Sabah ofise girildiğinde her şey olması gerektiği gibiydi. Aynı turnikelerden geçildi.
Aynı kart sesleri duyuldu. Aynı kahve makinesinin önünde yarım uykulu insanlar bekledi.
Melis masasının başına oturduğunda ilk hissettiği şey, hiçbir şey olmamış gibi davranmanın verdiği yorgunluktu. Bir gün önce yaşananların üzerinden gece geçmişti ama zihni hâlâ koridordaki o duraklama anındaydı. Üvey annenin sesi… kelimelerin altına gizlenmiş uyarılar… Ve Karan’ın bakışındaki o ani sertlik.
Ama ofis, duygularla ilgilenmezdi. Ofis, devam ederdi. Bilgisayarını açtı. Maillerini kontrol etti. Takvimine baktı. Her şey normaldi.
Ta ki ilk toplantı maili düşene kadar.
“— Yönetim Katılımı ile Günlük Değerlendirme Toplantısı”
Karan’ın adı en üstteydi.
Altında birkaç yönetici.
İnsan kaynaklarından da iki isim vardı.
Biri Melis’ti. Boğazında küçük bir düğüm oluştu ama bunu büyütmedi.
Toplantı toplantıdır, dedi kendi kendine. İş iştir.
Toplantı odasına girdiğinde Karan henüz yoktu. Cam kenarındaki sandalyeler doluydu. Herkes fısıltıyla konuşuyor, ekran hazırlanıyordu. Melis yerine geçti, dosyasını açtı.
Karan içeri girdiğinde oda fark edilir şekilde sustu. Her zamanki gibi. Sessiz ama belirgin.
Bakışları kısa bir an Melis’e kaydı. Ne durdu ne anlam yükledi. Sadece gördü. Bu, onun diliydi.
Toplantı başladı. Raporlar konuşuldu. Rakamlar aktı. Sorular soruldu.
Her şey profesyoneldi. Ta ki konu yaklaşan organizasyonlara gelene kadar.
“İnsan kaynakları tarafında hazırlıklar ne durumda?” diye sordu Karan.
Melis söze girdi. Sesi sakindi. “Katılımcı listeleri netleşti. Görev dağılımları tamamlanmak üzere. Akış planını bugün güncelliyoruz.”
Karan başını salladı. “İyi.”
Tam o anda odadaki yöneticilerden biri, farkında olmadan taşı yerinden oynattı. “Bu tarz organizasyonlarda dışarıdan destek de düşünülüyor mu?” dedi. “Bazı… misafir ilişkileri açısından.”
Melis bu sorunun kendisine geleceğini hissetti ama beklemediği şey, cümlenin tonu oldu. “Dışarıdan” kelimesi, masum değildi.
“Şu an için ihtiyaç yok,” dedi Melis netçe. “Tüm süreç şirket içinde yürütülebilir.”
Karşısındaki yönetici gülümsedi. “Elbette. Ama bazen bazı isimler… işleri kolaylaştırabilir.”
O an odadaki hava değişti. Bu bir teklif değil
bir ima idi.
Melis cevap vermek üzereydi ama Karan ondan önce konuştu.
“Kolaylaştırmak,” dedi sakin ama kesin bir sesle, “bizim işimiz değil. Kontrol etmek bizim işimiz.”
Bakışlarını o yöneticiye çevirdi. “Ve kontrol, dışarıdan gelenlerle sağlanmaz.”
Oda sessizleşti. Melis başını çok hafifçe eğdi. İçinde bir şey yer değiştirdi. Bu onun adına konuşmak değildi. Bu, alan çizmekti.
Sonra konu, organizasyon gecesindeki protokol akışına geldi.
“Üst düzey misafirlerin giriş sıralaması önemli,” dedi biri.
“Yanlarında olacak kişiler de ona göre belirlenmeli.”
Masada küçük bir duraksama oldu.
“Yanlarında olacak kişiler?” diye tekrarladı Melis, sesi sakin ama netti. “Bu, çalışanlar için mi?”
Karşısındaki adam omuz silkti.
“Yani… evet. Ama bazı yöneticiler için istisnalar olabilir.”
Melis not defterini kapattı. Kalemini masaya bıraktı.
“Bu organizasyon şirket adına,” dedi.
“Eşlikçi ya da kişisel tercih gibi başlıklar görev dağılımına dahil değil.”
O an Karan ilk kez konuştu.
“Doğru,” dedi.
Tek kelimeydi. Ama odadaki hava değişti.
Bakışlar ona döndü.
“Bu gece,” diye devam etti, “kimsenin vitrine koyulacağı bir yer değil. Kim nerede duracaksa, iş gereği duracak.”
Kısa bir sessizlik oldu. Kimse itiraz etmedi.
Melis başını önüne eğdi ama kalbinin hızlandığını hissetti. Bu cümle, doğrudan ona söylenmemişti. Ama bir sınır çizilmişti. Netti. Herkesin duyacağı şekilde.
Toplantı bittiğinde insanlar toparlanmaya başladı. Sandalyeler çekildi, kağıtlar toplandı. Melis notlarını düzenlerken Karan’ın odadan çıkmadığını fark etti.
Yanına geldi.
“Bir dakikan var mı?” dedi.
Ses tonu her zamanki gibiydi. Ne fazla yakın, ne uzak.
“Tabii,” dedi Melis.
Koridora çıktılar. Ofisin gürültüsü arkalarında kaldı.
“Toplantıda söylediğin şey,” dedi Karan, yürürken. “Doğruydu.”
Melis bakışlarını yerde tuttu.
“İşim bu,” dedi. “Düzen.”
Karan durdu. O da durmak zorunda kaldı.
“Dün,” dedi Karan, sesi biraz daha alçaktı,
“rahatsız edildiğini hissettim.”
Melis başını kaldırdı. Bu kez kaçmadı.
“Geçti,” dedi. “Büyütülecek bir şey değil.”
Karan’ın bakışı sertleşmedi. Ama netleşti.
“Büyütülmesine izin verilmeyecek,” dedi.
Melis bir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu.
Karan yürümeye devam etti.
“Eğer,” dedi arkası dönükken, “bir daha böyle bir durum olursa… doğrudan bana gel.”
Melis başını salladı.
Karan uzaklaştı.
Melis yerinde kaldı. Birkaç saniye sonra derin bir nefes aldı. Göğsündeki sıkışmanın azaldığını fark etti. Tamamen geçmemişti ama artık adı vardı.
Melis toplantı bitiminde kahvesini alıp masasına geçti. Takvim doluydu, mailler peş peşe düşüyordu. İnsan kaynaklarının haftaya yapılacak organizasyonla ilgili hazırlıkları zaten başını ağrıtıyordu. Liste, protokol, katılım onayları… Hepsi alışıldık şeylerdi.
Alışılmadık olan, öğleye doğru gelen ziyaret bildirimiydi.
Güvenlikten aradılar.
“Melis Hanım, geçen gün gelmiş olan bir misafir var. Yönetim katına çıkacak.”
Tekrar gelen bir misafir? Melis’in eli klavyenin üzerinde durdu.
“İsmi?”
“Eda Arman.”
Cümle, zihninde net bir yere oturdu.
Eda.
Daha önce görmüştü. Karan’ın odasına girdiği günü hatırlıyordu. Fazla kalmamıştı ama kısa süreli bir ziyaret olmasına rağmen ofisin havası değişmişti. İnsanlar farkında olmadan susmuş, bakışlar daha temkinli hâle gelmişti.
“Tamam,” dedi Melis. “Giriş kaydını ben alırım.”
Bir süre sonra Eda yönetim katında göründü.
Bu kez acele etmiyordu. Daha rahattı. Sanki artık yabancı değildi. Üzerindeki koyu renk elbise, ofis ciddiyetine uyuyordu ama fazlasıyla özenliydi. Saçı düzgünce toplanmıştı; yüzü açık, ifadesi kontrollüydü.
Melis onu uzaktan gördü. Bakışları kesişti.
Eda gülümsedi. Ne fazla, ne eksik.
“Merhaba,” dedi yanına geldiğinde.
“Geçen gün sizi görmüştüm.”
“Evet,” dedi Melis. “Hatırlıyorum.”
Eda’nın bakışları kısa bir an Melis’in yüzünde gezindi. Değerlendirir gibiydi. Sonra başını hafifçe yana eğdi.
“İnsan kaynakları,” dedi sanki kendi kendine.
“Belli oluyor.”
Bu bir iltifat değildi. Ama doğrudan bir şey de değildi.
“Toplantı için geldim,” diye devam etti Eda.
“Karan Bey odasında mı?”
“Sekreterine sorabilirsiniz, birazdan gelir.” dedi Melis. “O gelene kadar bekleme alanına geçebilirsiniz.”
Eda yürürken Melis onu izledi.
Adımları sakindi. Etrafına bakmıyordu. Sanki zaten nerede olduğunu biliyormuş gibi ilerliyordu. Oturduğunda çantasını yanına koydu, telefonunu çıkarmadı, bekleyen biri gibi davranmadı.
Melis masasına döndüğünde içini açıklayamadığı bir huzursuzluk kapladı.
Eda burada bir misafir gibi durmuyordu.
Daha çok…
yerini kontrol etmeye gelmiş biri gibiydi.
Bir süre sonra Karan kapısından çıktı.
Eda’yı gördüğü an durdu. Yüzünde tek bir kas bile oynamadı ama omuzları gerildi. Bu gelişi beklemiyordu. En azından bugün değil.
Gözleri istemsizce Melis’e kaydı. O an, Melis fark etti. Bu ziyaret sadece bir görüşme değildi. Ve kendisi, bu denklemin tam ortasındaydı.
Karan masasının arkasında ayaktaydı. Oturmamıştı.
Eda karşısındaki koltuğa geçtiğinde rahat bir tavır sergilemedi. Çantasını dizlerinin yanına koydu. Alan kaplamıyordu ama geri de çekilmiyordu.
“Yoğun bir dönem,” dedi Eda sakin bir sesle.
“Özellikle şu organizasyon meselesi.”
Karan bakışını ondan ayırmadı.
“Bu konu kapandı.”
Eda başını hafifçe yana eğdi.
“Kapanan konular genelde daha çok konuşulur.”
“Benim katılmam yeterli,” dedi Karan net bir tonla. “Yalnız gideceğim.”
Eda’nın dudakları çok hafif kıvrıldı.
“İşte tam da bu yüzden bu kadar ilgi çekiyor,” dedi. “İnsanlar bir şey eklemediğinde, boşluğu kendi yorumlarıyla doldurur.”
Karan’ın sesi sertleşmedi. Ama tonundaki mesafe arttı.
“Yorumları umursamıyorum.”
“Biliyorum,” dedi Eda.
“Ama umursamaman, onların denemeyeceği anlamına gelmiyor.”
Karan bir adım öne çıktı.
“Benim yanımda kim durur, kim durmaz… bu bir temsil meselesi değil.”
Eda bakışlarını kaçırmadı.
“Zaten mesele de bu,” dedi. “Temsil etmeyi reddetmen.”
Bu bir ithamdı. Açık ama kontrollü.
“Yanına birini koymak istiyorlar,” diye devam etti. “Çünkü sen tek başına durduğunda, kontrol edemedikleri bir alan oluşuyor.”
Karan cevap vermedi.
Eda ayağa kalktı.
“Ben buraya birini önermeye gelmedim,” dedi.
“Sadece baskının hangi noktaya taşındığını söylemeye geldim.”
Kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.
“Bu, senin seçiminle ilgili değil,” dedi. “Senin seçmemeyi tercih etmenle ilgili.”
Kapı kapandı.
Melis yazıcıdan çıktı almak için ayağa kalktığında Eda’yla göz göze geldi.
Sadece bir an. Eda’nın bakışında merak yoktu. Üstünlük de yoktu. Ama fark etme vardı.
Melis başını eğmedi.
Eda da gülümsemedi.
Ve Melis şunu çok net hissetti:
Bu mesele onunla ilgili değildi. Ama yan etkileri ona dokunacaktı.