6.Bölüm

1154 Kelimeler
Gece, Karan için hiçbir zaman dinlenme zamanı olmamıştı. Gece, onun kimliğini saklamadığı tek zaman dilimiydi. Şehir ışıkları birer birer yanmaya başladığında, gündüz boyunca taşıdığı maskeyi sessizce çıkarırdı. Kravatını çözerken yalnızca kumaşı değil, insanlara gösterdiği o kontrollü, ölçülü, mesafeli yüzü de üzerinden sıyırırdı. Gün ışığında bir iş adamıydı; gecenin içinde ise bu şehrin görünmeyen sahibi. Arka koltukta otururken camdan dışarı baktı. İstanbul geceleri güzel değildi. İstanbul geceleri acımasızdı. Işıklar parlıyordu ama o parıltının altında borçlar, tehditler, bastırılmış çığlıklar ve sessiz anlaşmalar vardı. Camda yansıyan yüzü ikiye bölünmüş gibiydi: Bir tarafı soğukkanlı, stratejik, ölçülü Karan Yalçın. Diğer tarafı bu şehrin karanlığıyla yoğrulmuş, merhameti kontrollü, sınırları kanla çizilmiş adam. Telefonu cebinde titreşti. “Her şey hazır.” Karan’ın cevabı kısa ve emirsizdi. Ama o iki kelime, odadaki herkes için yeterince ağırdı. “Geliyorum.” Araba şehrin merkezinden uzaklaştıkça sokaklar daraldı. Işıklar soldu. Binalar eskidi. İnsanlar sessizleşti. Buralar vitrin değildi. Buralar polisin geç kaldığı, adaletin uğramadığı, korkunun sessizce hüküm sürdüğü yerlerdi. Şoför dikiz aynasından ona baktı. Karan’ın yüzünde tek bir kas bile kıpırdamıyordu. “Bir sorun var mı, abi?” Karan gözünü camdan ayırmadan cevap verdi: “Bu dünyada sorun olmayan tek şey sorunların varlığıdır.” Şoför sustu. Bu cümle konuşulmak için değildi. Karan’ın zihni ise susmuyordu. Bir anlığına Melis’in yüzü belirdi aklında. Ofisteki o mesafeli duruşu. Bakışlarını kaçırırken dudaklarının istemsizce titremesi. Kendini korumak için ördüğü görünmez duvarlar. Bu dünyanın parçası değil, diye düşündü. Ve belki de bu yüzden tehlikeli. Depoya yaklaştıklarında havanın ağırlığı değişti. Terk edilmiş gibi görünen bina, aslında şehrin atan kalbiydi. Kapının önünde bekleyen adamlar Karan arabadan iner inmez doğruldular. “Hoş geldin, abi.” Başını hafifçe salladı. İçeri girdiğinde metalin, yağın, sigaranın ve korkunun ağır kokusu ciğerlerine doldu. Bu kokuya yabancı değildi. Bu, onun büyüdüğü atmosferdi. Ortada tek bir sandalye vardı. Sandalyede bir adam oturuyordu. Ellerinden biri kan içindeydi. Gömleği yırtılmıştı. Ama en çok yaralanan yeri gururuydu. Karan’a baktığında dizleri daha da titredi. Karan yavaş adımlarla yaklaştı. Her adımı bilinçliydi. Aceleciliği zayıflık sayardı. “Ben bekletilmeyi sevmem,” dedi sakin bir tonla. Adam yutkundu. “Abi… bir yanlış anlaşılma var… borç meselesi…” Karan çömeldi, adamın göz hizasına indi. Sesi yumuşaktı ama altında çelik gibi bir ağırlık vardı. “Yanlış anlaşılma,” dedi, “yalnızca güvenin olmadığı yerde olur.” Adamın nefesi hızlandı. “Ben güveniyorum abi, yemin ederim…” Karan başını hafifçe yana eğdi. “Ben yemine değil, sonuca inanırım.” Ayağa kalktı. “Parayı alman için bir haftan var.” Adam umutla başını kaldırdı. “Bulamazsam…?” Karan’ın sesi buz gibiydi: “O zaman bu odadan çıkan son hatıran ben olurum.” Adam götürüldüğünde depoya sessizlik çöktü. Karan bir süre kıpırdamadı. Ceketinin düğmesini çözerken derin bir nefes aldı. Sanki gün boyu taşıdığı bir yükü şimdi bırakıyordu. Ama içindeki ağırlık hafiflemiyordu. Bir sandalyeye oturdu. Dirseklerini dizlerine dayadı. Başını öne eğdi. İçinden bir ses fısıldadı: Bu gücü sen seçmedin. Ama artık onun tutsağısın. Bir görüntü belirdi zihninde. Eski bir ev. Loş bir mutfak. Annesinin yorgun ama sıcak yüzü. “İyi biri ol, Karan,” demişti. “Güç insanı kurtarmaz. Kalp kurtarır.” Sonra hastane odasının soğuk ışıkları. Monitör sesi. Ve ardından gelen sessizlik. O gün, Karan yalnızca annesini değil… masumiyetini de kaybetmişti. Çenesini sıktı. “Zayıf olmayacağım,” diye fısıldadı. “Bir daha asla.” Telefonunu çıkardı. Ekranda günün sessiz hatırası vardı: Melis Solmaz. Bir an mesaj yazmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Dokunduğum her şey kirlenir, diye düşündü. Ve o kirlenmemeli. Ama zihni onu bırakmıyordu. Melis’in bakışındaki yalnızlık… Özgürlüğe duyduğu o açlık… Kendi kafesinin tam zıttı. O kaçıyor, dedi içinden. Ben ise kaçamıyorum. Depodan çıktığında hava serinlemişti. Sokak lambasının ışığı yüzüne vurdu, sert çizgilerini daha keskin gösterdi. Şoför kapıyı açtı. “Eve mi, abi?” Karan bir süre cevap vermedi. Sonra yavaşça: “Hayır,” dedi. “Gece bitmedi.” Camdan dışarı bakarken gözleri karardı. “Bir süre daha karanlıkta kalalım.” Çünkü biliyordu: Gündüz Melis vardı; umut, çekim, risk ve ihtimal. Gece ise; kan, güç, tehdit ve bedel. Ve Karan… ikisinin arasında sıkışmış bir adamdı. Ben bu şehrin efendisi değilim, diye düşündü. Ben, kurduğum karanlığın tutsağıyım. Sabah, Melis için alışılmıştan daha sakin başlamıştı. Ama bu sakinlik huzurdan değil, temkinden doğuyordu. Bir önceki günün ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı. Karan Yalçın’la yaşanan her temas, zihninde uzun süre yankılanıyordu. Kendine evden çıkmadan önce söz vermişti: Mesafemi koruyacağım. Kontrol bende olacak. Masasına oturduğunda bilgisayarını açtı. Gelen kutusunda yeni bir mail vardı. Gönderen: Karan Yalçın Bir an bekledi. Sonra açtı. “Dünkü rapor için teşekkür ederim. Bazı düzenlemeler yaptıracağım. Uygun olduğunda uğrarsan sevinirim.” Ne bir emir vardı. Ne üstten bir ton. Ne de rahatsız edici bir yakınlık. Sade. Saygılı. Mesafeli. Bu, Melis’in istemsizce rahatlamasına neden oldu. Belki de ilk kez, bir şey talep edilmeden çağrılıyordu. Kapıyı çaldığında içeriden gelen ses sakindi. “Gel.” Karan ayağa kalktı. Bu küçük jest, Melis’in gözünden kaçmadı. “Günaydın,” dedi Karan. “Günaydın,” diye karşılık verdi Melis. Oda daha aydınlıktı. Perdeler biraz daha açıktı, güneş içeri süzülüyordu. Dün geceki karanlık adamla, şu anki adam arasında ince ama belirgin bir fark vardı. Karan dosyayı uzattı. “Yaptığın iş gerçekten iyi,” dedi. “Seni zorlamadan birkaç küçük ekleme istiyorum. Kritik pozisyonlar için insan kaynağı risk ve süreklilik raporu hazırlayabilir misin?” Melis istemsizce kaşlarını kaldırdı. “Zorlamadan mı?” Karan’ın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “İnsanları zorlamayı sevmem,” dedi. “İsterlerse daha iyi çalışırlar.” Çıkmak üzereyken Karan konuştu: “İşe geliş gidişin zor mu?” Melis durdu. Bu soru, beklemediği kadar gündelikti. “Biraz,” dedi temkinle. “Şirket servis ayarlayabiliriz,” dedi Karan, doğal bir tonla. “Daha rahat edersin.” Melis hemen reddetmedi ama şaşırdı. “Buna gerek yok…” “Zorunlu değil,” dedi Karan. “Sadece hayatını kolaylaştırmak istedim.” Bu cümlede gizli bir beklenti yoktu. Sadece bir ihtimal sunuluyordu. Melis odadan çıktığında zihni karmakarışıktı. Beni zorlamıyor. İstemediğim bir şeye itmiyor. Bu, onu daha da huzursuz etti. Çünkü alışık olduğu şey şuydu: İnsanlar isterdi. Zorlardı. Talep ederdi. Ve mutlaka bir bedel beklerdi. Ama Karan Yalçın sessizdi, sakin, ve garip bir şekilde koruyucuydu. Öğleden sonra Melis’in bilgisayarı aniden kapandı. Ekran karardı. Kalbi hızlandı. Henüz kimseye söylememişti ki IT’den biri geldi. “Yalçın Bey arızayı bildirdi,” dedi görevli. “Öncelik verdi.” Melis’in kalbi bir an için kontrolsüzce attı. O mu söyledi? Bir teşekkür mesajı yazmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Ama zihnindeki cümle engellenemedi: Bunu yapmak zorunda değildi. Karan odasında yalnız kaldığında derin bir nefes aldı. Bu kez kimseyi korkutmuyordu. Zorlamıyordu. Emretmiyordu. Melis’e yaklaşmak istiyordu ama onu ürkütmeden. O korkutularak kazanılacak biri değil, diye düşündü. Korunarak kalacak biri. Bu duygu ona yabancıydı. Çünkü o genelde alırdı. Koparırdı. Zorla elde ederdi. Ama Melis için ilk kez beklemeyi seçiyordu. Çıkışta yolları asansör önünde kesişti. Karan kapıyı tuttu. “Dediğim raporu aceleye getirme,” dedi. “Gerekiyorsa süreni uzatırım.” Melis bakışlarını kaldırdı. “Teşekkür ederim.” Bu kez sesi daha yumuşaktı. Karan başını hafifçe eğdi. “Rica ederim.” Asansör kapısı kapanırken Melis şunu fark etti: Herkesin korkarak bahsettiği o kontrol delisi, kaba saba adam kendisine karşı bambaşka biriydi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE