10.Bölüm

1218 Kelimeler
Kapıyı kilitlediğinde ses, dairenin içinde gereğinden fazla yankılandı. Melis bir an olduğu yerde kaldı. Çantasının askısı hâlâ omzundaydı. Ayakkabılarını çıkarmadı. Sanki hareket ederse bütün gün tuttuğu ip kopacakmış gibiydi. Işıkları yakmadı. Salon loştu. Sokak lambasının turuncu ışığı perdenin arasından sızıyor, eşyaların kenarlarına keskin olmayan gölgeler düşürüyordu. Her şey yerli yerindeydi. Güvenli. Tanıdık. Ama bedeni buna ikna olmuyordu. Çantasını yavaşça yere bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı. Ayaklarının yere değdiğini hissetmek istedi. Soğuk seramik, gerçekti. Şimdi ve buradaydı. Bunu kendine hatırlatması gerekiyordu. Derin bir nefes aldı. Göğsü tam dolmadı. Bir adım attı, sonra bir tane daha. Salonun ortasında durdu. Ellerini yanlarına bıraktı ama parmakları hâlâ gergindi. Titremiyordu. Titremek daha sonra gelecekti. Kafasının içinde görüntüler parça parça dönmeye başladı. Kaldırım. Ayak sesleri. Bir elin uzanışı. Ve sonra “Çek elini.” Karan’ın sesi. Melis gözlerini kapattı. O sesi hatırladığında göğsündeki sıkışma bir anlığına gevşedi. Ama bu gevşeme, bastırılan her şeyin yüzeye çıkmasına izin verdi. Dizlerinin bağı çözüldü. Koltukla masa arasındaki boşluğa çöktü. Kontrollü değildi artık. Omuzları öne düştü. Sırtı hafifçe büküldü. Bu duruşu tanıyordu. Kendini küçük yaptığı, görünmez olmaya çalıştığı hâliydi. “Geçti,” dedi kendi kendine. Sesi titredi. “Geçti.” Ama bedeni ikna olmadı. Nefesi hızlandı. Göğsü daraldı. Kalbi olması gerekenden hızlı atıyordu. Ellerini dizlerine bastırdı. Parmakları beyazladı. Şimdi buradasın. Yalnızsın ama güvendesin. Bu cümleleri daha önce de söylemişti. Defalarca. Her seferinde biraz daha az işe yarayarak. Gözleri doldu ama ağlamadı. Henüz. Önce o tanıdık donukluk geldi. Hislerin kenarında dolaşan, tam içine düşmeden önceki boşluk. Sonra bir görüntü daha belirdi. Arabanın içi. Sessizlik. Karan’ın sesi. “Bir daha olmayacak.” Bu cümle… Melis dudaklarını ısırdı. Bir başkasının ağzından çıkan bu kadar net bir koruma vaadi, onda hem rahatlama hem de panik yaratıyordu. Çünkü geçmişte “korurum” diyenlerin çoğu, önce sınırları ihlal etmişti. Bu düşünceyle birlikte gözlerinden yaşlar aktı. Sessizce. Hıçkırık yoktu. Omuzları hafifçe sarsıldı sadece. Ağlaması bile kontrollüydü; sanki fazla ses çıkarırsa biri gelip onu susturacakmış gibi. Ellerini yüzüne kapattı. “Niye bu kadar zor?” diye fısıldadı. “Kötü biri değil… ama iyi olması da korkutuyor.” İyi olmak, beklenti demekti. Beklenti, bedel demekti. Bu denklem zihninde yıllardır değişmemişti. Bir süre öyle kaldı. Zaman geçmedi. Akmadı. Sadece yayıldı. Sonra nefesi yavaş yavaş düzene girdi. Kalbi hâlâ hızlıydı ama kontrol edilebilirdi artık. Yavaşça doğruldu. Koltuğa yaslandı. Başını geriye bıraktı. Tavana baktı. “Bana borçlu değilsin,” dedi Karan’ın sesi zihninde. Gerçekten söylemiş miydi bunu? Yoksa Melis mi duymak istemişti? Ayağa kalktı. Mutfakta kendine bir bardak su aldı. Suyu içerken ellerinin hâlâ hafif titrediğini fark etti ama artık panik yoktu. Yerine tuhaf bir boşluk gelmişti. Ve o boşluğun içinde, beklenmedik bir his… Güvende olma ihtimali. Bu ihtimal bile onu ürkütüyordu. Yatağa uzandığında ışığı kapatmadı. Loşluğu seçti. Tam karanlık istemedi. Bir süre tavana baktı. Göz kapakları ağırlaşırken zihninde tek bir cümle dolaşıyordu: Beni kurtarmadı. Yanımda durdu. Bu fark, Melis’in hayatında her şeyi değiştirebilecek kadar büyüktü. Ve o gece, ilk kez, kapıyı iki kez kontrol etmeden uykuya daldı. Ertesi gün, Karan ofise her zamankinden biraz daha geç gelmişti. Bu gecikme plansız değildi. Bilinçliydi. Bir gün öncesinin yarattığı gerilimi dağıtmak istememişti; tam tersine, o gerilimin ofiste dolaşmasına izin vermişti. İnsanlar bazı şeyleri sezdiğinde, konuşmasa bile davranışları değişirdi. Karan bunu severdi. Sessiz kontrol. Asansörden çıktığında kat beklenenden daha hareketliydi. Fısıltılar, alçak sesli konuşmalar, bilgisayar başında normalden fazla doğrulan başlar… İnsan kaynakları tarafında alışılmadık bir telaş vardı. Melis’in masasına baktı. Yerindeydi. Ama her zamanki gibi değil. Omuzları biraz daha gergin, parmakları klavyede olması gerekenden daha sertti. Ekrana bakıyor ama aslında bakmıyordu. Bir şey düşünüyordu. Ve bu düşünce, onu rahat bırakmıyordu. Karan yürümeye devam etti. Tam o sırada asansör kapısı tekrar açıldı. İşte o an, ortamın havası değişti. İçeri giren kadın, dikkat çekmek için çaba harcayanlardan değildi. Buna ihtiyacı yoktu. Dikkat zaten onunla birlikte geliyordu. Eda Arman. Uzundu. İnce ama kırılgan olmayan bir vücut yapısı vardı. Omuzları dikti; bu, duruşundan öğrenilmiş bir özgüvenin değil, yıllardır taşınan bir “ben buradayım” alışkanlığının göstergesiydi. Açık kestane saçları omuz hizasında dalgasız ama kusursuz bir düzgünlükle duruyordu. Ne tamamen düz, ne bilerek dağınık. Kontrol edilmiş bir sadelik. Üzerinde krem rengi, vücuduna tam oturan bir blazer vardı. Altındaki ipek bluz, fazla dekolte değildi ama kumaşın kalitesi ve duruşu, bakanın gözünü istemsizce oraya çekiyordu. Pantolonu koyu bejdi; topukları ince ama iddialı değildi. Yürürken ses çıkarmayan, kendinden emin adımlar. Makyajı yok denecek kadar sadeydi. Ama bu sadelik, “doğal” olmak için harcanmış ciddi bir emeğin sonucuydu. Kaşları kusursuz alınmış, dudakları sadece hafif bir renk almıştı. Gözleri… işte orası belirgindi. Açık renkti ama soğuk değildi. Daha çok hesaplayan bir bakıştı. İnsanları bir saniyede tartan, bir sonraki saniyede karar veren türden. Ofisteki bakışlar ona döndü. Eda bunu fark etti. Ve umursamadı. Asistan masasına yöneldi. Gülümsemesi ölçülüydü. “Günaydın,” dedi. “Sizi rahatsız ediyorum ama Karan Yalçın’la bir görüşmem var.” İsmini söylerken sesi biraz daha netleşti. Bu bir tanışma isteği değildi. Bu, bilinen bir bağlantının hatırlatılmasıydı. Asistan başını salladı. “Bekleteyim mi?” “Hayır,” dedi Eda. “Beklemem.” Bu sırada Melis başını kaldırmıştı. Gözleri Eda’yla karşılaştı. İlk bakış, iki kadın arasında görünmez ama sert bir temas yarattı. Melis o anda şunu hissetti: Bu kadın, içeri girmek için izin istemeyenlerden biriydi. Alanı kendine ait sayanlardan. Eda da Melis’i fark etti. Bakışı kısa sürdü ama yeterince netti. Baştan ayağa hızlı bir tarama. Kıyafet. Duruş. Yüz ifadesi. Ardından çok hafif bir gülümseme. Bu bir selam değildi. Bu bir tespitti. Tam o sırada Karan ofisinden çıktı. Bakışları önce Eda’ya takıldı. Bir saniye. Sadece bir saniye. Ama o bir saniyede, üvey annesinin “zarif önerisinin” ete kemiğe bürünmüş hâlini gördü. Görünüşüyle sorun yaratmayan, varlığıyla alan kaplayan, yanına yakışacak ama fazla uygun duran bir kadın. Eda gözlerini ona dikti. Gülümsedi. “Karan,” dedi. “Seni sonunda yakalayabildim.” Bu samimiyet, tanışıklığın değil; cesaretin sonucuydu. Karan’ın yüzü ifadesizdi. “Eda Arman,” dedi. “Üvey annemin yeğeni.” Bu bir karşılama değildi. Bu bir sınır çizgisiydi. Eda bunu anladı. Ama geri çekilmedi. “Evet,” dedi. “Haftaya yapılacak organizasyon için buradayım. Nermin çok ısrarcıydı.” “Benimle konuşması gereken bir konu yok,” dedi Karan. O an, ofisteki sessizlik fark edilir hâle geldi. Melis nefesini tuttuğunu fark etti. Eda başını hafifçe yana eğdi. Bu hareket, yumuşak görünse de altında meydan okuma vardı. “Bence var,” dedi. “Böyle gecelerde yalnız görünmek… yanlış yorumlanabiliyor.” Karan bir adım attı. Mesafeyi bilinçli olarak kapattı. “Benim nasıl göründüğümle ilgili yorum yapan tek kişi benim,” dedi. “Ve yanımda kimin duracağına da ben karar veririm.” Eda’nın gülümsemesi milim kaydı. Ama gözleri parladı. “Anlıyorum,” dedi. “Yine de teklifim geçerli.” İşte o an oldu. Karan başını çevirdi. Bakışları Melis’e kaydı. Sadece bir an. Ama o an, ofisteki herkes için yeterliydi. Sonra tekrar Eda’ya döndü. “Bu konu kapanmıştır,” dedi net bir tonla. “Bir daha açılmayacak.” Sessizlik. Eda geri adım attı. Ama yenilmiş gibi değil. “Tabii,” dedi. “Ben sadece mesajı ilettim.” Ve giderken, Melis’e kısa bir bakış daha attı. Bu kez bakışında merak değil, niyet vardı. Kapılar kapandıktan sonra Karan Melis’e döndü. “İnsan kaynakları bugün benimle,” dedi. “Akşam çıkışta birlikte iniyoruz.” Bu bir rica değildi. Bu, ilk açık müdahaleydi. Melis başını kaldırdı. Şaşkındı. Ama ses çıkarmadı. “Tamam,” dedi sadece. Karan arkasını dönüp ofisine girerken şunu biliyordu: Bu noktadan sonra hiçbir şey gizli yürümeyecekti. Ve Eda Arman, bu oyuna dahil olmuştu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE