Ertesi sabah Karan ofise her zamankinden erken gelmişti.
Şehrin henüz uyanmaya karar verememiş hâlini camın ardından izliyordu. Sokaklar yarı boştu; aceleyle yürüyen birkaç insan, köşedeki kahvecinin yeni açılmış kapısı, camın ardından bile hissedilen sıcak bir kafe kokusu… Masasının üzerindeki kahve soğumuştu ama Karan farkında değildi.
Zihni hâlâ bir önceki gecenin düşüncelerindeydi.
Melis’in sessizliği.
Kabul edişindeki tereddüt.
Teşekkür ederken sesinin neredeyse duyulmayacak kadar kısılması.
Bu, onun alışık olduğu bir sonuç değildi. Ne kazanılmış bir ihale, ne de karşı tarafı köşeye sıkıştırdığı bir pazarlık hissi vardı. Ama daha derindi. Daha kalıcıydı. İnsan zihninde yer eden, kolay silinmeyen türden.
Asistanın sesi düşüncelerini böldü.
“Karan Bey… babanız ve eşi geldiler.”
Çenesindeki kas istemsizce gerildi. Eşi.
Bu kelime, her söylendiğinde içinde aynı sertliği uyandırıyordu. Tanıdık, eskimeyen bir rahatsızlık.
“Al,” dedi kısa bir tonla.
Kapı açıldığında babası içeri girdi. Her zamanki gibi kendinden emin, ağır ama kararlı adımlarla. Yaşı ilerlemişti ama hâlâ güçlü görünüyordu. Onun yanında ise üvey annesi Nermin vardı.
Kadın, Karan’dan yalnızca beş altı yaş büyüktü. Gençti, bakımlıydı. Fazla bakımlı. İnce topukları halıda sessiz ama iddialı bir iz bırakıyordu. Üzerindeki kıyafet zarifti ama dikkat çekmeyi hedeflediği belliydi; sanki buraya bir iş görüşmesine değil, sahneye çıkmaya gelmişti.
Karan ayağa kalktı. Babasına mesafeli ama saygılı bir baş selamı verdi. Kadına ise yalnızca bakışını değdirip çekti.
“Ofisin gerçekten etkileyici,” dedi kadın gülümseyerek. “Seni böyle görmek insanın içini kabartıyor.”
Sesinde sıcaklık vardı ama Karan bu tonu tanıyordu. Bu, samimiyetten çok sahiplenme isteyen bir sesti.
“Vaktimiz kısıtlı,” dedi Karan koltuğuna geçerken. “O yüzden hızlı olalım.”
Babası dosyaları açtı. Yatırımlardan, yeni dönem hedeflerinden söz etti. Ardından sesi biraz daha ciddileşti.
“Haftaya yapılacak olan özel gece,” dedi.
“Kokteyl. Yeni dönem için önemli bir organizasyon. Basın, iş ortakları, yönetim… herkes orada olacak.”
Karan başını salladı.
“İnsan kaynaklarının da tam kadro orada olması gerekiyor,” diye ekledi babası. “Kurumsal duruş önemli.”
Üvey anne bu noktada söze girdi. Sesini bilinçli olarak yumuşattı.
“Böyle gecelerde detaylar çok şey anlatır,” dedi. “İnsanlar kiminle geldiğine, yanında kimi taşıdığına bakar.”
Karan bakışlarını kaldırdı.
“Bu bir iş organizasyonu,” dedi net bir tonla.
“Yanımda kimseyi taşımam gerekmiyor.”
Kadın gülümsedi. Bu kez geri çekilmedi.
“Tabii ki,” dedi. “Ama senin pozisyonunda biri için yalnız görünmek her zaman doğru okunmayabilir.”
Babası da söze girdi. Daha ölçülü ama aynı çizgide.
“Annenin demek istediği şu,” dedi. “Bazen imaj, içerikten önce gelir. İnsanlar seni sadece güçlü değil, ulaşılabilir de görmek ister.”
Karan’ın bakışı sertleşti.
“Ben ulaşılabilir olmak zorunda değilim.”
Üvey anne gülümsemesini korudu.
“Zaten bunu değiştirmeye çalışmıyoruz,” dedi.
“Sadece… yanında doğru biri olursa, bazı kapılar daha yumuşak açılır.”
Karan sessiz kaldı.
Kadın bunu bir boşluk olarak gördü.
“Aslında aklımda biri var,” dedi rahat bir edayla. “Kuzenim Eda. Çok zarif, çok iyi eğitimli. Ortamı iyi taşır. Sana eşlik edebilir.”
Oda bir anlığına sessizleşti.
Karan’ın yüz ifadesi değişmedi ama içindeki sertlik artmıştı.
“Hayır,” dedi tek kelimeyle.
Üvey anne şaşırmış gibi yaptı.
“Bir düşün,” dedi. “Bu senin için. Aile için.”
Babası bu kez doğrudan destek verdi.
“En azından değerlendirmek zarar vermez,” dedi. “Gece uzun olacak. Yanında tanıdık bir yüz olması seni de rahatlatır.”
Karan ayağa kalktı.
“Benim yanımda kimin duracağına ben karar veririm,” dedi. “Ve bu konu burada kapanıyor.”
Üvey annenin gülümsemesi ilk kez zorlandı. Ama geri adım atmadı.
“Tabii,” dedi. “Sen bilirsin.”
Tam o sırada kapı çalındı. Melis içeri girdi.
Elinde dosyalar vardı. Giyimi sadeydi ama duruşu netti. Gözleri önce Karan’a, sonra odadaki yabancılara kaydı.
“Rahatsız ediyorum muyum?” diye sordu.
“Hayır,” dedi Karan hemen.
Sesi, farkında olmadan yumuşamıştı.
Üvey anne Melis’i baştan aşağı süzdü. Bu kez bakış daha uzundu. Daha hesaplı.
“Kim bu?” diye sordu.
“İnsan kaynaklarından,” dedi Karan. “Rapor getirdi.”
Melis dosyaları masaya bıraktı. Karan’la göz göze geldiklerinde aralarında kelimesiz bir şey geçti. Sessiz ama belirgin.
Üvey anne bunu gördü.
Ve o anda karar verdi.
Bu kız, görmezden gelinecek biri değildi. Karan ayağa kalkıp konuyu kapattığını net biçimde ortaya koyduktan sonra, odadaki hava belirgin şekilde değişmişti. Babası daha fazla uzatmadı. Üvey anne ise geri çekilmiş gibi görünse de bakışlarını Melis’ten ayırmadan kapıya yöneldi. Vedalaşma kısa sürdü.
Kapı kapandığında Karan birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Omuzları gergindi. Çenesini sıktığını fark ettiğinde nefesini bilinçli olarak yavaşlattı. Bu bir iş sabahıydı. Kontrolü kaybetmemesi gerekiyordu.
Masasına döndüğünde Melis hâlâ ayaktaydı.
“Rapor,” dedi ve dosyayı işaret etti.
Melis başını salladı.
“Organizasyonla ilgili katılımcı listesi güncellendi,” dedi. “İnsan kaynaklarının görev dağılımı da eklendi.”
Karan dosyayı açtı ama gözleri satırlarda değildi.
“Orada olmak zorunda mısın?” diye sordu aniden.
Melis bir an durdu. Bu soruyu beklemiyordu.
“Evet,” dedi sonra. “İnsan kaynaklarının tamamı orada olacak. Organizasyon akışı, misafir ilişkileri, protokol…”
Karan başını salladı. Yüzünde belli belirsiz bir memnuniyetsizlik vardı ama yorum yapmadı.
“Gidebilirsin,” dedi.
Melis kapıya yöneldiğinde Karan arkasından ekledi:
“Bir şey olursa… bana gel.”
Melis durdu. Döndü.
“Olursa?” diye sordu, sesi yumuşaktı ama meraklıydı.
Karan bakışlarını kaldırdı. Bir an sustu.
“Her şey,” dedi sadece.
Melis başını salladı ve çıktı. Koridorda yürürken kalbinin hızlandığını fark etti. Az önce odada olan biten şeyleri düşünmemeye çalışıyordu ama düşünceler ısrarcıydı. Üvey annenin bakışı… Karan’ın sertliği… Odaya girdiği andan itibaren hissedilen görünmez ipler…
Koridor beklenenden daha sessizdi. Ziyaret bitmiş, ofisteki hareket yavaş yavaş normale dönmüştü. Melis elindeki dosyalarla asansöre doğru yürürken omuzlarındaki gerginliğin hâlâ inmediğini fark etti. İçinde açıklayamadığı bir huzursuzluk vardı; biraz önce odada söylenmeyen ama havada asılı kalan cümlelerden kalan bir ağırlık.
“Aslında tam da seni arıyordum.”
Ses arkadan geldi. Yumuşak, ölçülü ama kaçamayacak kadar net.
Melis durdu. Döndüğünde üvey anne birkaç adım gerisindeydi. Çantasını kolunun iç kısmına almış, acele etmeyen bir rahatlıkla gülümsüyordu. Bu gülümseme samimi değildi. Daha çok, karşısındakini rahatlatıyormuş gibi yapıp savunmasını düşürmeyi amaçlayan bir ifadeydi.
“Bir dakikanı alabilir miyim?” dedi kadın.
Sorudan çok bir varsayımdı bu.
Melis başını hafifçe salladı.
“Elbette.”
Kadın yanına yaklaştı. Bilerek çok yakın durdu. İnsanların kişisel alanına saygı göstermemeyi bir güç gösterisi gibi kullananlardandı.
“İnsan kaynaklarında çalışmak zor iştir,” dedi yürümeye başlarken. “Herkesin dengesini gözetmek, ortamı yumuşatmak… ama kendini hep arada tutmak.”
Melis ne demek istediğini anladı ama yüzüne yansıtmadı.
“Denge işin bir parçası,” dedi sakince. “Önemli olan.”
Kadın kısa bir kahkaha attı.
“Kesinlikle. Özellikle böyle güçlü erkeklerin çevresinde çalışanlar için.”
Durdu. Melis de durmak zorunda kaldı.
“Bak,” dedi sesini biraz daha alçaltarak, “haftaya yapılacak o özel gece… Karan için çok önemli. Basın, yatırımcılar, aile dostları… herkes orada olacak.”
Melis dikkatle dinliyordu.
“Böyle gecelerde,” diye devam etti kadın, “yanında doğru insanların olması gerekir. Yanlış anlaşılmalara açık ortamlar olur. Gözler her yerdedir.”
Sonra, sanki masum bir fikir veriyormuş gibi:
“O yüzden kuzenimi önermiştim. Zariftir. Ortamı iyi okur. Karan’ın yanında çok yakışır.”
Melis’in içinden soğuk bir dalga geçti.
Bu bir sohbet değildi.
Bu, açık bir yer gösterme girişimiydi.
“Anlıyorum,” dedi Melis, sesini sabit tutarak. “Ama bu kararlar genelde yönetimle ilgili olur.”
Kadının dudakları hafifçe kıvrıldı.
“Tabii,” dedi. “Sadece fikir paylaşıyoruz. Ama bazen fikirler… doğru yere ulaştığında kalıcı olur.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Yanlış anlaşılmak istemem,” dedi. “Sen işini yapıyorsun. Ama bazı kadınlar, nerede durması gerektiğini unutabiliyor.”
Bu bir uyarıydı. Açık. Net. Üstü örtülmemiş.
Melis gözlerini kaçırmadı.
“Ben yerimi biliyorum,” dedi. “Ve işim dışında bir yerde durmam.”
Bu cevap beklenmiyordu. Kadının bakışları bir an sertleşti. Gülümsemesi milim oynamadı ama gözlerinin içindeki sıcaklık çekildi.
“Ne güzel,” dedi. “Akıllı kızlar her zaman hayatta kalır.”
Sonra çantasını düzeltti, geri adım attı.
“Karan güçlüdür,” diye ekledi. “Gücün çevresinde duranların da akıllı olması gerekir.”
Melis hiçbir şey söylemedi. Kadın topuklarını çevirip yürürken koridorda yalnız kaldı.
Nefesini tuttuğunu o an fark etti. Sonra yavaşça bıraktı.
Koridorun diğer ucunda bir kapı açıldı. Karan çıktı. Melis’i gördüğünde duruşundaki sertliği fark etti; omuzlarının fazla dik, bakışlarının fazla sabit oluşunu.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu.
Melis başını kaldırdı. Bir an düşündü.
“Hayır,” dedi. “Her şey yolunda.”
Ama Karan, “her şey”in yolunda olmadığını anlamıştı.
Bakışlarını koridorun diğer ucuna çevirdi. Üvey annesinin az önce yürüdüğü yöne. Çenesindeki kas sertleşti. Bu bir kıskançlık değildi. Bu, alan ihlaliydi.
Ve Karan Yalçın, kimsenin kendi alanına —
hele Melis’in bulunduğu alana —
izinsiz girmesine izin vermezdi.