz Kadir Kulpa ve Güven Kıvanç." Başımı salladığımda ikisi de selam verdi. Şu an neden onlarla tanışıyordum bilmiyordum ama Yıldırım işte... "Ve şuna bak." kendini gösterdi. "Timin en yakışıklısı, altın çocuğu Kıdemli teğmen Yıldırım Gökalp." "Sıkma lan, yakışıklıymış." "Kıskanmayın oğlum. Bir kere hanginizde böyle renkli göz var!" "Demir yüzbaşıda. Ela gözleri var ve sana bin basar." "Ahh..." eliyle kalbini tuttu. "Kardeşi de orman gözlere sahip. Dişi kurdum benim, ne yapıyor acaba?" Nefesimi bıraktım. Demir'in gözleri ela mıydı ya? Hiç gözlerine öyle uzun uzun bakmamıştım. Dikkatimi de çekmemişti nedense. "Doktorum, hadi şimdi de kahvaltıya gidelim." "Yok, ben kızlarla gitsem daha iyi olur." "Kızlar, onlar da gelsin." "Yıldırım sus artık." "Haa, bunun daha yediği tokadın acısı geçmemiş. Biz gelemeyiz." "Lan Yıldırım!" Onur ayağa kalktığında biraz uzaklaştım. "Size kolay gelsin, sonra görüşürüz." birbirlerini yerken burada olmasam daha iyiydi. Hem kızlar da biraz ilerideydi. Elimi sallayıp yanlarından uzaklaştım. Bizim kızlar da yere çökmüş dinleniyorlardı. "Günaydın." "Bugün gün aymadı." Meryem nefesini bıraktı. "Ne dedi onlar sana?" "Hiçbir şey. Sadece tanıştık." dediğimde Meryem kahkaha attı. "Kusura bakma Güleda. Sana tokat atman için bahane çıkmadı." Güleda oflayıp ayağa kalktı. "Seninle hiç uğraşamayacağım şu an. Açım." "Hadi gidelim o zaman." Meryem de ayağa kalktığında onları takip ederken bir kaç kişinin sesini duydum. "Bu kadın yüzünden askerliği yanıyordu Furkan'ın." Furkan? Dün ki çocuk muydu? "Aman yanına uğramayalım bizim askerlik de yanmasın." Kollarımı bağladım. Hiçbir şey bilmedikleri için konuşmak kolaydı tabi. Bana değil de bir yıldır tanıdıkları arkadaşlarına inanacaklardı tabi. "Geliyor musun Eylül?" Başımı salladım. "Geldim." Yemekhaneye girip sıraya geçtik. Meryem arkama geçtiğinde herkesin bizim tarafa baktığını görebiliyordum. Cidden böyle bir durumda ben mi suçlu olmuştum? Nefesimi bırakıp önüme döndüm. İnsanlar konuşur konuşur durulurdu ne de olsa. Tabildotlarımızı alıp boş bir masaya geçtik. Sanki burası bizim kızlara ayrılmış gibiydi, üç gündür burada yiyorduk. "Bunların hepsi niye bu tarafa bakıyor?" Bakışları Güleda'nın da dikkatini çekmişti. "Dün ki olay yüzünden mi acaba? Merak mı ediyorlar?" "Başlarım meraklarına ama ya, adam akıllı kahvaltı yapamayacak mıyız?" Güleda ayağa kalktığında panik olmuştum. Bir şey mi yapacaktı? "Herkes önüne dönsün! Hemen!" Rütbesini kullanıp emir verdiğinde nihayet hepsi önüne dönmüştü. Fakat bu kez de Kılıç timinin dikkatini çekmiştik. Onur'un masamıza baktığını görünce Güleda yerine oturdu. "Uyuz." diye mırıldandığında çatalını zeytine batırıp ağzına attı. "Teşekkür ederim Güleda." Başını çevirdi. "Neden?" "Bakışları üzerimizden çektiğin için." "Ne demek, her zaman." deyip önüne döndüğünde hırsla kahvaltısını yapmaya devam etti. Önüme dönüp etrafıma bakınırken Kılıç timinin masasında Demir'in olmadığını fark ettim. Kahvaltı yapmıyor muydu bu adam? Gerçi o sabah sigarasını içiyordur. Güldüm. Gidip onu bir kez daha rahatsız etmekte hiçbir sakınca yoktu bence. "Size afiyet olsun. Ben hiç aç değilmişim." deyip ayağa kalktım. "Yeseydin, bak akşama kadar bir şey yok." Gülümsedim. "Aç değilim. Biraz hava alacağım." "Bir şey olursa seslen." Başımı salladım. "Tamam seslenirim." yemekhaneden çıkıp bahçede adımladım. Arka tarafa geçtiğimde Demir'i yine bankta oturup sigara içerken buldum. Ellerimi cebime yerleştirip yanına yaklaştım. "Her sabah mı içiyorsun?" Sigarasını parmaklarının arasına alıp üflediğinde kaşları çatıldı. "Sadece sabahları." "Erken öleceksin bu gidişle." yanına oturdum. Onun gibi karşıyı izlerken yüzümü buruşturdum. Sigara çok ağır kokuyordu. "Şunu atar mısın? Çok ağır kokuyor." "Onun yerine gitmeye ne dersin?" Omuz silktim. "Ben de manzara izlemek istiyorum, burası güzel." Nefesini bırakıp sigarasını yere attı. Ayağının ucuyla ezerken mırıldandı. "Ya sabır, ya sabır." "Bu kadar sabır çekme, bak erken öleceksin." "Senin yüzünden erken öleceğim zaten." başını çevirip yüzüme baktı. "Ne istiyorsun yine doktor? Rahatımı bozmak için mi geldin?" Güldüm. "Aynen öyle." Arkasını yaslanıp ofladı. "Dediğim gibi, bir gün senin yüzünden erken öleceğim. Sigaradan daha zararlısın doktor." "Aşk olsun, o kadar mı?" "O kadar. Eksiğin yok fazlan var. Sigara paketlerinin üzerine resmin konulmalı." Omzuna vurdum. Gerçekten sinir bozucu konuşuyordu. "Abartma deli yüzbaşı." Konuşmaya devam etti. "Sigara içip ölmek yerine hayatınıza bir adet Eylül Güngör alın." Kaşlarımı çattım. Bir şaka yapınca gerisini getirmekte üstüne yoktu ama o kadar da değildim ya. "Yüzbaşı cidden sinir bozucusun. Seninle uğraşılmaz." Kollarını bağladı. "Tehlikeli madde." "Demir yeter!" bir kez daha omzuna vurduğumda bileğimi tuttu. Bakışları gözlerimdeyken konuştu. "Bir daha bana dokunma doktor." "Dokunursam ne olur?" kaşınıyordum sanki. Ama beni sinir ediyordu. Ben onu rahatsız etmek için gelmiştim ama o yine kazanmıştı. "Kötü olur doktor." bileğimi yavaşça bıraktığında ağzımı aralamıştım ama telefonum çalınca söylemek istediklerimi tutmuştum. "Görüşürüz bir gün." dediğimde hiç istifini bozmadan dağları izlemeye devam ederken telefonumu önlüğümün cebinden çıkardım. Berkan arıyordu. Şaşırtıcı. Demir ayağa kalkınca başımı kaldırıp ona döndüm. "Sevgiline Allah yardım etsin. Senin gibi bir kadını sevmek çok zor olmalı." "Çok komiksin." dediğimde arkasını dönüp giderken telefon ekranına baktım. Sevgilim arıyor... Sevgilim? Bir gün sonra aklına gelebildiğim sevgilim. Telefonu kapatıp ayağa kalktım. Konuşmaya gerek yoktu. İşimi yapsam daha iyiydi. Berkan bey seviyorsa tekrar arardı zaten. ~ ~ ~ ~ ~
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE