20. Bölüm

2566 Kelimeler
Nefesleri birbirine karışıyordu. Öpücüğün içinde ikisi de kaybolmuş gibiydi. Sinan'ın söylediklerinden sonra, İlkay daha bir şevkle öpüyordu onu; sanki dudaklarının arasında tüm suskunluğunu, bütün kırgınlığını eritmek ister gibi. Sinan da sahiden pes etmişti. Direnmenin anlamı kalmamıştı artık. Ona karşılık vermediği sürece, Sonay... hayır, İlkay, peşinden ayrılmayacaktı. Bu savaşı kazanmanın tek yolu, belki de teslim olmaktı. Parmakları İlkay'ın ensesine kaydı; dokunuşu sertti ama içinde hafif bir yumuşaklık gizliydi. Dudakları birbirinden ayrıldığında, aralarında sadece nefeslerinin sıcaklığı kaldı. Sinan hâlâ toparlayamamıştı kendini. Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi. İlkay ise, dudaklarının kenarında küçük ama zafer dolu bir gülümsemeyle onu izliyordu. "Üzerimden kalkacak mısın artık?" Sinan'ın sesi boğuk, ve birazda utangaç çıkmıştı. İlkay, onun üzerinde, hâlâ kımıldamadan duruyordu. "Haaa, doğru ya. Pardon kalkayım ben." İlkay onun üzerinde kalkmak isterken aceleci haraketlerinden dolayı ayakları bir birine dolandı ve tekrar kendini yerde buldu. Bu sefer Sinan'ın üzerine değil yanına devrilmişti. Neler olduğunu anlamıyordu ani bir utanç dalgası sarmıştı onu. Sinan hafifçe başını yana çevirdi, yerde yan yana uzanmışlardı. İkisinin nefesi de hâlâ düzensizdi, sanki o öpücük akciğerlerinden tüm oksijeni çekip almış gibiydi. Bir an sessizlik oldu. Sonra Sinan gülmeye başladı. "Herife bak ya, şimdi mi utanacağın tuttu?" İlkay yan dönüp ona baktı. "Senin yüzünden hepsi "diye homurdandı ama sesi sinirden çok utanmış gibiydi. Sinan göz ucuyla ona baktı; dudağının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. "Tabii, suç yine bende. Benim yüzümden kayıp düşüyorsun, benim yüzümden kavga çıkarıyorsun, benim yüzümden de... öpüyorsun yani?" İlkay, Sinan'ın o alaycı sorusu karşısında yanaklarının kızardığını hissetti. İkisinin de aklı hâlâ o öpücükteydi. İlkay, dirseğine yaslanıp Sinan'a döndü, gözleri hâlâ onun dudaklarında geziniyordu. "Sanki tek başıma öpüştüm amına koyim, sen hiç öpmedin beni." Eğilip buse kondurdu dudaklarına. Hafif, şakacı bir öpücük - ama içinde biraz önceki ateşin küllerini hâlâ taşıyordu. Sinan'ın nefesi kesildi; dudakları İlkay'ınkine değdiğinde. Bir an için kendini yine kaptıracağını sandı, ama hemen toparlandı, elini İlkay'ın göğsüne koyup hafifçe itti. "Ulan kalk ayağa, yeri mi burası?" dedi, sesi boğuk çıkıyordu. Ayağa kalkarken İlkay'a elini uzattı, onu da yukarı çekti. Ellerinin teması bile elektrik gibiydi. İlkay ayağa kalkınca üzerindeki tozları silkeledi. "Senin suçun," diye homurdandı, ama bu kez ciddiyet vardı sesinde. "Doyamıyorum sana, napıyım." Sinan, bu sözleri duyduğunda kalbi bir tokat yemiş gibi çarptı. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi ama dudaklarını bastırarak saklamaya çalıştı. İlkay'ın ona böyle açıkça hislerini göstermesi Sinan'ı tatmin ediyordu. "Saçma sapan konuşma da gidelim hadi." Diyerek, kızaran yanaklarını gizlemek için arkasını döndü. "Kafeye dönmeyi düşünmüyorsun herhalde?" "Aykuta ayıp olur, orda kaldı çocuk." İlkay gözlerini devirdi. "Biraz aklı varsa aramızda dönenleri anlamıştır. Kalmaz orda arkadaşın merak etme." Arkadaşın derken öyle bir ima yapmıştı ki Sinan adımlarını durdurdu. Kaşlarını çatarak arkasını döndü. "Ne demek istiyorsun?" "Senden hoşlanan herifin teliyle neden hala arkadaş olduğunu merak ediyorum aslında." Sinan alayla güldü. Cidden ona bunu söylemiş miydi şimdi? "Yiyiştiğin herifin tekiyle arkadaş olan sen mi söylüyorsun bunu?" İlkay alt dudağını ısırdı. O ben değildim, ikizim demek gelse de içinden sustu. Gözlerini yere indirirken ne cavap vercegini kestiremiyordu. Yanlış bir şey söyleyip düzelen aralarını da bozmak istemiyordu. Çıkmazda kalmıştı kısaca. Sinan cevap gelmeyince dudaklarını büküp sırıttı. "Ben de öyle düşünmüştüm zaten." Arkasını döndü, bu kez sert adımlarla ışıkları yanmış kafeye doğru yürümeye başladı. İçinden ise söylenip duruyordu; her kelimesi küfürle karışık bir sitemdi. Kafeye girdiğinde etrafına göz gezdirdi. Masalardan birinde Aykut oturuyordu, elindeki telefona gömülmüştü. "Kusura bakma Aykut, beklettim seni." Aykut başını kaldırdığında, bakışları bir saniyeliğine Sinan'a, sonra İlkay'a kaydı. "Geldin sonunda... Ben de çıkıp gittiğini sandım." Sinan'ın dudakları hafifçe kızarmış, İlkay'ın elmacık kemikleri ise kırmızı bir ton almıştı. Dudakları sanki şişmiş gibi görünüyordu. Neler olduğunu fark ettiğinde sertçe yutkundu; elleri istemsizce titredi ama belli etmemek için zoraki bir gülümseme takındı. "Ayaz gitti mi?" İlkay'ın sorusu, Sinan'ın ona kısa bir bakış atmasına sebep oldu. "Evet, on dakika önce kalktı," İlkay gülümsedi ve kendi sandalyesini Sinan'ın sandalyesinin tam yanına çekti. Sinan'ı da kolundan tutarak yanına oturttu. "İyi, ben de sizinle takılayım. Sonra çıkarız," Aykut kaşlarını kaldırdı ve imalı bir bakışla Sinan'a Sonay'ı işaret etti. Sinirleri baya bir bozuk olsa da Sinan'la uğraşma fırsatını kaçıramazdı. Sinan, ayakkabısıyla Aykut'un ayağına hafifçe dokundu ve boğazını temizledi. Önündeki çayın buz gibi olduğunu bilse de birkaç yudum aldı. Ortam çok gergindi. Sinan geri döndüğünde pişman olacaktı az kalsın. "Eee Sonay, sen nasılsın? Hala takımla kavgalı mısın?" diye sordu. Aykut, Sinan'a onun kim olduğunu hatırlatmaya çalışıyordu. Ama Sinan'ın, nasıl olup da Sonay'ı öpebildiğini, nasıl karşılık verebildiğini bir türlü anlayamıyordu. O her zamanki Sonay'dı işte: Sinan'ı kışkırtan, her fırsatta dalga geçen, kavgacı ve biraz da itici biri. Peki şimdi... onu öpüyor muydu gerçekten? Aykut, Sinan'ın her zaman yanında olmuş, iyi gününde kötü gününde desteklemişti. Karşılığı bu muydu? Nasıl oluyor da Sinan, onu değil arızalı olan Sonay'ı seçiyordu? "Yooo iyiyiz gayet, aramızdaki sorunları hall ettik." İlkay'ın umursamaz tavrı Aykut'un zoraki gülümsemesine sebep oldu. Sinan'ın yanında olduğundan haraketlerine dikkat etmesi gerekiyordu. Yok yere aralarını bozmak planları dahilinde değildi. Hele Sonay'la yakınlaştığı için, hiç niyetli değildi. Ortayı boş bırakıp, Sinan'ı çakallarla yem edemezdi. Ama içini saran kıskançlık, kelimelerine sızmadan edemedi. "Ne güzel, ne güzel..." dedi, işaret parmağını kaldırıp ikisini göstererek. "Demek siz de barıştınız ha?" Cümle, şakayla karışık bir ima gibiydi - ama altındaki imayı Sinan da, İlkay da fark etmişti. "Evet," dedi Sinan, kısa bir nefes vererek. "Barıştık." Aykut'un bir problem çıkarmaması için içinden dualar ediyordu. Ne vardı yani, bir kere de Sonay'ı dinleseydi geri dönmeseydi kafeye. Yok illla bilindiğini okuyacaktı ya... Aykut onun içinden geçenleri farketmeden başını salladı. "Eskisi gibi yani?" Ses tonu gayet normaldi ama kelimelerinin arasına gizlenmiş o ince iğneyi İlkay farketmese bile en yakın arkadaşını tanıyan Sinan farketti. Ağzını açacağı sırada, İlkay araya girdi, alaycı bir tebessümle. "Eskisinden de iyi hatta..." Aykut'un dudakları da aynı şekilde kıvrıldı. "Doğru," dedi küçümseyici bir gülümsemeyle, "birbirinizi boğazlamıyorsanız, bu da bir ilerleme sayılır." Aykut, gözlerini kısıp ona baktı. İlkay'ın rahat tavrı sinirini daha da bozmuştu. "İlginçmiş gerçekten." "Neymiş o ilginç olan?" Artık Aykut fazla oluyordu. İlkay Sinan için ona katlansa da, bir yerden sonra sabrı tükenmişti. Sinan hala onu sevdiğini bile bile nasıl onunla takıla biliyor gerçekten aklı almıyordu.. "İnsan geçmişi çok çabuk unutuyormuş, onu farkettim." Sinan'ın gözlerinin en derinine bakıyor, sanki pişman olacağını söylemeye çalışıyordu. Sinan sustu. Bakışlarını yere indirip, sertçe yutkundu. Hala bu durumdan- yani Sonay'la aralarındaki ilişkiden pek emin değildi ve Aykut ona hiç yardımcı olmuyordu. Titreyen ellerini masanın altına indirerek, gizlemeye çalıştı. "Ne demek o şimdi?" İlkay ise susmadan konuşuyordu. Belki onun yerinde Sonay olsaydı bu kadar konuşkan olmazdı ama İlkay Sonay değildi. Yapmadığı şeyler yüzünden yeterince suçlanmıştı zaten. Bir de bu herifi hiç çekemezdi. "Lafını dolandırmayı bırak da, açık açık söyle." Aykut gözlerini devirdi. Gerçekleri istiyorlarsa, tamam onlara gerçekleri veirirdi. En acımasız yolla. Bir an sessizlik oldu. Sonra kelimeler zehir gibi döküldü ağzından. "Daha geçen, bir birinizin boğazına yapışmıştınız lan siz!. Zor bela ayırdım seni Sinan'dan. Kırıp döktüklerin yetmedi, bir de duygularıyla mı oynamaya karar verdin?" İlkay'ın gözleri alevlenirken, Aykut Sinan'a döndü. Bakışlarını üzerine sabitleyip, ismini fısıldar gibi söyledi. "Bir öpücük," dedi, dudak kenarı acı bir sırıtmayla kıvrılırken, "her şeyi unutturabiliyor mu gerçekten?" Sinan'ın boğazı düğümlendi. Bir an için nefes almayı bile unuttu. Kalbi göğsünde yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. "Sanane lan?!" Bu sırada duydu Sonay'ın- İlkay'ın sesini. Ses tonu öyle sertti ki bir an için kendini unutup kafasını kaldırıp ona baktı.. Geçmişte Sinan'a bakan nefret dolu tanıdık gözler şimdi Aykut'un üzerine sabitlenmişti. Siyah gözleri o kadar öfke doluydu ki, içindeki ateş herkesi kül etmeye yeterdi bile. Ellerini yumruk yapmış az sonra Aykut'a doğru saldıracakmış gibi bir izlenim vermişti. Dişlerini bir birine çok fazla bastıracak olmalı ki, kelimeler ağzından fısıltı gibi dökülmüştü. "Sen kim olduğunu sanıyorsun da, bizim ilişkimize karışıyorsun.?!" Kimsenin duymaması için masaya yaklaşıp Aykut'a doğru fısıldadı. "Sırf Sinan'a platoniksin diye, kendinde hak falan mı görüyorsun?" Aykut onun söyledikleriyle gözlerini Sinan'a çevirdi. Daha iki günlük herife nasıl Aykut'un onu sevdiğini söyleye bilirdi? Cidden kafayı yemek üzereydi. Çok da dalga geçmişlerdir şimdi arkasından, değil mi? Sinan onun hayal kırıklığına uğramış ifadesini görünce ayaklanmak için hazırda bekleyen Aykut'un bileğine yapıştı. "Aykut dur-" Aykut sertçe elini çekip, masanın üzerindeki telefonunu ve ceketini aldı. "Ne hakkınız varsa görün. Umrumda bile değilsiniz artık." Gitmeden önce son kez Sinan'a döndü. İşret parmağıyla İlkay'ı gösterdi. "Bu it herif," diyerek başladı cümleye. "Sana ihanet ettiğinde, yine benim yanıma koşacaksın." Gözleri dolu doluydu şimdi. "Ama merak etme, ben senin gibi acımasız değilim. Biliyorsun sana asla dayanamam." Aykut arkasını döndü. Adımlarını hızlandırdıkça, kalbindeki sızı da adımlarının altına gömülüyordu. Kapıdan çıkarken sadece Sinan'ın değil, kendi gururunun da orada, o masanın üstünde kaldığını hissediyordu. İlkay, başını yana eğip derin bir nefes aldı. "Güzel konuştu, piç." dedi alayla, ama sesindeki gerginlik çok netti. Elini saçlarının arasından geçirirken aslında öfkesini tutmaya çalışıyordu. Dayanamazmış, herife bak!!!! Arkasından gitmemek için kendini gerçekten zor tutuyordu. Yüzüne yumruk çakmadığı için kendini kesmek istiyordu şu an. Sinan ise hala olduğu yerde kala kalmıştı. Kendini derin bir boslukta sandalyeye bırakırken ne hissetmesi gerektiğinden emin değildi. Öfkeliydiz, üzgündü, pişmandı... "Ne gerek vardı buna?" dedi sonunda, sesi çatallaşarak. "Niye kışkırttın onu?" İlkay hemen savunmaya geçti. "Ben mi kışkırttım?! Adam geldiğimizden beri ima yapıyor, kuyruk acısı var belli. Ne yapsaydım, elini mi öpseydim?" "Hayır, ama bu şekilde de olmazdı," diye çıkıştı Sinan, ses tonu istemsizce yükselmişti. "Her şeyi daha da kötüleştirdin!" İlkay sinirle güldü. "Ya sen hâlâ o piçe üzülüyor musun? Sana yanık Sinan, göz göre göre kıskanıyor seni!" "Ve sen de gidip yüzüne vuruyorsun hemen, değil mi?" dedi Sinan dişlerini sıkarak. "Sana ne lan sana ne!!! Aykut benim arkadaşım!" İlkay artık öfkesinin etkisi altındaydı. Sinan onu korudukca içi daha da kavruluyordu. Ne vardı yani bir kere de İlkay'ın yanında olsa?? Neden hep İlkay'a karşı birilerini savunmak zorundaydı?? Ayağa kalkarken, sinirle masayı ittirdi. Kafedeki birkaç göz onlara dönerken- ki zaten heraretli tartışmaları zaten dikkat çekmişti- Sinan kaşlarını çattı. "Ulan, o seni arkadaş olarak görmüyor. Neyin tiribindesin şu an?! Siktir et gitsin işte.'!!!" Sinan etrafına baktı. Herkes onlara bakıyordu. Sessiz olmaya çalışarak İlkay'ın kolundan tuttu. "Burası yeri değil Sonay, dışarı çıkalım." İlkay Sonay'ın elini ittirdi. "Tam da yeri amına koyim!!!! Senin sikimsonik ilgi meraklılığın yüzünden kavga ediyoruz biz!!!" İnsanlar yavaş yavaş hesabı ödeyip çıkarken, şimdiden ortaya atılmış bomba misali, kaçışmanın derdindeydiler. Hiç kimse kavganın ortasında kalmak istemezdi zaten. "Ne diyorsun lan sen??!" Artık Sinan da kimseyi umursamadan önündeki gence bağırıyordu. Eliyle kolundan ittirip kendine gelmesini sağlamaya çalıştı. "Laflarına dikkat et Sonay, yoksa yemin ederim -" İlkay güldü. Ama gülüşü öfke doluydu. "Ne?? Yalan mı?" Kapıyı işaret etti. "O itin ilgisini sevdiğin için yanında tutuyorsun, bense zaten cepteyim, değil mi? Kovsan bile gitmiyorum yanından. Bundan âlâ ilgi mi olur?!" Sinan'ın yüzü allak bullak olmuştu. İlkay'ın sözleri, tokat etkisi yaratıyordu onda. Ne söyleyeceğini ne yapacağını kestiremiyordu. Çokça da üzülmüştü bunun için.... "Ne saçmalıyorsun sen ya?" dedi sonunda, ama sesi titriyordu. Öfke mi, üzüntü mu, hangisi olduğunu o bile bilmiyordu. "Ben-" "Ne?!" diye bağırdı İlkay. "Sen ne, Sinan?! Söylesene, ne yapıyorsun sen? Seviyor musun, kullanıyor musun, yoksa sadece... elinin altında biri olayım diye mi tutuyorsun?!" Masadaki bardak devrildi, çay masaya yayıldı, ama ikisinin de umrunda değildi. Kafedeki sessizlik artık delici bir hâl almıştı. Garson bile kıpırdayamıyordu. Sinan bir adım attı, öfkeyle değil ama çaresizlikle. "Yeter!" dedi. "Beni bir dinle artık!" Ama İlkay susmuyordu. Dudakları, bastırılmış öfkesiyle kıpırdıyordu. "Adamın sana bir aşkını itiraf etmediği kaldı, cevap verince ben suçlu oluyorum anasını satayım." Sinan bunun böyle olmayacağını farkederek, İlkay'ın kolundna yakaladı. Ağlamayı pek sevmezi, çok zor agalayan biriydi ve de ahlak insanlardan nefret ederdi, ama İlkay'ı kolundan tutup kafeden dışarı sürüklerken gözleri kendine ihanet edercesine dolmuştu. Hatta öyle ki, önünü bile doğru düzgün göremiyordu. Dışarda güneş batıyor, gökyüzü yavaştan grileşiyordu. Akşam olmaz üzereydi. Serin rüzgar dışarı çıktıklarında yüzlerini yalayıp geçti. Bu ikisini de kendine getirmiş gibiydi. Sinan İlkay'ın kolunu hala birskmamis yan yana yürüyorlardı. İkisi de pek bir sessizde. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Belki de daha öfkeli olduklarından dolayı sakinleşmek amacıyla konuşmamayı tercih etmişlerdir. Sinan bir taksi çevirip kulüp binasına varana kadar aralarında tek kelime geçmedi. Zaten geldiklerinde çoktan hava kararmış akşam olmuştu. İlkay önde, Sinan arkada kimseyi umursamadan insanların arasından geçip gittiler ve en son kendi odalarının önünde durdular. Sakinleşip konuşmanın tam sırasıydı şimdi. Odaya geçtiklerinde sessizlerdi. İlkay arkasını dönüp Sinan'ın dolabından aldığı tişört ve eşortmanı giyerken, yarın eve uğrayıp kıyafet almayı aklına not ederek, yanında giyinen gence kısa bir bakış attı. Sinan'ın sırtını görünce istemsizce yutkundu. Gözleri, sanki kendi iradesi dışında, onu baştan aşağı süzdü. Geniş omuzlarından beline doğru inen o üçgen hat... Sırtındaki kasların her nefeste dalga gibi hareket etmesi... Boyundan beline doğru inen o keskin çizgi... Kelebek gibi açılan sırt kasları, her nefes alışında hafifçe hareket ediyordu. Kol kasları gergin, damarları belli belirsiz kabarmıştı. Belinin altına doğru sıkı ve düzgün hatlara sahip kalçaları göze çarpıyordu. Bütün o görüntü, gerçekten çok çekiciydi. Sanki Sinan onu günaha davet ediyordu. Lakin biraz önceki tartışmalarından dolayı yüzünü çevirip kendine odaklandı. Kafasından tişörtü geçirirken pişmanlıkla dudakalrnı ısırdı. Bu kez çok fazla abartmıştı. Aykut'a olan sinirini Sinan'dan çıkarmıştı. Tam da Sinan ona teslim olmuşken.... Sinan giyinmeyi bitirmiş, yatağın kenarına oturmuş, sessizce tişörtünün eteklerini düzeltiyordu. Başını eğmişti. Ne sinir patlaması kalmıştı üstünde, ne de o kafedeki çığlıklarla dolu hiddet... Sadece yorgundu. Çok yorgun. O kadar ki, İlkay'ın hareketlerini fark etse bile, tepki verecek hâli yoktu. Odanın içini sadece loş ışık dolduruyordu; koridordan gelen sesler bile bu iki kişinin arasındaki gerilimi bozamıyordu. İlkay bir süre ona baktı. Sonra başını hafifçe yana eğdi, boğazını temizledi. "Sinan..." Sinan başını kaldırmadı. Sadece parmaklarını birbirine kenetleyip, derin bir nefes aldı. Sırtını yatak başlığına dayayıp, bağdaş kurup oturdu. Ardından eliyle yatağa vurdu. "Otur, konuşalım." İlkay yatağa geçti, Sinan'ın tam karşısında bağdaş kururak oturdu onun gibi. İkisinin de gözleri bir birini buldu. Yeşiller siyahlarla çarpıştı.. "İlk önce belirteyim, ben ilgi meraklısı değilim." İlkay gözlerini kaçırdı. Parmakları dizlerinin üzerinde istemsizce sıkıldı. Kıpırdandı ama cevap vermedi. Sinan başını çevirdi, sesi yumuşaktı ama içinde keskin bir acı saklıydı. "Neden cevap vermiyorsun? Senin gözünde ilgiye muhtaç biri miyim gerçekten?" İlkay o an gerçekten utandı. Omuzları düştü, sesi kısık bir fısıltıya döndü. "Öyle olmadığını biliyorum. Ama sen... onu savundun. Ben de..." "Sen de bana bağırdın." Sinan tek kaşını kaldırdı. "Herkesin içinde. Lan millet kaçtı kafeden, farkında mısın?" İlkay yüzünü ellerine gömdü. "Saçmaladım. Tamam mı? Saçmaladım. Çok kıskandım, çok sinirlendim. Haksızım. Kabul ediyorum." Sinan'ın gözleri ona kaydı. Bu kadar net bir özür, Sonay'dan sık duyulacak bir şey değildi. Ama yine de... o öfke geçmemişti. "Ben seni seçtim," dedi Sinan, sesi biraz daha sertleşerek. "Kafede Aykut'un arkasından gidebilirdim ama yapmadım. Seninle kaldım, seninle çıktım.. Bu yetmiyor mu?" İlkay başını kaldırdı. Gözlerinde, o an, tüm çocukça kırgınlığıyla gerçek bir savunmasızlık vardı. "Yetmiyor," dedi fısıltıyla. "Konu sen olunca yetmiyor Sinan... bilmiyorum. Bir şey olunca hep ben suçlu oluyorum gibi hissediyorum. Bir kere de benim tarafımda ol istiyorum." Sinan şaşırdı. Çünkü bu, ilk kez duyduğu bir şeydi. Birden öfkesinin altında saklanan o gerçek duygu belirginleşti. "Ben..." Sinan nefes aldı, dudaklarını birbirine bastırdı. "Ben zaten senin tarafındayım oğlum." İlkay başını kaldırdı, gerçekten inanmak ister gibi baktı. "Önceleri sana inanmıyordum kabul ediyorum, ama şimdi aramızda bir şeyler var.. birlikte bir yola çıkmak istiyoruz." Sinan derin bir nefes verdi, sonra yatağın üzerinden hafifçe ona doğru eğildi. "Yani demem o ki, değişmek zorundayız" Sesini yumuşattı, ama bakışları ciddiydi.. "Eğer bir birimizi istiyorsak, mecburuz." Bir an sustu. Sonra çok daha sessiz, içten bir tonda sordu. "Sen... beni gerçekten istiyor musun, Sonay?" Odanın içi buz gibi sessizleşti. İlkay gözlerini kırptı, sonra Sinan'ın bakışlarının içine baktı - kaçmadan, dolandırmadan, saklamadan. Ellerini yavaşça Sinan'ın dizine koydu. "İstiyorum," dedi. Hatta sesi o kadar netti ki, odanın loşluğunda bile yankılandı sanki. "Deliler gibi istiyorum. Biliyorum hata yaptım, biliyorum bok gibi konuştum ama... seni istiyorum." Sinan'ın nefesi kesildi. O kadar dürüst, o kadar çıplak bir cümleydi ki... İlkay devam etti, sesi bu sefer fısıltı gibi çıktı, yumuşak tonu insanın içini ısıtıyordu. "Ve... senden başkasını da istemiyorum."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE