9.Bölüm

1441 Kelimeler
O gün ofiste herkes normaline dönmüş gibi görünüyordu ama Karan için gün çoktan çizgisinden sapmıştı. Masasına oturmuş, ekrandaki maillere bakıyordu. Okuyordu ama işlemiyordu. Zihninin bir kısmı hâlâ koridordaydı. Üvey annesinin bakışında, Melis’in duruşunda, söylenmeyen cümlelerin bıraktığı izde takılı kalmıştı. Telefonuna uzandı. İnsan kaynakları departmanının iç yazışmalarına göz gezdirdi. Organizasyon için hazırlanan listeler, görev tabloları, isimler… Her şey yerli yerindeydi. Fazla düzenliydi. Bu onu rahatsız etti. Melis’in ismini buldu. Yanında küçük bir not vardı: Koordinasyon – Misafir Akışı. Kısa. Resmî. Ama fazlasıyla görünür bir pozisyon. Kapı çalındı. “Gel,” dedi. Melis içeri girdi. Bu kez elinde dosya yoktu. Sadece not defteri vardı. Gözleri daha temkinliydi. Az önce koridorda yaşanan konuşmanın izi silinmemişti ama üstü örtülmüştü. “Beni çağırmışsınız,” dedi. Karan ayağa kalkmadı. Koltuğunda geriye yaslandı. Bakışları netti. “Organizasyon görev dağılımına baktım,” dedi. “Bu pozisyonu sen mi istedin?” Melis bir an düşündü. “Hayır,” dedi. “Bana verildi.” “İtiraz etmedin.” “Etmedim.” “Niye?” Bu soru, iş sorusu değildi. İkisi de bunu biliyordu. Melis omuzlarını çok hafifçe kaldırdı. “İşim bu,” dedi. “Benden beklenen yerde dururum.” Karan’ın bakışları sertleşti. “Benden beklenen yerde değil,” dedi. “Senin seçtiğin yerde dur.” Odaya kısa bir sessizlik yayıldı. Melis bu cümleyi hemen yanıtlamadı. Çünkü doğru yanıt, yüzeyde olan değildi. “Kaçmak gibi olurdu,” dedi sonunda. “Ve ben artık kaçmamayı seçiyorum.” Karan’ın yüzünde belli belirsiz bir şey değişti. Hayranlıktan çok... tanıma. “Tamam,” dedi. “Ama bir şey olursa, yine bana gelirsin.” Melis başını salladı. Bu kez daha net. “Gelirim.” Kapı kapandığında Karan yerinden kalktı. Camın önüne geçti. Şehre baktı ama görmedi. Bu süreç uzayacaktı. Bunu hissediyordu. Üvey annesi geri çekilmeyecek, baskıyı başka yollarla kuracaktı. Daha dolaylı. Daha zarif. Daha tehlikeli. Ve Melis, bu baskının tam ortasında duruyordu. Öğleden sonra ofiste hava iyice ağırlaşmıştı. Gün ilerledikçe hareket artıyor, telefonlar daha sık çalıyor, herkes haftaya yapılacak organizasyonun hazırlıklarını yetiştirmeye çalışıyordu. Ama bu telaşın içinde, bazı değişiklikler fazla sessiz yapılmıştı. Melis bunu ilk fark ettiğinde saat henüz üçü biraz geçmişti. Mail kutusunda yeni bir görev bildirimi vardı. Gönderen: Kurumsal İlişkiler Konu: Güncelleme – Organizasyon Akışı Dosyayı açtığında kaşları hafifçe çatıldı. Kendi görev listesi genişlemişti. Misafir akışına ek olarak: – VIP eşlik koordinasyonu – Protokol eşleşmeleri – Son dakika misafir yönlendirmeleri Bu, insan kaynaklarının standart sorumluluğu değildi. Üstelik kimse ona sormamıştı. Bir an durdu. Ekrana baktı. Sonra adını gördü. Özellikle seçilmiş gibiydi. İçinde tanıdık bir his kıpırdadı. Bu, doğrudan saldırı değildi. Ama yük bindirme. Sessizce geri plana itme girişimiydi. Dosyayı kapattı. Sandalyesine yaslandı. Derin bir nefes aldı. Panik yok. Bu oyunu tanıyordu. Ama bu kez fark vardı. Yalnız değildi. Aynı dakikalarda, Karan toplantıdan çıkmıştı. Asistanı peşinden yetişmeye çalışıyordu. “Karan Bey, kurumsal ilişkilerden bir güncelleme maili geldi—” “Gördüm,” dedi Karan durmadan. Ofisine girdi. Kapıyı kapattı. Bilgisayarını açtı. Maili yeniden okudu. Ve durdu. Bu görevlendirme onun onayından geçmemişti. Çenesindeki kas sertleşti. Bu, rastlantı değildi. Telefonu eline aldı. Tek bir numarayı çevirdi. “Kurumsal ilişkiler,” dedi karşı tarafa. “Saat kaç?” Kısa bir sessizlik. “Güncelleme mailini kim onayladı?” diye sordu. Karşı taraf açıklamaya çalıştı. “Organizasyonun görünümü açısından—” “Benim organizasyonumda,” dedi Karan sesi alçak ama keskinleşmişti “hiçbir görev, özellikle insan kaynaklarını ilgilendiren bir görev, benim bilgim dışında genişletilmez.” Bir cümlelik sessizlik oldu. Bu tür sessizlikler, itiraz değil kabuldü. “Melis Solmaz,” diye devam etti, “şu an üstlendiği işten sorumludur. Başka bir rolü yok.” Durdu. “Bu bir düzeltme değil,” dedi. “Bu, talimattır.” Telefonu kapattı. Ardından asistanına döndü. “Melis’i gönder.” Beş dakika sonra Melis kapıda belirdi. Bu kez duruşu daha dikti. İçeri girdiğinde Karan ayağa kalktı. “Maili gördün,” dedi. “Evet.” “Bunları yapmayacaksın.” Melis bir an sustu. “Yapabilirim,” dedi. “Sorun değil.” “Benim için sorun,” dedi Karan net bir tonla. Masanın üzerinden dosyayı aldı. “Bu görevler senin değil. Sana sorulmadan eklenmiş.” Melis ona baktı. “Bunu geri çekmek,” dedi yavaşça, “birilerini rahatsız eder.” Karan’ın bakışları sabitlendi. “Evet,” dedi. “Zaten amacım bu.” O an Melis anladı. Bu bir koruma değildi sadece. Bu, sınır çizimiydi. “Bundan sonra,” dedi Karan, “senin üzerinden mesaj vermeye çalışırlarsa, cevabı benden alırlar.” Melis’in boğazında bir düğüm oluştu. Bu cümle ağırdı. Ama güven vericiydi. “Teşekkür ederim,” dedi. Bu kez sesi titremedi. Karan bakışını kaçırdı. “Alışma,” dedi. “Bu bir lütuf değil.” Ama zaten ikisi de bunun lütuf olmadığını biliyordu. Bu, sahip çıkmaydı. Melis odadan çıktığında ofiste bir şey değişmişti. Henüz kimse fark etmemişti ama hissediliyordu. Sessiz bir dalga gibi. Aynı akşam, üvey anne bir mesaj aldı. Kısa. Resmî. Soğuk. Organizasyon görev dağılımı yeniden düzenlenmiştir. Yetki dışı değişiklikler iptal edilmiştir. Kadın telefonu elinde tuttu. Gülümsedi. Ama bu gülümseme bu kez keyifli değildi. “Demek böyle,” dedi kendi kendine. “Erken hamle yaptık.” Ama şunu da anlamıştı: Bu çocuk artık sadece iş yapmıyordu. Alan koruyordu. Ve Melis, o alanın tam ortasındaydı. Akşam, ofisten çıkış saatine doğru hava ağırlaşmıştı. Gün boyu klimalarla dengelenen ortam, akşamüstüyle birlikte yerini hafif bir yorgunluk kokusuna bırakmıştı. Işıklar daha sarı yanıyor, konuşmalar daha kısa ve aceleci oluyordu. Melis bilgisayarını kapattı. Çantasını omzuna takarken omuzlarının farkında olmadan sertleştiğini hissetti. Gün boyunca yaşananlar zihninin bir köşesinde sessizce dönüp durmuştu. Üvey annenin sözleri… Karan’ın müdahalesi… Ofiste görünmeyen ama hissedilen gerilim. Asansöre binmedi. Merdivenleri kullanmayı seçti. Bu, eski bir alışkanlıktı. Kalabalıktan kaçmak için değil; kontrol hissi için. Binadan çıktığında hava serindi. Gün batımı çoktan şehrin arasına sıkışmıştı. Sokak lambaları yeni yeni yanıyor, kaldırımlar uzun gölgelerle doluyordu. Ofis binasının önü her zamanki gibi kalabalık değildi. Çoğu kişi çoktan dağılmıştı. Melis kulaklığını takmadı. Telefonuna bakmadı. İçinde açıklayamadığı bir tetikte olma hâli vardı. Otobüs durağına doğru yürürken arkasında ayak sesleri duydu. Bir değil, iki çift. Ritmi bozuktu. Kararsız ama ısrarcı. Adımlarını hızlandırdı. Ayak sesleri de hızlandı. Kalbi göğsünde sertçe atmaya başladı. Bu yeni bir korku değildi. Tanıdıktı. Vücudu, zihninden önce hatırlıyordu. Yine mi… Bir an durdu. Kaldırımın kenarında, ışığın daha az düştüğü bir noktadaydı. Arka sokaktan iki adam çıktı. Yirmili yaşlarının sonlarında, bakışları fazla rahat, duruşları fazla umursamazdı. “Bir dakika,” dedi biri. Sesi yumuşak değildi. Dostça hiç değildi. Melis geri adım attı. “Yolumu kesmeyin,” dedi. Sesi düşündüğünden daha sakindi. Diğeri güldü. “Ne olacak, konuşacağız sadece.” Bu “sadece” kelimesini tanıyordu. Geçmişinden. Ses tonundan. Yaklaşma biçiminden. Tam geri dönecekken biri koluna uzandı. Ve o an— “Çek elini.” Ses, karanlığı yararak geldi. Net. Derin. Tartışmasız. Adamın eli havada kaldı. Karan birkaç adım ötedeydi. Ceketini giymemişti. Gömleğinin kolları sıvalıydı. Yüzünde öfke yoktu ama bakışları soğuktu. Bu, kontrolün bakışıydı. “Problem mi var?” diye sordu. Adamlar birbirine baktı. “Yanlış anladın abi—” “Hayır,” dedi Karan. “Ben doğru anladım.” Bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe bilinçli olarak kapatıldı. Karan sesini yükseltmedi. Tehdit etmedi. Ama duruşu yeterince açıktı: Buradasınız çünkü izin verdim. “Yolunuza gidin,” dedi. “Şimdi.” Bir anlık tereddüt oldu. Sonra geri çekildiler. Sessizce. Hızlıca. Karan onların uzaklaştığından emin olana kadar yerinden kıpırdamadı. Melis hâlâ olduğu yerdeydi. Nefesini tuttuğunu fark ettiğinde göğsü sızladı. Dizlerinin hafifçe titrediğini hissetti ama düşmedi. Karan ona döndü. “İyi misin?” diye sordu. Melis başını salladı ama sesi çıkmadı. Bir adım yaklaştı. Mesafesini koruyarak. “Sana dokundular mı?” Bu soru sertti. Ama sesi yumuşaktı. “Hayır,” dedi Melis sonunda. “Dokunamadılar.” Bu cevap Karan’ın omuzlarındaki gerginliği milim azalttı. Ama bakışları hâlâ karanlıktı. “Eve kadar bırakıyorum,” dedi. Bu bir soru değildi. Melis itiraz etmek istedi. Alışkanlıktan. Ama boğazındaki düğüm buna izin vermedi. “Tamam,” dedi. Bu kez tereddüt etmeden. Arabanın içi sessizdi. Karan motoru çalıştırırken Melis ellerini dizlerinin üzerine koydu. Parmakları hâlâ soğuktu. Camdan dışarı bakarken görüntüler üst üste bindi. Geçmişle şimdi arasındaki çizgi bulanıklaştı. “Bunu daha önce yaşadın,” dedi Karan. Bir soru değil, tespitti. Melis başını çevirmedi. “Evet.” “Yalnız mıydın?” “Evet.” Karan direksiyonu biraz daha sıktı. “Bir daha olmayacak.” Bu cümle dramatik değildi. Ama Melis’in içinde bir yere oturdu. Evinin önünde durduklarında Melis kapıyı açmadan önce durdu. “Teşekkür ederim,” dedi. Bu kez kelime tamdı. Eksik değildi. Karan ona baktı. “Bu da bir lütuf değil,” dedi. “Bu… sorumluluk.” Melis hafifçe gülümsedi. “Beni bu kadar tanımadan?” Karan’ın bakışı derinleşti. “Seni yeterince gördüm.” Melis arabadan indi. Kapıyı kapatmadan önce bir an durdu. “İyi geceler, Karan.” “İyi geceler, Melis.” Araba uzaklaştığında Melis arkasından bakmadı. Ama içindeki o eski korku ilk kez bu kadar sessizdi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE