19. Bölüm

2750 Kelimeler
🏀 🏀 🏀 Sinan odaya girdiğinde İlkay pencerenin kenarında oturmuş, elinde sigarasıyla dışarıyı izliyordu. Kapının açıldığını duyunca omuzları hafifçe gerildi ama başını çevirmedi. Sinan bir an durdu; onun sigara içişine ilk önce kaşlarını çatsa da bir şey demeden kapıyı kapatıp üzerini değiştirmek için dolabının karşısına geçti. Biraz önce Aykut aramış, sık gittikleri kafeye çağırmıştı. Daha önemli bir işi olmadığından, ve kafasını dağıtmak istediğinden kabul etti teklifini. Şimdi de hazırlanmak için mecbur odasına dönmüştü. Aslında hiç karşılaşmak istemiyordu onunla ama işte mecburiyet böyle bir şeydi. Gardıropu açıp, önce buz renginde açık mavi bir kot aldı eline, ardından beyaz ipek gömleğini giydi. Aşağıda duş aldığı için rahatça nemli saçlarını şekillendirdi, aynanın önündeki parfümlerinden birisini alıp bileklerine sıktı. Bu sırada İlkay'ın kendisini süzen gözlerinden habersizdi. Siyah kemerini takıp, bir kaç bileklik geçirdi sol koluna. Ardından siyah spor ayakkabılarını giydi. Aynadan son bir kez kendine bakarken yan taraftan gelen ıslık sesini duydu. "Kimin için süsleniyorsun böyle?" İlkay'ın sesi umursamaz görünüyordu ama içinde hafif bir kıskançlıkla karışık alay vardı. Sinan bir an duraksadı, yutkundu ama ona bakmadan dudaklarının kenarını yaladı. "Sana ne?" İlkay kaşlarını kaldırdı. "Kimle buluşacaksın Sinan?" Diyr sordu tekrar. Bu sefer sesi ciddiydi. Sinan gözlerini devirdi. "Sana ne Sonay? Sana ne?!" İlkay arkasına yaslandı, sigarasından bir nefes daha çekip dumanı tavana savurdu. "Sinirlenme hemen, sadece sordum," sesi bu kez ima doluydu. "Önemli biri galiba." Sinan sertçe arkasını döndü, göz göze gelmemek için kendini zor tutuyordu. "Dedim ya sana ne," diye tekrarladı, bu kez daha sakin ama keskin bir tonda.. Biz bile anladık İlkay, sen de anlasana be kuşum.. Odanın içinde gerilim asılı kaldı. Sinan ceketini alıp kapıya yöneldiğinde İlkay arkasından mırıldandı. " Parfümler, bileklikler falan... Görmen lazım kendini. Sanki randevuya falan çıkıyorsun." Sinan kapının kolunda durdu, bir an başını çevirip ona baktı. Bakışları karanlıktı, içinde hem öfke hem başka bir şey vardı. "Belki de çıkıyorumdur," dedi. Ardından kapıyı açıp gitti. Kapı kapanınca odada derin bir sessizlik kaldı. İlkay, elindeki sigaradan son bir nefes çekti, dumanı yavaşça tavana üfledi ama boğazındaki düğüm geçmedi. "Belki de çıkıyorumdur..." Sinan'ın o son bakışı hâlâ gözünün önündeydi. Öfkeliydi, evet... ama o bakışta başka bir şey daha vardı. İnadına söylediği belliydi. İlkay sinirle sigarayı duvara bastırdı. Yatağın kenarına oturup saçlarını karıştırdı. İçinde bir sıkışma vardı, ne oturabiliyor ne de kalkabiliyordu. Sinan'ın başkasıyla buluşma ihtimali bile midesini bulandırıyordu. "Salak," diye mırıldandı kendi kendine. "Salaksın oğlum sen! Düpedüz süzme salaksın!" Sinan'ın odada dolaşırkenki hali, parfümünün kokusu, o beyaz gömlek... Hepsi gözünün önünde dönüp duruyordu. Ayağa kalktı, birkaç adım attı, sonra Sinan'ın açık kalan dolabına göz gezdirdi. Parfüm şişesini eline aldı, şişeyi burnuna yaklaştırıp kokladı. Aldığı Sinan'ın kokusuyla birlikte, kalbi yine ve yeniden hızlanmaya başladı. Gözlerini kapattığını bile sonradan fark etti. Zaten fark edince, fırlatır gibi şişeyi yerine koyup pencereye doğru ilerledi. "Bu işin sonu iyi bitmeyecek," diye fısıldadı. Pencereden dışarı baktığında Sinan'ı bahçeden çıkarken gördü. Yüzündeki gülümsemeyi, telefonuna bakarak yürüyüşünü izledi. İçinde bir dürtü yükseldi. Ayağa fırladı hemen. Sinan'ın dolabından kendine Kapüşonlu bir sweatshirt alıp giyindi. Sigara paketini de unutmadan cebine attı. Kapıdan sessizce çıktı ve merdivenlerden indi. Bahçeye çıktığında Sinan biraz ilerideydi, hızlı adımlarla yürüyordu. İlkay mesafeyi koruyarak peşine takıldı. Ayak seslerini duyurmayacak kadar dikkatliydi. Sinan yolu geçip köşedeki kafelere doğru ilerlerken, heycandan dolayı İlkay'ın kalbi hızlanmıştı. Sadece nereye gittiğini görmek istemiyordu - onu kimle buluştuğunu, yüzüne hangi gülümsemeyi taktığını bile görmek istiyordu. Belki de Sinan'a yakalanmaktan bile çekinmiyordu artık. Sinan kafeye girdiğinde İlkay bir kaç dakika olduğu yerde oyalanıp aynı kafeye doğru yürüdü, camdan içeri baktığında nefesi göğsünde düğümlendi. Sinan, Aykut'un tam karşısında oturuyordu. Masada iki kahve, bir tabak kurabiye vardı. Sinan gülümseyerek bir şey anlatıyordu; Aykut başını hafif yana eğmiş, dikkatle dinliyordu. Arada bir kahkaha atıyor, sonra eliyle Sinan'ın koluna dokunuyordu. Bu Aykut denilen herif geçenlerde Sinan'ın odasındaki şerefsizle aynıydı. Hani unutanlar için söylüyorum. Sinan'ı seven arkadaşı bu şerefsizdi. Sinan'a da yuh olsun, kalkmış bir de buluşuyordu şununla ya, gercekten İlkay oldukları duruma anlam veremiyordu. Çıldırmasına ramak kalmıştı. İlkay'ın parmakları cebindeki sigara paketini sıktı. İçinde yükselen öfkeyi bastırmaya çalıştı ama çenesi istemsizce kilitlendi. Sinan'ın yüzünde gördüğü rahatlık, yanında Aykut varken gülümsemesi... midesine yumruk yemiş gibi hissettirdi. Ani gelen parıltıyla cebinden telefonunu çıkarıp Ayaz'ı aradı. "Efendim?" "Ayaz hemen atacağım konuma gel, Acil!" Ayaz'ın sesi bir an ciddileşti. "Ne oldu, iyi misin?" "İyiyim, sadece gel," dedi İlkay dişlerinin arasından, gözünü Sinan'dan ayırmadan. "Burada buluşalım." Telefonu kapatıp camdan içeri bakmaya devam etti. Sinan'ın gülüşü hâlâ masanın üstünde, Aykut'un elinin hâlâ Sinan'ın bileğinde olması İlkay'ın kafasının içinde uğultu yaratıyordu. Dakikalar geçmek bilmedi. İçindeki öfke giderek büyürken, Ayaz'ın gelişini görünce derin bir nefes aldı. Ayaz yanına gelince kolundan tutup camdan uzağa çekti. "İlkay? Neler oluyor?" İlkay kapşonunun altından Ayaz'ın mavileriyle bakıştı. Sonra gözleriyle camı işaret etti. "Yardımına ihtiyacım var." Ayaz kaşlarını çatarak kafeye doğru baktı. Gözleri Sinan ve Aykut'u bulunca yüzünde alaylı bir sırıtma yayıldı. "Cidden mi?" diye sordu alçak sesle. "Dalga geçme! Acil içeri girmemiz lazım. Tek girersem anlar tekip ettiğimi." Ayaz'ın gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Takip mi ettim?! Sapık mısın oğlum sen? Ne takibi?" İlkay omuzlarını silkip dudaklarını büzdü. "N'apayım oğlum lan? Gelmiş odaya süslenip püsleniyor, date'im var diyince şalterler attı bende." Ayaz güldü onun bu dediğine. "İyi tamam yarım saatim var ama, sonra kalkmam lazım." "Dünyanın en iyi eniştesisin vesselam!!" İlkay Ayaz'ın sırtına bir kaç kez geçirince Ayaz gözlerini devirdi. "Kardeşinle sevgili değiliz, boşuna enişte demene gerek yok." Bu sefer gözlerini deviren taraf İlkay oldu. "Bir bitmedi şu inadınız anasını satayım." "Hiç bana bakma o kardeşin olacak beyinsiz bir ad koymaya gerek yok diyerek süründürüyor beni. İntikam alıyor aklınca." Derken içeriye giriş yaptılar. Kapıdan geçerken Sinan başını kaldırıp onları gördü. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık, sonra da huzursuzluk parladı. İlkay ise bir yandan Sinan'ı keserken diğer yandan Ayaz'ı dinliyordu. Yüzünde sahte bir gülümseme vardı. "Ne intikamı bu?" "Zamanında kardeşini az yolmadım kanka. Kusura bakma ama hödüğün tekiydi." İlkay onun bu dediğine güldü. Hızlıca diğer masaları geçerek Sinan'ların çaprazında durdular. Ayaz onları görünce neşeyle cıvıldadı. "Tesadüfe bak ya. Siz de mi burdaydınız?" Aykut gülerek eliyle masadaki boş sandalyeyi gösterdi. "Gel otur, sohbet ediyoruz." "Yok," dedi İlkay hemen. "Biz şuraya geçiyoruz. Rahatsız etmeyelim." Ayaz'la birlikte cam kenarındaki başka bir masaya oturdular. Garsonu çağırıp iki kahve söylediler. İlkay bakışlarını Sinan'dan ayırmıyor, adeta onun her hareketini kaydediyordu. Sinan da masasına dönmeye çalışıyor ama gözleri sürekli onların olduğu masaya kayıyordu. Aykut bir şeyler anlatırken bile tüm dikkati İlkay'ın üzerindeydi. Ayaz, İlkay'ın sıkılı yumruklarına baktı. "Daha ne kadar bakacaksın? Delireceksin burada." İlkay dişlerini sıktı. "Bırak, delireyim. İkisini bir arada görmem lazım. Yoksa kurup kurup duracağım." Ayaz derin bir nefes aldı. "Peki sonra?" İlkay dudaklarını ısırdı, gözlerini Sinan'a dikti. "Sonrasını bilmiyorum," dedi fısıltıyla. "Ama bu işin sonu iyi bitmeyecek." Diğer yandan, Sinan ve Aykut'un bulunduğu masada gizli bir gerginlik vardı. "Sonay'la aranızda ne var?" Aykut artık Sinan'ın onu dinlemediğini anlayınca bıkkınlıkla konuşmuştu. Sesini kısık tutmaya çalışıyordu ki, 'Sonay' duymasın. Kafeye giridiğinden beri gözlerinin üzerlerinde olduğunun pek âlâ farkındaydı. Sinan, Aykut'un sorusuna kaşlarını çatarak döndü. "Ne saçmalıyorsun Aykut?" dedi kısık ama sert bir sesle. Aykut omuz silkti, kahvesinden bir yudum aldı. "Saçmalamıyorum. Baksana şuraya..." dedi başıyla İlkay'ı işaret ederek. "Gözlerini senden ayırmıyor. Birinizden biri yanacak birazdan." Sinan göz ucuyla İlkay'a baktı, gerçekten de bakışları yakıcıydı. Derin bir nefes aldı ve dişlerini sıktı. "O öyle bakıyor diye bir şey mi olması lazım?" dedi. "Aramızda hiçbir şey yok. Olamaz da!" Aykut buruk bir gülümsemeyle başını salladı. "Ben seni bilirim Sinan. 'Hiçbir şey yok' dediğinde mutlaka bir şey vardır. Hem... senin bakışların da masum değil." Sinan bu sefer tamamen sessiz kaldı. Elindeki kahve fincanını biraz fazla sert masaya bıraktı. Aykut sorusunu sorduktan sonra Sinan'ın sessizleştiğini görünce dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. "Kızma ya," dedi yumuşak bir sesle. "Sadece merak ettim. Geldiğinden beri gözlerini ayırmadın ondan. Benden daha mı önemli?" Sinan bakışlarını kahvesine indirdi. "Aykut..." dedi uyarır gibi. Ama Aykut aldırmadı. Elini masanın üzerine koydu, parmak uçlarıyla Sinan'ın bileğine hafifçe dokundu. "Unuttun mu, eskiden hep böyle otururduk," dedi, sesi hem şaka hem de hafıza kokuyordu. "Hatta senin şu bilekliklerini ben almıştım." Sinan elini çekmedi ama omuzları hafifçe gerildi. Kaşlarını çatarak, etrafa baktı. "Aykut..." diye tekrar etti, bu sefer sesi biraz daha sertti. Aykut gülümsedi, parmaklarını bu kez Sinan'ın bileğinde yavaşça gezdirdi. "Tamam, tamam. Yine kaçıyorsun demek. Eninde sonunda bir karar vermen gerekecek ama." dedi lakin bakışları hiç de masum değildi. İlkay bu sahneyi karşı masadan izliyordu. Göz bebekleri büyümüştü, çenesi kilitlenmişti. Sinan'ın elini çekmemesi bile daha çok batıyordu gözüne. Ayaz eğilip İlkay'ın kulağına fısıldadı. "İlkay biraz sakin ol lan, tut kendini." İlkay dişlerini sıktı. "Tutamam," dedi neredeyse homurdanarak. "Şu elemanın elini çekmesi lazım artık." Ayaz hafif bir kahkaha attı. "Oğlum, belli ki çekmeyecek. Senin tepki vermen için yapıyor zaten." Masada, Aykut artık Sinan'ın bileğini bırakıp parmaklarını Sinan'ın koluna kaydırmıştı. Hafifçe sıktı. "Hâlâ eski Sinan'sın," dedi alçak bir sesle. "İnatçı, sessiz... ama aynı." Sinan başını omuzuna yatırıp ona baktı. "Aykut, bu konuyu burada konuşmayalım," dedi keskin bir tonda. Ama o sırada gözleri istemsizce İlkay'a kaydı. İlkay'ın bakışlarındaki karanlık, masaya kadar hissediliyordu. Sinan bir an durdu, sonra fincanını eline alıp kahvesinden yudumladı. Aykut bunu fark etti ve daha da keyiflendi. Hafifçe Sinan'a doğru eğildi, sesi neredeyse fısıltıya döndü: "Neden? Seni kızdırıyor muyum?" "Hayır Sonay'ı kızdırıyorsun." Aykut'un gülümsemesi genişledi, gözlerinde muzır bir parıltı belirdi. "Hmm... demek öyle," dedi keyifli bir sesle. "Bu da demek oluyor ki... Sonay seni gerçekten umursuyor." Sinan başını iki yana salladı, ama dudaklarının kenarı istemsizce gerildi. "Yanılıyorsun," dedi kısaca. Gizlemeye çalışması bile bir şeyleri kanıtlıyordu aslında. Aykut sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı, elini Sinan'ın kolundan çekmedi. "Yok ya?" dedi. "Bakışlarını görmedin mi? Resmen seni kıskanıyor. Ayaz bıraksa, masaya gelip beni boğazlayacak." Sinan bir an durdu, sonra gözlerini İlkay'a kaydırdı. Onun çenesi hâlâ kilitli, bakışlarıysa ateş doluydu. Sinan'ın içinden bir ürperti geçti. "Bırak bu konuyu, Aykut," dedi bir kez daha. Ama Aykut bununla yetinmedi. Başını Sinan'ın omzuna yaklaştırdı, sesi ipeksi bir fısıltıya dönüştü. "Bence biraz hoşuna gidiyor. İki taraftan da ilgi görmek, itiraf et." Sinan kaşlarını çattı, elini masadan çekip hafifçe geri yaslandı. "Saçma sapan konuşup benim canımı sıkma!!" dedi keskin bir tonda. O sırada İlkay birden ayağa kalktı. Sandalyesi gürültüyle geri kaydı, kafedeki birkaç kişi dönüp baktı. Ayaz bile irkildi. "Ben geliyorum," dedi Ayaz'a kısa bir bakış atarak. Sonra doğrudan Sinanların masasına yürüdü. Sinan başını kaldırıp ona baktığında, İlkay'ın gözlerinde öfke ve meydan okuma iç içeydi. Masaya yaklaşınca Aykut'un elinin hâlâ Sinan'ın kolunda olduğunu gördü, dudaklarını bir birine bastırdı sertçe.. "Eğlenceniz bittiyse Sinan," dedi sakin ama buz gibi bir sesle. "Konuşmamız lazım." Aykut, İlkay'ın bu çıkışına keyifle güldü. "Bu ne sinir kanka? Az sakin ol." dedi alayla. İlkay bakışlarını ona çevirip bir süre sessiz kaldı, sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Seninle işim yok," dedi. "Elini çek sadece." Aykut şaşkın bir kahkaha attı ama elini usulca çekti, sanki kazanmış gibi gülümsedi. Sinan'sa sandalyesinden kalktı, bakışlarını İlkay'a dikti. "Ne oluyor Sonay?" dedi dişlerinin arasından. İlkay geri adım atmadı. "Konuşmamız lazım," dedi. "Şimdi." Sinan bir an tereddüt etti ama sonunda ceketini aldı, Aykut'a kısa bir bakış atıp İlkay'ın peşine takıldı. Aykut masada yalnız kaldığında kendi kendine gülümsedi. "Kesin kavga ederler," diye mırıldandı. Sinan, İlkay'ın arkasından ağır adımlarla çıktı kafeden. Hava serinlemiş, rüzgâr caddedeki yaprakları önlerine savuruyordu. İlkay hızlı yürüyordu. Sinan arkasından birkaç adım gerideydi ama adımlarını hızlandırmadı. Sonunda İlkay bir ara sokağa saptı, kimsenin olmadığı karanlık bir köşede durdu. Ellerini cebine sokmuştu, başını eğik tutuyordu. Sinan yaklaştı, sesi sert ama kontrollüydü. "Ne yapıyorsun sen?" İlkay dönmeden cevap verdi. "Asıl sen napıyorsun lan?!" "Takip mi ettin beni?" "Evet." dedi utanmadan. "Evet, ettim." Sinan bir an durdu, ne diyeceğini bilemeden."Sen delirmişsin," dedi sonunda. "Bu kadar ileri gitmen-" "Delirdim, evet." İlkay ani bir hareketle arkasını döndü, sesi yükseldi. "Delirttin beni!!" Eliyle alkışladı onu. "İstediğini aldın sonunda, başardın, aferin sana!" Sinan'ın kaşları çatıldı, sesindeki öfke yerini şaşkınlığa bırakmıştı. "Ne saçmalıyorsun sen?" dedi kısık ama keskin bir tonda. İlkay gülüyordu ama o gülüş sinirden, acıdan ve kırgınlıktan karmakarışıktı. "Ne mi saçmalıyorum?" dedi, sesi çatlamıştı neredeyse. Elleri saçlarının arasına daldı, gözleri alev alevdi. "Neydi o hallerin öyle?! Gülüşmeler, dokunmalar.... flörtöz harakartler falan. Noluyoruz?" İşaret parmağını Sinan'ın göğsüne saplar gibi bastırdı. Her vuruşta Sinan bir adım geri gitti."Ne oluyoruz Sinan? Söylesene! Ne bu rahatlık, ne bu yüzsüzlük? Sinan'ın kaşları yavaş yavaş çatıldı. İlkay bir kez daha elini kaldırıp itekleyecekmiş gibi yaklaştığında, Sinan sert bir hareketle onun bileğini havada yakaladı, eliyle itti. "Ne diyorsun lan sen?"sesi buz gibiydi. "Kimsin de bana hesap soruyorsun? Hangi sıfatla geçmiş karşıma beni takip ettiğini söyleye biliyorsun? Canına mı susadın sen? Öyle bir hakkın yok senin!!!" İlkay'ın gözleri bir an parladı. "Var!" diye bağırdı, sesi yankılandı sokakta. "Var amına koyayım, dibine kadar var hakkım!" Söylediği anda nefesi kesildi, gözleri Sinan'a kilitlendi. Bu artık bir kavga değil, kontrolünü kaybetmiş bir itiraftı. Sinan alaycı bir kahkaha attı, sesi sokakta yankılandı. "Yok! Senin benim üzerimde hiçbir hakkın yok!" dedi, sert bir adım atarak ona yaklaştı. "Unuttun galiba, hatırlatayım ben sana." Bakışları karanlıktı, sesi keskinleşti. "Bizden bir bok olmaz." İlkay'ın çenesi kasıldı. "Sende bunu bilerek gidip kendini Aykut denilen şerefsize mi yamamaya çalıştın?!" Sinan'ın sesi daha da yükseldi. "Doğru konuş benimle!" İlkay öne atıldı, öfkesi patladı. "Neden, gerçekleri duymak hoşuna gitmedi mi?!" "Ulan ben senin-" Cümlesini bitiremeden Sinan yumruğunu savurdu. Yumruk burnuna sertçe isabet etti; İlkay geriye sendeledi, acıyla burnunu tuttu. Parmaklarının arasından kan sızdığını görünce gözleri alev aldı. Hiç düşünmeden Sinan'ın üzerine atladı. İkisi birlikte yere devrildiler. Sinan sırtını betona çarptığında nefesi kesildi, ama tepki veremeden İlkay'ın gölgesi üzerine düştü. İlkay yumruğunu kaldırmış, nefes nefese kalmıştı. Sinan gözlerini kapadı, gelecek darbeyi bekledi. Ama o yumruk inmedi. Sessizlik oldu. Sinan gözlerini araladı. İlkay hâlâ onun üzerindeydi, yumruğu havada asılı kalmıştı; sonra yavaşça, bitkin bir şekilde indirdi. Nefesi düzensizdi. Bir an birbirlerine baktılar. İlkay'ın gözlerinde öfke değil artık, başka bir şey vardı - korku, sevgi, çaresizlik... hepsi birbirine karışmıştı. Sinan nefesini tuttu. Yüzü öfke ve şaşkınlığın arasında bir yerdeydi. Kalbinin sesi neredeyse sokağın sessizliğini bastırıyordu. "Vurmayacak mısın?" diye sordu alayla, sesi çatallıydı ama içinde ince bir titreme vardı. İlkay bir şey demedi. Yumruğu havada titredi, sonra tamamen gevşedi. Eli Sinan'ın göğsüne düştü, parmak uçları istemsizce o sert kumaşın üzerinden geçti. "Yapamıyorum," dedi kısık bir sesle. Sinan'ın kaşları çatıldı. "Ne?" O an Sinan'ın dudakları gerildi, gözleri öfkeyle parladı. "Yapamıyormuş..." diye tekrarladı alayla. Sinan gülümsedi ama o gülümsemenin içinde keskin bir alay vardı. "Ne oldu, bana kıymadın mi yoksa?" Sesi neredeyse fısıltıydı ama kelimeler, İlkay'ın göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi. İlkay'ın parmakları hâlâ Sinan'ın yakasındaydı; ama bu kez elinin titrediğini fark etti. Sinan'ın gözleri karanlık, tehlikeli bir parıltıyla kısıldı. Dudaklarının kenarı alayla kıvrıldı. "Seninle uğraşmak delilik," dedi İlkay, sesi kısık ama meydan okurcasına çıkmıştı. Sinan başını yana eğdi, gülümsemesi bu kez yavaşça söndü. "Belki de senin delirmeye ihtiyacın vardı," diye fısıldadı. İlkay derin bir nefes aldı, gözlerini kaçırmadan. "Keşke..." dedi, sesi titrek ama kararlıydı. "Keşke seni sevmek bu kadar zor olmasaydı." Bir anda sessizlik çöktü. Sinan'ın yüzündeki bütün öfke dondu; gözleri, İlkay'ınkine kenetlendi. Kalbi ritmini bozdu, bir atış gibi firladı göğsünden. "Vazgeç o zaman!" Dedi sertçe. İlkay ise sadece başını eğdi, elini yavaşça onun yakasından çekti. "Savaşmak kolay," dedi sessizce. "Ama senden vazgeçmek değil." Sinan nefesini tuttu, ama artık ne öfke ne savunma kalmıştı yüzünde. Sadece kımıldamadan baktı - sanki İlkay'ın söylediği her kelime, göğsünün tam ortasına saplanmıştı. Sokağın sessizliği, rüzgârın duvara çarpıp geri dönen uğultusu, ikisinin de kesik kesik nefesleri... her şey donmuş gibiydi. Birbirlerine bu kadar yakınken bile aralarında, söylenmemiş bir milyon cümle dolaşıyordu. İlkay'ın "Senden vazgeçmek değil," dediği o son kelimeler, Sinan'ın içinde yankılanıp duruyordu. O kadar basit, ama o kadar yıkıcıydı ki. Sinan nihayet derin bir nefes aldı. Gözlerini kaçırmak istedi, ama İlkay'ın bakışları öyle bir yere saplanmıştı ki - kaçamıyordu. "Saçmalıyorsun..." dedi sonunda, ama sesi artık öfkeli değil, yorgundu. "Ne dediğini bile bilmiyorsun." İlkay hafifçe güldü, ama o gülüş acı doluydu. "Gayet iyi biliyorum," dedi. "Sadece sen duymamakta ısrar ediyorsun." Sinan bir şey demeye çalıştı ama sesi çıkmadı. İlkay'ın kokusu, nefesinin sıcaklığı, kalbinin ritmi - hepsi birbirine karışmıştı. Sinan'ın elleri istemsizce hareket etti, biri İlkay'ın koluna, diğeri omuzuna dokundu.Sanki onu itmekle çekmek arasında sıkışmış gibiydi. Ama İlkay geri çekilmedi. Başını hafif yana eğdi, gözleri Sinan'ın dudaklarına kaydı. O an, aralarındaki bütün kavga, öfke, inat - hepsi havada buhar oldu. Sinan son bir kez nefes aldı, "Yapma," demek ister gibi. Ama dudaklarından çıkan tek kelime boğuk bir "Sonay..." oldu. Dudakları birbirine değdiğinde dünya bir an sustu. Rüzgâr bile yönünü şaşırdı sanki. İkisi de öfkeden doğan o yakınlığın içinde, yıllardır bastırdıkları her şeyi o anın içine akıttılar. Ama öpücük ne kadar kısa sürdüyse, o kadar yakıcıydı. Dudaklar temas halindeyken, nefesleri birbirine karışıyor, kalpleri birbirinin ritmini hissediyordu. Öpücüğün içinde öfke, özlem, kıskançlık ve tutku birbirine karışmıştı; kısa süreliğine bile olsa, ikisi de birbirini tamamen hissetmişti. Sinan gözlerini kapattı, tüm kontrolünü kaybetmişti. İlkay ise hafifçe gülümsedi; öpücük bitip ayrıldıklarında bile, elleri Sinan'dan hâlâ çekilmiyordu. Aralarındaki yakınlık, bir anlığına tüm öfke ve inadın yerini tamamen duygulara bırakmıştı. "Tamam..." dedi boğuk bir sesle, neredeyse fısıltı gibi. "Tamam... sen kazandın."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE