- Durgunların Çocukları -
Kendilerini bilen ve kendileri için adım atanlar geriye bakmamalıdır. -Yedi Bilge
Alacakaranlıklar içlerine sinen sızılar ile kıvranıyordu. Alesya yalpalayarak iyice ilerledi. Artık bedeni değil beyaz bir ışık topu olarak görünüyordu.
Kral Dirim henüz sesini duyabilecek uzaklıktayken tekrar bağırdı. "Lütfen kendinize gelin Kraliçem, Diyar Perdesi gözlerinizi kör eder. Daha fazla yaklaşmayın lütfen." Ellerini ağzının çevresine siper ederek bağırdı. Sesini alacakaranlık yutmadan etrafa yaydı.
Kral Dora kardeşinin aksine olduğu yerde ona destek verir gibi kendi kendine söyledin. Daha fazla ilerleyip korku içinde geri döner diye düşünüyordu.
"Çok yaklaştın devam et."
Kral Dirim öfke ile kardeşine döndü ve uyarıcı bir ses tonu ile sesini yükseltti. "Dora!" O Alesya'yı vazgeçirmek istiyordu. Fakat kardeşi ona destek olmak yerine söylenerek dırdır edip sızlanıyordu. Durumun ne kadar ciddi olduğunu bilmiyor gibi davranıyordu. Kral Dora, kardeşinin öfkesini biraz düşününce haklı buldu. Fakat Alesya'nın gerçekten buna cesaret edemeyeceğini düşündüğündendi. Ama görüyorduki kız düşse bile kalkıyor demir gibi bir irade ile yoluna devam ediyordu.
Sonra kardeşine destek olmak istedi. Yaptığından geri döndü. Onun koluna vurup sakinleştirdi.
"Tamam kardeşim. Sen ve kibarlığın burada oturup rica edin. Ben kızı getireyim." Sonuçta Alesya oraya kadar ilerlemeyi başardığına göre Kral Dora'da gidebilirdi.
Gitmek için hareketlendiğinde Kral Dirim onu kolundan tuttu ve geri çekti. İkisininde cildi beyaz ışıklar ile parlamaya başlamıştı bile. Daha fazla ileri gitmemeleri gerekiyordu. Kral Dirim kardeşinin gitmesine izin vermezdi. Ellerinden gelen tek şey orada durup onu caydırmaktı.
"Asla. Kendini tehlikeye atamazsın. Sana zarar gelmesine izin vermem. "
Kral Dora uzaklaşan Alesya’ya baktı. Yere düşse bile sürünerek oraya gitmek için çabalayacağı belli oluyordu. "Buradan o kızın geri dönmesi için dileklerde mi bulunacaksın?"
Kral Dirim çaresizce kollarını iki yana salladı. Ne yapabilirdi bilmiyordu. "Gidip kör mü olayım?" Kendilerini tehlikeye atamazlardı.
Kral Dora bu fikre kaşlarını çattı. "Asla buna izin vermem." O da kardeşini tehlikeye atmazdı. Gözlerini kaybetmesine izin vermezdi.
Kral Dirim uzaklaşan kıza baktı. "Geri dönmesini bekleyeceğiz." Bundan başka seçenekleri yoktu. Kendilerini tehlikeye atacak kadar önemsiz hayatları yoktu. Onlar kraldı ve Sukha'nın en güçlü krallığını yönetiyorlardı. Onları güçsüz düşürecek en küçük bir seçenek diğer krallıkları güçlü kılardı. Sadece kendileri olsa belki vazgeçebilir sonunu düşünmeden öylece tehlikeye atlayabilirlerdi. Fakat onların sorumlu oldukları bir halkı vardı.
İkiside endişe içinde uzaktan güçsüz adımlarla ilerleyen ve ışığı giderek artan kıza baktılar. Kral Dora en kötü ihtimali sordu.
"Geri dönemezse?" Kral Dirim yutkundu, belki onlara gönderilen son şansın ellerinden kayıp gitmelerini izliyorlardı. Eğer ilerlemeye devam ederse kör olacaktı ve yolunu kaybedecekti. Asla oradan ayrılmayı beceremeden insan bedeni tükenecekti.
"Buradan ölmesini izleyeceğiz."
Kral Dora kardeşinin yüzüne baktı, kararsızlığını görebiliyordu. Gözleri yaşarmıştı belki ışıkla belki üzüntü ile bilemiyordu. Bunun böyle olmasına izin veremezdi. "Neden? O eğer bize iyilik getiren kraliçe ise böyle durmamamız gerekir. Onun bir kurtuluş olduğunu düşünüyordun."
Kral Dirim kardeşinin omzuna elini koydu ve parmaklarını sıktı. İçi sıkışmıştı fakat elinden ne gelir bilmiyordu. Kardeşine duygularını belli etmemek ve aklındaki karmaşayı saklamak için ikisininde büyürken sıkça duyduğu cümleyi söyledi.
"Kendini kurtaramayan ve koruyamayan bunu başkaları içinde yapamaz."
Kral Dora bu sözün sahibi olan annesinin ismini andı. "Kraliçe Glodya..." Kral Dirim dizlerinin üzerine çöken Alesya'yı değilde onun parlayan bedenini görüyordu.
"Beklemeliyiz." Onun kraliçe olduğuna emin oldukları an öldüklerini gördükleri zamana eş olacaktı. O Diyar Perdesi’ne yaklaştıkça ışık saçıyordu. O Tanrı’nın Çocuğundan başka bir şey değildi.
Alesya dizlerinin üzerinde duracak gücü bile kendinde zor buluyordu. Avuçlarını yere bastırdı ve karşısındaki büyülü duvara baktı. Gözleri odaklarından kayıyor, bacakları titriyordu. Kendine biraz zaman tanıdı. Fakat geçirdiği her an bedeni daha fazla ağırlaşıyordu. Duvardan gelen koku ve sıcaklık midesini bulandırıyordu. Aldığı nefes ciğerlerinde ağırlık yapıyordu.
Durmadı, kuruyan boğazında yutkunamayacak kadar büyük bir yumru oluştu. Onun ölmesine izin vermecek birini andı. Alen... Kendi hayatı pahasına koruyacaktı onu, çünkü ucunda kendi hayatı vardı.
Alesya her adımında yere düşecek gibi sendeleyerek ilerledi. Alen'in söylediklerine anlam veremiyordu. Ama yoğunluğu giderek artıyordu bu onun özel güçlerini kullandığı anlamına geliyordu.
Alesya yaklaşınca ince parmaklı ellerini uzattı. Diyar Perdesine dokunur dokunmaz buradan yok olup gitmeyi düşüyordu. Mor ve gri renklerinin bozgunluğu ile alev dalgaları gibi görünen duvara dokunmayı başardı.
Fakat eline sert ve pürüzsüz bir yüzeyin engeli geldi. Düşündüğünü gibi onu yutan ve başka bir yere çeken bir büyü olmamıştı. Kalan gücü ile elini duvara vurup itmeye çalıştı.
"Açılsana!"
Alen korku ile bağırdı. "Alesya geri dön! Bu çok tehlikeli." Onun ne yaptığından haberi yok gibiydi. Ona yalvararak buradan uzaklaştırmak ve kararından vazgeçirmek istiyordu.
Alesya gözlerini yumup onu kusturacak koku ve gözlerini hançerleyen renklerden kendini soyutlamaya çalıştı. Ellerini sürttü ve büyülü duvarda bir yerde kapı aradı. Onun daha önce geçtiği bir yer olmalıydı.
"Burada bir kapı falan olmalı." Sinirlendi ve elini tüm gücü ile duvara vurdu. Duvardaki titreşim göğe ve yere yansımış gibi etrafı salladı. Tanrı'nın gücüne ve iradesine karşı asilikti.
Alen ağlamaklı bir sesle tekrar yalvardı. "Alesya! Vurma!" Oysa neler olduğunun farkında olmayan Alesya sadece duvara odaklanmıştı. "Nasıl geldiysem öyle gidebilirim. Buradan bir yerden geçmiş olmam lazım."
Her şey iradenin emri ile vücut bulduğunda geriye kaderin eksik parçaları kalır. Onlar tamamlanmadıkça asla istenilen ve olması gereken bir araya gelmez.
Alesya gözlerinin odağını kaybediyor, sık sık mide bulantısı ile öğürüyordu. Bedeni iki büklüm olup kendi içine doğru çekilmek istiyordu. Anne rahmindeki hâlini alıp her şeye en baştan başlamak istiyordu. Alen onu her şeyin farkına varmaya ve bu yaptığından caydırmaya çalıştı.
"Alesya kendine bak! Parlıyorsun! Bu ışık seni bir ateş topu gibi yakacak. Yanacaksın."
Alesya kendine sunulan bu ihtimali iyice araştırmak istiyordu. Aynı sözleri tekrarlarken bir kapı arıyordu. "Burada olmalı!" Eli sadece pürüzsüz bir sertlikte büyünün içinde dolanıp duruyordu. Bedeni tükenirken sabrı iyiden iyiye kaybolmuştu. Ellerini büyülü duvara vurmaya başladı.
"Açılsana lanet olası! Açıl! Açıl!"
Orası büyük bir gücün eseriydi. Herkesin kul olduğu itaat ettiği ve baş eğdiği Tanrı'nın eseriydi. Buradan sadece onun izni ve güç verdiği kişilere geçit vermişti. Bundan fazlasına değil. Buna cüret edenlere değil. Bu baş kaldırmak ve asilik elbet öfkesi ile lanetlediği Sukha'ya yine kötü şeyler getirecekti.
Diyar Perdesi, Alesya'dan aldığı darbelerin misliyle fazlasını hem yere hem göğe verdi. Suhka'nın sekiz hilali, gökyüzü ve alacakaranlığın altındaki toprak sallandı.
Kral Dora ayakları yerden aldığı sarsıntı ile titrerken kardeşine dönüp sordu. "Neler oluyor?" Acıyla titreyen ve Tanrı'nın her cezayı onunla göndermek istemesine baş eğerek hareket eden toprağa baktı.
Kral Dirim bunun nedenini ilk olarak krallık hayvanlarından biri diye düşündü. "Çöl Vaşağı mı?" diye etrafa bakıp sorguladı.
Oysa başını kaldırmış hayretle izleyen Kral Dora yutkunuyordu. Göğün içinde parıltısını verip daha sonra karanlığın içine çekilen Dolunay'ı gördü. Bir mücadele ya da can çekişmenin içindeydi. Kendini belli ediyor sonra hemen kayboluyordu.
"Hayır gökyüzüne bak. Dolunay geri dönüyor."
Kral Dirim kardeşinin bakışlarını takip etti ve dolunayı gördü. Geri dönüyor gibi bir hâli yoktu. Eski ışığından daha cılız bir belirti ile gri gökyüzünde belirip soluyordu. Bir müdale içindeydi.
Parlamak isterken onu bulutlar ve karanlıkla örtmeye çalışan bir şey vardı. Bu büyü ya da sihir değildi. Bu ölüm ve can çekişmeydi. Son gücünü kullanıyordu.
“Son fer. Dolunay bu sefer gerçekten gidecek.”
Daha sözlerini tam bitirmemişken koşmak istedi. Bunu söyler söylemez tüm bunların nedeni olan Alesya'ya doğra gitmeye başladı. Tüm bunlar Alesya’nın yüzünden oluyor olmalıydı. Onu durdurmalı ve geri dönüşü olmayan bu yoldan alıkoymalıydı.
Kral Dora onun kolundan yakalayıp geriye çekti. Bunu biri yapacaksa kendi olmasını tercih ederdi. “Burada bekle kardeşim! Ben giderim!”
İkisi de mutlak sonun körlük ve daha fazlası olarak yanıp kül olmak olduğunu biliyorlardı. Kimse bir diğerine kıyamıyordu. Göz göre göre kardeşini tehlikeye atamazdı. Kral Dirim bunu reddetti. Kafasını iki yana salladı. En güçlü olanın geride kalması ve halka sahip çıkması gerekiyordu.
Kral Dora acı bir gülümseme ile başını eğdi. Veda etmek için selam verdi. “Adal Krallığının kralı Kral Dirim.” Kral Dirim iyice göz bebeklerinin üzerindeki suyu parlattı. Kardeşi gibi veda selamı verdi. Dizinin birini kırarak daha fazla eğildi.
“Adal Krallığının krallarından Kral Dora. Bunu birimizin yapması gerekiyor. Gücü temsil eden kral sensin senin burada kalman gerekir.”
İkiside hızlı bir karar vermeliydi. İkisi de gönüllüydü fakat geride kalanın önemi ve üstüne düşecek sorumluluk fazlaydı. Kral Dirim her şeyin üstesinden gelirdi, gözleri görmese bile bilgileri onu ayakta tutar yoluna ışık olurdu. Oysa Kral Dora güçlerini doğru kullanabilmek için gözlerine ihtiyacı vardı.
İki kardeşte acı bakışlar ve ıgülümseme ile birbirlerine sarıldılar. Kocaman bedenleri çarpışıp güçlü kolları birbirlerine sardılar. İkisinin ağzından aynı yeminleri çıktı.
“Sonsuza kadar kardeşim.”
Ellerini hızlı tutup ayrılmak için uzaklaştıklarında yanlarından atlılar geçti. Otuz sekiz tane beyaz at üzerlerinde beyaz kıyafet giyen çocuklar ile Diyar Perdesi'ne dört nala gitti.
Onların arkasında kalan Kâhin Lodar kollarını iki yana açtı. Onların ardından yüzünü gökyüzüne Tanrı’nın bakışlarına yönelterek sözlerini Sukha’da serbest bıraktı.
“Ey evlatlarım! Tanrı bize ruh verdi, lütuftur. Tanrı bize kalp verdi mükâfattır. Tanrı bize kardeşlik verdi en büyük hediyedir. Tanrı bize iyiliğini gönderdi şimdi şükür vaktidir. Sadık olun... İnanç gösterim... Kraliçenizi kurtarın.”
Kral Dirim ve Kral Dora atın üstünde bir ordu gibi korkusuzca ilerleyen çocuklara baktılar. Yüzlerindeki hayret endişelerini silmişti. Kral Dora onların kim olduğunu anlamıştı.
“Durgunların çocukları.”
Çocukların en büyükleri en fazla yedi yaşındaydı. Çoğu atın eğerlerini zor tutacak kadar küçük bedene sahipti. Fakat hepsinin gözlerinde büyük bir cesaret ve inanç vardı. En önde giden uzun saçlı kız, siyah saçlarını gerisinde uçururken gözlerini ışıktan sakınmıyordu. Kardeşleri için bağırdı.
“Tanrı bize can verdi.” Onu atıyla geçen bir erkek çocuğu gür sesi ile bağırdı. “Tanrı bize ruh verdi.” Hiçbir çocuk arkada kalmak istemiyordu. Hepsi atlarının kayışlarını sıktı ve daha hızlı gitmesi için bacakları ile kamçıladı. Dört nala giderken bir ağızdan bağırmaya devam etti.
“Tanrı bize kardeşlik verdi.”
Alesya hâlâ daha gelenleri fark etmedi seslerini duymadı. Son kez deniyordu ve bir giriş çıkış yeri arıyordu. Duvara tekme attı, belki güç kullanarak açılan bir yerdi. Biraz geriye çekilip büyülü duvara tüm gücü ile bağırdı.
“Açıl!”
Alen kör karanlığını parçalamak isteyerek tüm sesini kullandı. “Alesya! Öleceksin!” Ona acı verdi ve dinçleşen bedenini sarstı.
“Kapa çeneni beni bu işin içine sen soktu! Şimdi kurtulmama yardım edeceksin! Nasıl geçeceğim buradan?”
Alen sona yaklaştıklarına emindi. Her şey kötüye gitmişti. Şimdi bir hiçle öleceklerdi, bu işe en başından yanlış başlamışlardı. “Asıl beni bu işin içine sen soktun! Hatırla Alesya! Hatırla kardeşim...” Alesya kardeş olduklarına inanmıyordu.
Alen hayatları boyunca birbirlerini koruyan kardeşine kendi unutsa bile ruhunun unutmayacağı hislerin cümlelerini söyledi.
“Ruhumuz ve canımız bir bölenmeyiz. Bölündüğümüz an ölmeliyiz. Lanete iki evlat... Onları bir araya getirmeliyiz.”
Alesya dondu, hiçbir kelimele bir araya geldiğinde bu kadar tanıdık ve bilindik gelmemişti. Aynı Sukha’da aynalı koridorda onun ismini öğrendiği zamanki benzerliği gösterdi. Bunu kabul etmesi güçtü.
“Sus! Sus! Kapa çeneni!”
Alesya geriye doğru giderken sendeledi. Işık gözlerini sardığı kumaştan içeri giriyordu. Bir etkisi yokmuş gibi hissetti. Sertçe başından çekirip çıkardı. Zaten her şeyin rengini fark edebilecek kadar yoğun ışıklar gözüne girmeyi başarıyordu. Şekilleni görmesinde bir sorun bulmadı.
Kafasının içinde onun beynine pençelerini saplayan bir yırtıcı vardı. Acı onu öfkeye sürükledi. Şakağından sızan ince kan lekesi onu durdurmuyordu. Elini kanına sürdü. Daha önce kanının bir büyüye girdiği zamanı hatılıyordu.
Alen büyüde kan kullanmamasını söylemişti. Büyüler için etkin ya da kötü bir maddeydi. Her neyse artık onun elindeydi ve büyülü Diyar Perdesi adındaki duvara bakıyordu.
Gözlerini kısmış kaşlarını çatarken elindeki kanı hissediyordu. Geride kalan tüm gücü ile hızla yürüyüp kanlı avucunu büyülü duvara vurdu. “Açıl!”
Gök kendi sesiyle kendini kamçıladı. Diyar Perdesi rengini değiştirdi ve korkunç bir cızırtı çıkardı. Yanan bir odunun sesi gibiydi. Atları korkuyla durup huysuzlanarak kişnediklerinde üzerlerindeki çocuklar geri adım atmadı. Atların üzerilerinden birbirlerinin ellerini tuttular. Tüm güçleri ile göğe başlarını kaldırıp uçuşan saçları ile bağırdılar.
“Tanrı bize iyiliğini gönderdi.”
Diyar Perdesi’nin içinden büyük bir rüzgâr esti ve Alesya’yı geriye doğru uçurdu. Kendinden ve ona sürdüğü kandan uzaklaştırır gibi uzağa attı.
Aleysa göz bebeklerindeki korku ile geriye doğru uçarken acıyı bekledi. Toprağa düştüğünden yuvarlanıp durabildi. Yüzü yere kapanmışken kendini ayağa kaldıracak gücü olduğuna emin değildi. Bu gücü kendi içinde aramak istemiyordu. Diyar Perdesinin mor renginden bozulup kırmızı kanının rengine geçtiğini gördü.
Buradan çıkamayacaktı. Ona bugün tek bir yol gösteren ve burası olduğunu söyleyen Kâhin Lodar ya ondan başka yolu saklamıştı ya da yol denen hiçbir yer yoktu.
Çocuklar atları dizginlediler ve ellerini onların boyunlarına koyup okşayarak sakinleştirdiler. Sonra yola devam ettiler ve yerde yatan Alesya’yı gördüklerinde atlarından indiler. Bazı çocuklar inemeyecek olanlara yardım etti ve birliklerini bozmadılar. Başı boş o kadar at onlardan uzaklaşmadı.
Çocuklardan uzun siyah saçlı kız hemen yere çömelip Alesya’yı sırtının üzerine çevirdi. Onu dizlerinin üzerinde tutup yüzündeki saçları dikkatle çekti. O bunu yaparken diğerleri onların etrafında el ele tutuşarak iç içe iki çember oluşturdular.
Hazır olduklarında kızda Alesya’yı dikkatle yere bırakarak geriye çekildi. El ele tutuşan iki çocuğu ayırıp kendine orada yer buldu. Sonra bir ayinin tınısıyla ve kutsal hareketleri ile eğilip kalkarak dönmeye başladılar.
Hepsinin ezberinde olan sözler tek bir ağzın sözü gibi sunuldu. “Tanrı bize can verdi. Tanrı bize ruh verdi. Tanrı bize kardeşlik verdi. Tanrı bize iyiliğini gönderdi.”
Diyar Perdesi hâlâ daha kan rengi ile azap içindeydi. Dolunay ışığına sahip çıkmak için tüm gücü ile direniyordu. Beyaz giyinen çocuklar alacakaranlıkta hızlarını artırdılar.
“Mükâfat budur, razı gelmek budur, inanç göstermek budur, şükretmek budur. Senden ne geldiyse Tanrımız kabul ediyoruz.”
Toprağın üzerinde duyduğu sözlerle kıvranan Alesya bu farklı acıya dayanamıyordu. Göğüskafesinde vahşi bir yaratık dişleri ile kemikleri etinden kazıyarak çıkmak istiyordu. Tırnaklarını toprağa kazırcasına sapladı. Ayaklarını sürtüyor ve yay gibi gerilen bedenine sahip çıkmak istiyordu. Bu olanın sonunda Alen ile yer değiştirmek olduğunu düşündü.
“Hayır!”
Uzakta bekleyen Kral Dirim onun sesini duydu. “Alesya'nın sesiydi.” dediğinde kardeşi net duyamadığı için onu onaylayamadı. Kral Dora yanlarında duran yaşlı kâhine döndü.
“Kâhin Lodar neler oluyor? O çocuklar ne yapabilir?”
Kâhin Lodar kendinden emindi. Alesya’ya Diyar Perdesi'ni söylediğinden tek çaresi olduğu için bunu deneyeceğini biliyordu. Buraya onları tesadüfü ya da ilahi bir şey getirmemişti. Kâhin Lodar, Alesya’nın buradan çıkamayacağını ve hiç bir kaçış noktasının olmadığını öğrenmesini istedi. Bunu denerken hayatını kaybetme tehlikesi olduğunu da açıkça söylemişti. Onun gözlerinden karanlığı gördüğü için şimdi buradaydı.
“Bekleyin krallar. Bekleyin...”
Çocuklar onu geri getirebilirdi. Onun bedenine ve ya ruhuna şifa olamazlardı. Fakat masumiyetleri ve saf inançları Tanrı’nın öfkesini dindirebilirdi. Masumlara kimse kıyamazdı hele onların kalplerindeki inanca... Tanrı doğrudan öfkesini onlara vermezdi.
Sonunda Diyar Perdesi kendi soluk mor ve gri rengine döndü. Dolunay yine yoktu ama herkes Sukha’daki ışığın ondan geldiğini biliyordu. Eğer gitmiş olsaydı alacakaranlıktan karanlığa geçerlerdi. Her şey yavaşça geçiyordu.
Alesya kendini toprayıp o acı yeniden onu bulmadan topraktan ayrılmak istedi. Doğrulup oturduğunda etrafındaki çocuklara baktı. Onlar her ne yaptılarsa kötü bir sonun önüne geçmişlerdi.
Çocuklar onun yanına geldiğinde ona karşı yabancı davranmadılar. Hatta küçük dört yaşlarındaki bir çocuk direk onun kucağına oturdu. Diğerlerinden biri onun saçındaki tozu temizlerken bir diğeri ona şefkatle sordu.
“İyi misin?”
“Değilim.” Hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordu. Hayal kırıklığına uğramıştı. Bir erkek çocuğu onu avutmak için yüzüne gülümsedi ve onu inandırmak istedi.
“İyi olacaksın.”
Alesya içinden sanmıyorum dese dahi ona bu kadar güzel bakan gözlere karşı bir şey söylemek istemedi. Sadece fersiz bir gülüşle baktı. Çocuklardan biri tekrar ata binmek istiyordu bu yüzden hevesli bir şekilde onu harekete geçirmek istedi.
“Gidelim mi? Atlarımız var bizim.”
Onunla bu konuda aynı şevki taşıyan uzun siyah saçlı kız kendini tanıtıp atlardan birini gösterdi.
“Benim adım Mabel benim atıma binebilirsin.” Sonra yanında onunla yarışır gibi aynı hızda gelen oğlanı gösterdi. “Ben Matiz'le yolculuk yaparım.”
Alesya toparlandı ve kucağındaki çocuğun saçlarını okşadı. Onlara üzülecekleri bir şey söyledi.
“Aynı yere gitmiyoruz küçükler. Sizi Kâhin Lodar mı yolladı?”
Onların hakkında pek bir şey bilmiyordu. Fakat bugün onu buraya yönelten Kâhin Lodar’ın buraya geleceğini tahmin edebilirdi. O yoktu fakat bu küçükler ayinlerini yaparken ondan farksız gibiydiler. Muhtemelen onun öğrencileri olabilirdi.
“Evet, bize kraliçeyi kurtarın dedi. Orada krallarla sınırda seni bekliyorlar.”
Bunu söyleyen oğlanı bir kız arkasına alarak öne çıktı. Kaşlarını çatıp hesap soran tavrı boyuna ve tombul yanaklarıyla komik bir zıtlık içindeydi.
“Sen nereye gidiyorsun?” Alesya bu soruya gizemli bir yanıt verdi. “Kaybolmaya.”
Kucağındaki çocuk başını kaldırıp ona küskün bir şekilde baktı. “Ama neden ki? Biz seni kurtardık. Sende bizi kurtar, sen bizim beklediğimiz kraliçesin.”
Alesya kucağındaki çocuğu kaldırdı ve onu kendine çevirdi. Onun omuzlarında tutup gözlerinin içine bakarak konuştu.
“Sizi kurtarmak için kaybolacağım. Ama önce yardım edin.”
Çocuk başını salladığında adının Matiz olduğunu öğrendiği oğlan saygılı bir şekilde eğildi.
“Biz zaten bunun için geldik Kraliçemiz. Ne yapmalıyız?”
Alesya onun sözlerini dinleyecek olan çocuklara sevgi ile baktı. Hayatını kurtarmışlardı hatta bilmediği ve sadece tahmin ettiği kötülüklerden bile korumuşlardı. Çocukların gözlerindeki sevgi ve mutluluk Sukha’da gördüğü en güzel görüntüydü.
“O zaman şunu dinleyin. Ben kayboldum ve gittim. Herkese bunu söyleyin.”
Elinin üstünü fırtınadan gelen tozları temizleyen bir kız sızlandı. “Bu bir yalan ve biz Kâhin Lodar'a yalan söylemeyiz.” Bu demek oluyorduki Kahin Lodar'a bağlıydılar krallığa değil. Bu Alesya'nın işine geliyordu. Çünkü başlamamış savaşların ihtimalleri üzerine yaptığı müttefik listesinde Kâhin Lodar’da vardı. Onları ikna etmek için gülümseyerek baktı. “Sadece Kâhin Lodar'a doğruyu söylebilirsiniz. Ama sadece ona.”
Müttefiği ile yakınlaşmak istiyordu. Onu koruyacak kadar önemsiyordu sonuçta. Elbisesinin cebinden paslı pusulayı çıkardı ve meraklı çocuklara gösterdi. “Sonra ona bendeki bu pusuladan bahsedin. O beni nerede bulacağını bilir.”
Çocuklar tamam dediler Mabel kaybolmaya her nereye gidiyorsa yine de yalnız gitmesini istemedi. Çok sevdiği atını verecekti.
“Onu yine de alabilirsin ama atıma iyi bak.”
Aleysa buna asla hayır demezdi. Hayır diyeceği kısımı geçmişti. Fakat kızın atsız dönmesi kralların dikkatini çekecekti. “Onlara atının öldüğünü söyle Mabel. Ben atına iyi bakarım. Sana kısa zamanda da geri veririm olur mu?”
Mabel gülümseyerek başını tamam anlamında salladı. Matiz onu yerden kaldırmak için elini uzattı. Tüm oradaki çocukların gözleri öyle içten ve samimi bir parlaklık içindeydi ki Alesya tüm zamanını onlarla geçirmek istiyordu. Matiz’in elini tuttuğunda oğlan ona bir tavsiyede ayrıca saklı bir istekte bulundu.
“Bizim yanımıza gelmek istersen Mabel'in atına söyle. O seni evimize getirir.”
Çocuklardan biri ileri çıktı ve onu bacaklarından iterek ilerletti. “Şimdi git. Tam şimdi.” Alesya bu aceleyi anlayamadı ama ondan daha fazla şeyler bilen çocuklara güvendi. Matiz’in yardımı ile ata bindi ve ona el salladı.
“Yolunuz açık olsun küçükler.”
Çocuklar saygı ve hürmekle başlarını eğip onlara selam verdiler.
“Yollarımız bir olsun kraliçelemiz.” Alesya asla yaptıklarını karşılıksız bırakmayacaktı. Onları sevmişti ve bir gün onlara minnettarlığını ödeyecekti.
Atın eğerini beceriksizce gideceği tarafa doğru çekti. Atın idaresinin zor olacağını ve belkide hakim olamadığı için kendini onun üzerinden atması gerekeceğini sanıyordu. Fakat öyle olmadı at tüm hislerini ile ona yoldaş oldu. Diyar Perdesi’ne paralel bir şekilde pusulanın altın ucunun gösterdiği yeri takip ettiler.
Çocuklar geriye döndüklerinde onları merakla karşılandılar. Kral Dora en önde gelen iki çocuğun bindiği atı eğerinden tuttu. Etrafta görmediği Alesya’yı sordu.
“Kız nerede?”
Diğer çocuklar suskun kaldı Matiz cevap verdi. “Kayboldu.” Onun cevabını duyan Kral Dirim yüzünü buruşturdu. Bir anlam veremedi. Kral Dora arkada oturan kıza sordu. “Atına ne oldu senin?”
Mabel kendinden emin bir cevap verdi. “Öldü.” Fakat Kral Dora arkadaki çocukların bazılarında panik görebiliyordu. Kral Dirim cevap veren çocuklara sordu.
“Kraliçe nasıl kayboldu?”
Matiz sorgudan sıkılmış bir tavrı olsa da krallara karşı saygısızlık etmedi. “Birden kayboldu. Gözlerimizde ışık vardı göremedik hiçbirimiz.” Söyledikleri kabul edilebilir yalanlardı eğer Kral Dora şüpheci biri olmasaydı. Kaşlarını çatıp sert bir şekilde baktı.
“Yalan söylüyorsanız hepiniz ölürsünüz, cezanız bu olur. Şimdi tekrar soruyorum. O kız nerede?”
Hepsi aynı anda net bir cevap verdi. “Kayboldu.” Öyle ki gür sesleri bir ara kralı duraksattı. Kral Dirim kardeşini geri çekti ve daha ılımlı davranarak sordu.
“Size hiçbir şey demeden mi?” Matiz istikrarlı cevabını yeniledi. “Birden bire kayboldu.”
Kral Dirim bu çocuklardan bir şey çıkmayacağını anladığında pes etti. Bunu sezen kardeşi Kral Dora yanlarında sessizliğini koruyan kâhinden bir şeyler öğrenmek istedi. Orada neler olabileceğini görmese bile tahmin edebilirdi.
“Kâhin Lodar bunun anlamı nedir?”
Kâhin Lodar kendi yetiştirdiği çocukların yalan söylediğini anlamıştı. Bunu Alesya için yaptıklarını da tahmin edebiliyordu. Onların oyunlarını öğrenene kadar bozmadı. Ondan cevap bekleyen krala kötü bir ihtimali anlattı.
“Tanrı elimize verdiği fırsatı almış olabilir.”
Kral Dirim ona şüphe ile baktı. Tam zamanında buraya gelmesi ve çocuklarıda yanında getirmesi pek şüphe edilmeyecek gibi değildi. Alesya’nın buraya geleceğinden emin olmalıydı. “Onun burada olacağını nereden bildin?”
“Ben kâhinim efendim. Bunları bilirim.” Buna diyecek bir şey yoktu. Öfkelenmeye başlayan Kral Dora ona doğru gitti. “O kız nerede onuda biliyor olmalısın? Kâhinsin ya sonuçta.” Bu iğneleyici sözlerin bir karşılığı yoktu. Kâhin Lodar’ın yüzünde hiçbir ifade değişmedi.
“Gözüm sizlerle aynı şeyi gördü, aynı zamanda yan yanaydık. Çocuklarım da yalan söylemez.”
Yine onlara hiçbir şey elde ettirmeyen sözler söylemişti. Onunla konuşmak boşunaydı. Kral Dirim kardeşine döndü. “Tamam krallığa dönüyoruz.”
Gitmek için arkalarını döndüklerinde o zamana kadar yokluğunu fark etmedikleri Kadeh Yılanını aradılar. Nereye gittiğini bilmiyordular. Çağırdıklarında ise Kâhin Lodar onlara atlardan vermeyi teklif etti. Buna hayır demediler. Şimdi bir yılandansa iki at çok daha iyi olurdu. Çocukların bazıları iki kişi birlikte ata binip krallara iki at bıraktılar.
Sonra geldiklerinin aksine dört nala değilde atları yavaşça sürerek ilerlediler. Gözlerini bu alacakaranlık yerde gezindiriyorlardı. Onların yaşadığı dağ ışık içindeydi burası ise tam tersi karanlık. Meraklı davranmaları normaldi. Krallar arkalarından belirli bir uzaklıkta onları takip ettiler. Sonunda ilk yerleşkede atlarını durdurlar. O zamana kadar iki kralda konuşmayıp düşüncelerini toparlamak için sessizliklerini korumuşlardı.
Kral Dora kararlı bir şekilde “Ben Kâhin Lodar'ın arkasından gidiyorum.” dediğinde kardeşi başını salladı. Atını diğer tarafa çevirdi. “Bende Yedi Bilge'nin İksir Gölüne gidiyorum. Elbet oraya gelecektir, gelmek zorunda.”
İki kardeşte bu kaybolmaya inanmadı. Çocuklardan at almayı bu yüzden kabul etmiştiler. İkisinin aklında da farklı yerlere bakmak ve aramak vardı. Kral Dora kafasını kaldırıp gökyüzünü inceledi.
“Dolunayın durumu ne sence?” Bu konuları kardeşi ondan daha iyi bilirdi. Kral Dirim tam olarak içi rahatlamış görünmüyordu ama sakindi. “Çocuklar ne yaptılar bilmiyorum ama işe yaradı gibi. Kırmızı kanda yansımayı tekrar kontrol ederiz.”
Bunu yapabilmeleri için gerekli kanın sahibini bulmaları gerekiyordu. Kral Dora kaşını kaldırdı. “Önce kırmızı kanı bulmalıyız.”
Kral Dirim hareket etmek isteyen atını dizginlerken kardeşiyle aklına gelen bir ihtimali paylaştı.
“Anisa Krallığına gitmiş olmasın.”
Kral Dora bilmem der gibi alt dudağını hareket ettirdikten sonra düşündü. Gitse buna sevinirdi. “Umarım oraya gitmiştir. Kendine çocuklardan ordu kuran Kâhin Lodar’ın yanına gitmesinden iyidir. O veletlerle birlikte yalan söyledi.”
Kral Dirim yeri ve zamanı olmadığını biliyordu ama merakını gidermek istiyordu. “Onları öldürecek misin?” Çocuklardan bahsediyordu.
“Yalan söylerseler bunu yapacağım konusunda baştan uyarmıştım.”
Yapacak bir şey yok gibi duruyordu. Kralın cezalandırmasından kimse kurtulamazdı. Kral Dirim yine de içine kötü bir his yerleştiği için unutmazsa onunla daha sonra bu konuda konuşacaktı. Şimdi ayrılma vakitleriydi.
“Yolun açık olsun Kralım Dora.”
“Yolun açık olsun Kralım Dirim.”