İlk adımı kimin attığı muammaydı ama ikisi de öpüşmeye o kadar dalmışlardı ki, bir an için tüm yaşananlar unutulmuştu.
Gözleri kapanmış, dudakları adeta dans ediyordu; nefesleri birbirine karışıyor, kalplerinin çarpıntısı kulaklarının içinde yankılanıyordu.
Sonra, sanki birden kendine gelmiş gibi, Sinan gözlerini açtı. Yüzü gerildi, nefesini sertçe verdi. Bir adım geri çekildi ve elinin tersiyle dudaklarını hızlıca sildi. O hareket, İlkay'ın göğsünde bir yumruk gibi patladı.
"Allah kahretsin!!" Diye mırıldandı Sinan, sanki şimdiye kadar uzaklaşmak için can attığı hisler, dönüp dolaşıp ayağına takılmıştı. Böyle olmamalıydı, yanlıştı. Kendine hakim oluyordu şimdiye kadar, neden şimdi olamamıştı?
"Pişman mısın?"
İlkay'ın sorusuna evet demek istedi ama ağzından sözcükler çıkamadı. Dudağını ısırıp salonun duvarının dibine çöktü.
"Sonay." Dedi gözlerini kapatarak. Hala daha kendine gelememişti. "Biz birlikte olmayız! Olmaz, bizden bir bok olmaz." Ellerini sacalrindan geçirip öyle heraretle konuşuyordu ki İlkay bir an için onun bu hallerine baka kaldı.
"Neden olmazmış?"
Sinan güldü, gülüşünde gizli bir alay ve bıkmişlik vardı.
"Neden acaba?" dedi Sinan, sesi çok yorgun çıkıyordu. "Sonay, benim senden nefret etmem gerekiyordu. Seni..." Sustu, sesi çatladı. Bir anlığına gözleri İlkay'ınkilerle kilitlendi, sonra hızla yere kaydı. Diline kadar gelen kelimeleri söylememek için dudaklarını ısırdı.
Seni sevmem değil...
Tabi bunu asla dışından söyleyemezdi.
"Seni affetmem gerek belki de... ama yapamıyorum. Sana her baktığımda-"
"Kes artık şu saçmalığı"
Sinan onun sesiyle irkildi. Başını yerden kaldırıp önüne kadar gelen İlkay'a baktı.
"Senin şu sikimsonik travmalarından bıktım artık!"diye bağırdı İlkay. Gözleri alev alevdi, sesi salonun duvarlarında yankılandı. "Ya bir kere, bir kere beni tanımaya çalışmıyorsun!! Tanı beni Sinan, gör beni artık. Kim oldugumu fark et!!"
İlkay'ın yüzü öfkeyle kıpkırmızı kesilmişti. İçinde tuttuğu her şey bir anda patlamıştı sanki. Nefesi kesik kesikti, ama dudaklarından dökülen her kelime bastırdığı bir çığlık gibiydi.
Sinan'ın dudakları aralandı ama ses çıkmadı. Boğazına oturan düğüm, nefesini bile zorlaştırıyordu. İlkay'ın gözlerindeki o çıplaklık, öfke ve yalvarış karışımı ifade... ona ağır gelmişti.
"Sonay-" demek istedi neredeyse. Ama kelime dudaklarının ucunda boğuldu. Onun adını ağzına almayı bile göze alamadı.
Bunun yerine başını eğdi, ellerini yumruk yapıp dizlerine bastırdı.
"Beni böyle sıkıştırma..." dedi kısık bir sesle. Sanki bir itirafla bir yalvarış arasında sıkışmıştı.
İlkay ise geri adım atmadı. Tam tersine, bir adım daha yaklaştı. Neredeyse nefesleri birbirine değecek kadar.
"Sıkıştırsam da fark etmez. Çünkü kaçmaya devam edersen bu işin sonu yok, Sinan. Ben senin önünde duruyorum işte! Ne kadar görmek istemesen de buradayım."
Sinan gözlerini kaldırdı, İlkay'ın gözlerinde öyle yakıcı bir kararlılık vardı ki, bir anlığına nefesi kesildi. İçinde boğuştuğu hisler kabus gibi üzerine çöktü. Hem istiyordu, hem de çok fazla korkuyordu.
"Bilmiyorsun..." dedi sonunda, sesi bu kez daha kırılgandı. "Bilmiyorsun, Sonay. Senin yanında... ben kendimden nefret ediyorum."
İlkay'ın öfkesi bir anlığına şaşkınlığa dönüştü. Gözleri büyüdü.
"Ne?" dedi, fısıltıya yakın bir sesle.
Nasıl anlatabileceğini bilmiyordu. Yıllar içinde o kadar fazla Sonay zorbaligina maruz kalmıştı ki, şimdi kalkmış onunla bu kadar yakın olmayı kabullenemiyordu. İlkay'a her dokunduğunda her bakışında bile daha fazla nefret ediyordu kendinden.
"Yıllar içinde bana yaptığın..." Dudaklarını ısırdı. "Zorbalık işte, senden nefret etmemi sağladı. Şimdi bana yaptığın iki gülüşe bu kadar kolay aldanmayı kendime yediremiyorum. Sana her dokunduğumda, her baktığımda bile kendimden nefret ettiriyorsun."
İlkay, bir adım geri çekildi. Göğsünde ince bir sancı patladı. Sinan'ın aslında Sonay'a konuştuğunu biliyordu, ama sözler yine de canını çok fazla yakıyordu.
Derin bir nefes alıp, tükenmişlikle Sinan'ın yanına oturdu. Onun gibi dizlerini karnına çekti, kollarını yasladı.
"Peki ne yapacağız şimdi?" dedi kısık sesiyle. "Olmaz deyip hemen vaz mı geçelim?"
Sinan başını çevirip ona bakmadı.
"Belki de öyle yapmalıyız."
"Unutacaksın beni yani?"
"Ne yaşandı da neyi unutayım, Sonay?"
Sinan'ın ağzından çıkan o isim İlkay'ın içini buz gibi etti. Dişlerini sıktı, acı bir gülümseme dudaklarına yerleşti.
"Yaşatmama izin vermiyorsun ki..."
Sinan gözlerini devirdi. "Aynı konuşmayı tekrar mı yapacağız yani?"
İlkay hızla ayağa kalktı.
"Sen burada sabaha kadar kendi kendine aynı konuşmayı yap. Ben sıkıldım bunlardan."
Adımları sertti ama omuzları düşüktü. İlkay onu çok istiyordu; gerçekten onunla sevgili olmayı, öpüşmeyi, sevişmeyi, randevuya çıkmayı, oyunlar oynamayı... hatta beceremese bile sahada onunla kapışmayı. Ama istemeyen birini zorlayamazdı.
Sinan'ı anlıyordu, evet... ama bu korkaklığını bir kenara bırakmalıydı artık, en azından İlkay'a göre.
Kapıdan çıktığında Sinan, onun düşük omuzlarına baka kaldı.
Ne yaparsa yapsın, elinde değildi işte; Sonay'la ilgili her şey gelip önünde bir duvar gibi dikiliyordu.
Sinan bir süre kıpırdamadan oturdu. İlkay'ın kapıyı kapatırken çıkardığı o hafif ses bile kulaklarında yankılanıyordu hâlâ. Yumruk yaptığı elleri, dizlerinin üzerinde bembeyaz kesilene kadar sıktı.
"Ne yapıyorsun sen, Sinan?" diye fısıldadı kendi kendine.
Biraz önce yaşanan öpüşmenin tadı hâlâ dudaklarında, kokusu hâlâ burnundaydı. Her ne kadar silmeye çalışsa da, Sonay'ın sıcaklığı hâlâ teninde duruyordu.
Başını geriye yasladı. Gözleri tavana kilitlenmişti.
Olmaması gereken şeyler oluyordu. Bu hisler olmamalıydı. Bu kadar kolay teslim olmamalıydı. Sonay'a duyduğu öfke, gözlerindeki o yalvarışı görünce eriyip gidiyordu sanki.
Bu onu çok korkutuyordu.
***
İlkay odasına döndüğünde kapıyı sertçe kapatmadı; ama kapı kapandığında çıkardığı ses bile bir çığlık gibi geldi ona. Sırtını kapıya yasladı, başını geriye vurdu.
Öfke yerini hızla kırgınlığa bırakıyordu.
"Salak mıyım ben?" diye homurdandı.
Gözleri yanıyordu ama ağlamadı. Sinan'a bağırırken içi nasıl yanmıştı, şimdi aynı ateş tüm bedenini kavuruyordu.
Bir süre odanın ortasında öylece dikildi, sonra yavaşça yatağa oturdu. Avuçlarını dizlerinin üzerinde kenetledi.
Sinan'ı düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Dudaklarının tadı, nefesinin sıcaklığı hâlâ tenindeydi. Sanki bir anlığına, bütün dünya durmuştu. O anda sadece ikisi vardı.
Ama sonra... Sinan'ın geri çekilişi, o lanet olası "Sonay" deyişi...
İlkay'ın göğsünde bir bıçak gibi dönüp duruyordu.
"Ben Sonay değilim." dedi kendi kendine, dişlerini sıkarak. "Bir gün bunu öğreneceksin."
Ve her şey için çok geç olacak...
***
Sinan hala olduğu yerden kıpırdamamıştı. Zihnine akın eden geçmiş hatıraları arasında kaybolmuş gibiydi.
Sonay onun için hep ulaşılmaz birisi olmuştu. Her hareketi sinir ederdi takım arkadaşını, her sözü, her gülüşü, düşüncesi bile Sonay'ın gözüne batardı.
Takıma ilk girdiginde konuşmaya bile korkar olmuştu Sinan. Bazen Sonay fazla abartıyor, alaya alıyordu, dalga geçiyordu. Ya da en basitinden aşağılıyordu. Bu yüzden gerekmediği müddetçe konuşmuyordu.
Sonay olmadığı zamanlar daha rahat olduğu doğruydu, sonra takıma Ayaz geldi ve onun gözleri sinan'dan uzaklaştı. Sinan bu duruma o kadar mutlu oldu ki sevinci oyununa da yansıyor gittikçe iyileşiyordu.
Tabi işleri bozan Ayaz'la cocukluk arkadaşı olmasıydı. Sonay onları birlikte görünce çıldırıyordu, ilk zamanlar neden olduğunu anlamamıştı. Sonra bir şekilde kıskandığını farketti. Bir ay önceki yiyişmeyle de emin olmuş oldu.
O geceyi hatırlayınca yüzü yeniden gerildi.
Bir ay önceki o an... Sonay'ın Ayaz'la kavga edip odadan çıktığı an.
Sinan tesadüfen oradaydı, aralık kalan kapıdan gördüğü sahneyi asla unutamayacaktı.
Ayaz'ın elleri Sonay'ın saçlarında, Sonay'ın gözleri öfke ve arzu doluydu.
Birbirlerine sarılıp öpüşüyorlardı adeta.
Sinan'ın boğazı düğümlendi.
O an nefreti ikiye katlanmıştı.
Sonay'ın onu yıllarca ezen tavırları yetmezmiş gibi, şimdi bu sırrı öğrendiğine bin pişman olmuştu. Tüm zorbalamalara rağmen onları ifşa etmedi.
Belki salaklıktı yaptığı ama kendisi de eşcinsel olduğu halde başkasını ifşalamak ters geliyordu ona.
En çok canımı yakan şey ise, Sinan'ı zorbalayıp kendisi sanki iyi bir bokmuş gibi keyfine bakmasıydı. Aşk yaşayacak kadar....
Sinan gözlerini açtı, boğazı düğümlenmişti. O gün hissettiği öfke hâlâ tazeydi. Sonradan içinde yer edinen hislerini de ekleyince, Ayaz'la öpüştüğünü hatırladığı her an kalbinde derin bir kıskançlık yer ediniyordu.
"Şimdi..." dedi fısıltıyla, başını dizlerine yaslayarak.
"Şimdi gelip beni öpüyor..."
Dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi.
Kafasının içinde iki Sinan vardı: Biri Sonay sandığı İlkay'a tekrar koşmak, onu tekrar öpmek istiyordu; diğeri hâlâ o kapı aralığından öfkeyle ikiliyi izliyordu.
Hangisinin kazanacağı ise tam bir muammaydı..
🏀🏀🏀