7.Bölüm

1074 Kelimeler
Bazı insanlar sevgiyi yüksek sesle ilan ederdi. Kimi hediyelerle, kimi cümlelerle, kimi de cesur dokunuşlarla… Karan ise sessizliği seçiyordu. Onun yaklaşımı gürültülü değildi; ölçülüydü. Yakınlaşmayı aceleye getirmez, sınırları zorlamazdı. Bir adım atmadan önce karşısındakinin nefesini, bakışını ve en önemlisi korkularını dinlerdi. İnsanların nerede gerildiğini, hangi noktada geri çekildiğini sezmek onun için içgüdüydü. Çünkü hayat ona, zorlamanın değil beklemenin daha güçlü olduğunu öğretmişti. Melis bunu ilk başta fark etmedi. Ta ki bir sabah masasına yaklaştığında, alışık olmadığı bir detayla karşılaşana kadar. Ofisin geniş camlarından süzülen solgun sabah ışığı masasına eğik bir çizgi düşürüyordu. Şehrin gri silueti, camın ardından bulanık bir fon gibi duruyordu. Bilgisayar ekranı hâlâ uyku modundaydı. Melis sandalyesine oturduğunda, masanın köşesinde duran küçük kart dikkatini çekti. İnce, sade bir karttı. Gösterişten uzaktı. Yanında bir kahve bardağı duruyordu; tam onun sevdiği gibi, sade ve şekersiz. Ne fazla köpük vardı ne de ağır bir koku… Sanki biri, onun sabahları nasıl nefes aldığını bile biliyordu. Kartı eline aldığında parmak uçları hafifçe gerildi. Üzerinde tek bir cümle yazıyordu: “Yoğun günlerde küçük kolaylıklar işe yarar.” Yazı sade ama özenliydi. İmza yoktu. Ama Melis’in kalbi, sahibini tahmin edecek kadar hızlı çarptı. Bir an etrafına baktı. Kimse ona bakmıyordu. Bu jest bir gösteri değildi. Alkış beklemiyordu. Sadece ona aitti. Göğsünün ortasında tuhaf, sıcak bir his yayıldı. Tanıdık değildi ama yabancı da değildi. Kahveden küçük bir yudum aldı. Tadı tanıdıktı. Ama hissettirdiği duygu değildi. İnsanlar iyilik yaptığında bir şey bekler, diye düşündü. Her zaman bir bedel vardır. Ama bu jestte bedel yok gibiydi. Talep yoktu. Israr yoktu. Karşılığında bir şey talep etmeyen bu incelik, Melis’i huzursuz ettiği kadar garip bir şekilde güvende de hissettirdi. Çünkü alışık olduğu iyilikler çoğu zaman bağımlılık yaratırdı. Bu ise onu serbest bırakıyordu. Öğleden sonra sunum için hazırlanırken Melis’in kalbi hızlanmıştı. Dosyaları düzenliyor, slaytları tek tek kontrol ediyor, zihninde her ayrıntıyı defalarca tartıyordu. Tam her şey hazır sandığı anda önemli bir belgeyi bulamadığını fark etti. Nefesi bir an kesildi. Parmakları klavyede hızlandı. Çekmeceleri açtı. Çantasını karıştırdı. Yoktu. İçinde tanıdık bir panik yükseldi. Hata yapmamalıyım. Kontrolü kaybetmemeliyim. Tam o anda biri masasına yaklaştı. Asistanlardan biriydi. “Elinizde eksik dosya varmış,” dedi nazik bir sesle. “Karan Bey öncelik verdi.” Dosyayı uzattığında Melis’in bakışları kısa bir an dondu. O mu fark etti? Toplantı boyunca Karan ona özel bir ilgi göstermedi. Bakışlarını uzun süre üzerinde tutmadı. Onu öne çıkarmadı. Ama Melis, odanın diğer ucunda otururken bile desteklendiğini hissetti. Bu his, alışık olmadığı bir şeydi. Görünmeyen ama sağlam bir dayanak gibiydi. Karan için bu jestler büyük değildi. Onun dünyasında büyüklük; otorite, tehdit ve korkuyla ölçülürdü. Ama Melis’e yaklaşırken büyüklüğün değil, inceliğin etkili olduğunu hissediyordu. Onu ürkütmek istemiyordu. Onu sahiplenmek yerine rahat bırakmak istiyordu. O, zorla tutulacak biri değil, diye düşündü. Onu kazanmanın yolu sabır. Bu düşünce ona yabancıydı. Çünkü o genelde alırdı. Melis içinse ilk kez beklemeyi seçiyordu. Ofisin camları akşam ışığını yansıtırken içerideki hava günün yorgunluğunu taşıyordu. Melis masasının yanında ayakta duruyor, bir dosyayı inceleyen Mert’e bir şeyler anlatıyordu. Gülüyordu. O gülüş… Karan’ın içinde sebebini hemen adlandıramadığı bir rahatsızlık uyandırdı. Kapının eşiğinde durmuş, onları izliyordu. Melis’in başını hafifçe yana eğerek konuşma biçimi, heyecanlandığında ellerini kullanışı, gülerken gözlerinin kısılışı… Bunlar daha önce de dikkatini çekmişti. Ama şimdi farklıydı. Çünkü bu kez başka bir adamın bakışlarıyla paylaşılıyordu. Göğsünün içinde ani bir gerilim oluştu. Mantıksızdı. Gereksizdi. Hatta saçmaydı. Ona ait değil, dedi kendi kendine. Kimseye ait değil. Ama bu düşünce içindeki huzursuzluğu azaltmadı. Aksine daha da keskinleştirdi. Karan ağır adımlarla içeri girdi. Ayak sesleri duyulduğunda Melis ve Mert aynı anda ona döndü. “Rapor hazır mı?” diye sordu Karan. Sesi her zamanki gibi sakindi. Ama bakışları bir anlığına Melis’te değil, Mert’in üzerinde durdu. Kısa. Soğuk ve uyarı gibi. Mert fark etti. Yüzündeki rahat ifade silikleşti. “Hazır, birazdan gönderirim,” dedi. Melis, Karan’ın bakışındaki değişimi sezmişti. Ona baktığında yüzü her zamanki kadar kontrollüydü. Ama gözlerinde alışık olmadığı bir sertlik vardı. Sanki bir şey yerinden oynamıştı. Yanlış mı hissediyorum? diye düşündü. Ama içindeki sezgi bir duygunun kabardığını fısıldıyordu. Karan masasına doğru yürürken parmaklarını istemsizce yumruk yaptı. Bu bir iş meselesi değildi. Bu… ilkel bir histi. Bir başkasının ona gülmesini istememek. Bir başkasının Melis’e yakın olmasına tahammül edememek. Bu duygu ona yabancıydı. Ve bu yabancılık onu daha da sinirlendiriyordu. Kendine gel, dedi içinden. Bu zayıflık. Ama zihninin bir köşesinde başka bir ses daha vardı: Ya onu kaybetmek istemiyorsan? Bir süre sonra Melis raporu teslim etmek için odasına girdi. Dosyayı uzatırken bakışları Karan’ın gözleriyle buluştu. Kısa bir an… ama yoğun. Melis, onun bakışında daha önce görmediği bir şey fark etti. Sahiplenmeye benzeyen ama adını koyamadığı bir gerilim. Karan bakışını ilk çeken oldu. Bu onu rahatsız etmişti. Melis odadan çıktığında Karan sandalyesine yaslandı. Nefesini yavaşça verdi. Bu bir itiraf değildi. Olmayacaktı. Ama artık bir gerçek vardı: Melis’i sadece izlemiyordu. Onu başkalarıyla paylaşma fikrine katlanamıyordu. Ve bu duygu, kontrol etmeye alışık olduğu her şeyden daha tehlikeliydi. Mesai bitiminde ofisin ışıkları yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Melis binadan çıktığında hava serindi. Sokakta akşamın gergin uğultusu vardı. Otobüs durağına doğru yürürken iki adamın yüksek sesle tartıştığını fark etti. Ses tonları sertti. El hareketleri ani ve huzursuzdu. İtiş kakış başladığında Melis istemsizce yavaşladı. Omuzları gerildi. İçinde tanıdık bir huzursuzluk kıpırdadı. Tam o anda arkasından tanıdık bir ses geldi: “Eve kadar bırakayım.” Döndüğünde Karan’ı gördü. Yüzü sakindi. Sesinde emir yoktu. Sadece düşünülmüş bir teklif vardı. “Gerek yok,” dedi Melis alışkanlıkla. Ama bu kez sesi eskisi kadar sert çıkmadı. Karan başını hafifçe eğdi. “Zorlamıyorum,” dedi. “Sadece daha güvenli olabilir.” Bir an tereddüt etti. Sonra yumuşak bir sesle: “Peki,” dedi. Arabanın içi sakin ve temizdi. Hafif bir deri ve odunsu koku vardı. Karan radyoyu açmadı. Telefonuna bakmadı. Sürüşü yumuşak, dikkatliydi. Melis camdan dışarı bakarken ilk kez birinin yanında rahat nefes alabildiğini fark etti. Sessizlik gergin değil, huzurluydu. Evinin önünde durduklarında Melis kapıyı açmadan önce durdu. “Teşekkür ederim,” dedi alçak bir sesle. Karan’ın bakışı yumuşaktı. “Rica ederim,” dedi. “Sadece nezaket.” Bu kelime Melis’in zihninde yankılandı. Nezaket… Onun hayatında bu kelime uzun zamandır çıkar ve beklentiyle kirlenmişti. Ama Karan’dan gelen şey temizdi. Bu onu korkuttu. Ve aynı anda meraklandırdı. O gece yatağına uzandığında gün boyu yaşanan küçük detayları düşündü. Kahve. Kart. Dosya. Araba. Küçük jestlerdi, küçük ama güzel... Aynı saatlerde Karan yalnızdı. Elinde bir içki vardı ama içmiyordu. Bakışları camdan dışarıya, şehrin karanlığına sabitlenmişti. Zihninde tek bir cümle yankılandı: “Ona zarar vermeyeceğim.” Bu karar onun dünyasında bir zayıflık değil, bir devrimdi. Ve biliyordu… Melis’e giden yol zorla değil; sabırla, saygıyla ve küçük adımlarla açılacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE