17. Bölüm

2624 Kelimeler
Güneşin ilk ışıkları camdan içeri süzülürken, bizim deli ikili hâlâ aynı yatakta yan yana yatıyordu. İlkay mışıl mışıl uyurken, Sinan'ın gözleri kıpkırmızıydı; bütün gece uyumamış, sessizce onu izlemişti. Aramızda kalsın, İlkay bunu öğrenirse Sinan muhtemelen cinnet geçirir. Bu yüzden ağzımızı sıkı tutalım arkadaşlar. Sinan, gözlerini kapatmadan saatlerce ona bakmıştı. Yüzünün her kıvrımını ezberlemişti sanki. Ama İlkay'ın kirpiklerinin hafifçe titrediğini fark edince çabucak gözlerini yumup, nefesini yavaşlattı. Uyuyor numarası hep işe yarardı zaten. İlkay biraz kıpırdandı, ardından ağır göz kapaklarını aralayıp yanındaki kıvırcığa baktı. Onunla uyanmak... inanılmaz derecede hoşuna gitmişti. Keşke hep böyle olsaydı; onunla uyuyup, onunla uyanabilseydi. Elini kaldırıp parmaklarını usulca Sinan'ın yüzünde gezdirdi: önce o düzgün kaşların üzerinde, sonra uzun kavisli burnunda, göz kenarlarında... ardından kirpiklerinde, elmacık kemiklerinde ve en son pembe dudaklarında durdu. Dün gece Sinan cesaret edip ona dokunamamıştı; yalnızca gözleriyle izlemekle yetinmiş, parmakları tenine hasret kalmıştı. Şimdi ise İlkay'ın bu kadar rahat dokunması kalbinin hızını tehlikeli bir şekilde artırıyordu. Sonay'daki bu değişim... her geçen gün Sinan'ı biraz daha şaşırtıyordu. Sinan, gözlerini kapalı tutsa da parmaklarının teninde gezdiğini iliklerine kadar hissediyordu. Kalbi öyle sert çarpıyordu ki, İlkay'ın duyacağından korktu. Ama yine de kıpırdamadı. İlkay gülümseyerek parmaklarını dudaklarında gezdirirken fısıldadı: "Uyurken bile nasıl bu kadar..." Sözlerini tamamlamadan Sinan yavaşça gözlerini araladı sanki şimdi uyanıyormuş gibi rol yapıyordu. Yüzündeki eli itip, "dokunma" diye boğuk sesle konuştu. İlkay ellerinin ittirilmesine bir tepki vermedi, eli boşta kalınca sadece omuz silkti. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı; Sinan'ı kafalamanın zor olduğunu kabullenmişti artık. Sinan yüzünü yastığa gömüp sırtını dönünce İlkay derin bir nefes aldı. "Uyanır uyanmaz terslemeler falan. Sabah sabah yine moodundasın." diye mırıldandı. Sinan omzunun üzerinden tersçe ona baktı. "Sen de dokunmasaydın." İlkay gözlerini devirdi, yataktan doğrulup saçlarını karıştırdı. "Alt tarafı yüzüne dokundum, ne var yani bunda? İnsan bir günaydın der, nasılsın der. Ne bu trip?" Sinan suratını buruşturup omuz silkti. "Sana neden günaydın diyecekmişim?" "Aşk olsun, o kadar mazimiz var." İlkay hemen karşılık verdi, yatağın kenarına oturup Sinan'ın ayak ucunu dürtükledi. Sinan'sa ayağıyla tekmeledi onu, "Dürtmesene oğlum, defol git!" İlkay Sinan'ın üzerini açıp elinden tutarak doğrulttu. "Kalk lan antrenmana geçikeceğiz, azar mı yemek istiyorsun?" Sinan güç bela doğrulurken bir yandan da esniyordu. Gerçekten şimdi mi uykusu geliyordu yani? İlkay elini bırakmadan yere diz çöktü. Diğer elini Sinan'ın yüzüne götürüp göz kenarlarını okşadı. "Gözlerin kızarmış, gece uyuyamadın mı?" Sinan onun nasırlı elini ittirdi yine. "Çek şu elini." Yüzünü çevirip ayağa kalktı. İlkay'ı öylece yerde bırakarak tuvalete ilerledi, sıradan günlük rutinlerini hallederken İlkay'ın içeride sesinin gelmediğini fark etti. Çoktan gittiğini sanıyordu. Takı içeri girip yatağın kenarında oturan adamı görene kadar. Elinde komodinin üzerinde bulunan fotoğraf çerçevesini almış sıkıntılı gözlerle resme bakıyordu. "Baya yakınmışsınız" alayla konuştuktan sonra, çerçiveyi çevirdi. Sinan onun elindeki resme baktıktan sonra birden bire değişen ruh halini öğrenmiş oldu. Fotoğraf, ondan hoşlanan yakın arkadaşı Aykutla omuz omuza gülüşürken çekilmişti. "Eee?" Diye bir soru yöneltti Sinan. Sanane diyordu kısaca. Dolabını açıp, dün üzerinde unuttuğu, odaya gelince farkettiği formayı aldı. İlkay yavaşça ayağa kalkıp çerçiveyi sertçe komodine bıraktı. Kırılıp kırılmaması umrunda değildi, ki zaten çatlamıştı galiba. "Seni seven bir 'arkadaşınla' hala görüşüşuyorsun ya pes doğrusu." Sinan şortunu giyerken kaşlarını catarak ona döndü. "Seninle öpüştüğüm halde konuşuyorsam, onunla da görüşe bilirim bence." İlkay aklına gelen düşünceyle yanına gitti. "Onunla da mı öpüştün?" Diye sordu. Burnundan soluyordu şu an, Sinan'ın tek cevabıyla gidip o Aykut şerefsizini yaka bilirdi bile. Sinan sırıttı. Sırf onu sinir etmek için dudaklarına doğru fısıldayarak konuştu. "Daha fazlasını yaptım." "Sinan!" İlkay dudaklarının arasından hırladı, yumruğunu hızla dolaba geçirimesi Sinan'ın umrunda bile olmadı. Sadece onun siyah gözlerinden taşan öfkeye, deliliğe, kıskançlığa zevkle baktı. "Beni delirtme!" Sinan onun bu dediğine güldü. İlkay'ın elini kavrayip beline götürdü. "Belimi kucakladı," diye devam etti aynı fısıltıyla. Sonra elini göğüslerine götürdü. "Okşadı beni." Ardından elini kasık bölgesine doğru götürdü. Elini kavrayip sertçe bastırdı kendine. "Emdi." Diye mırıldandı en son. Her sözünden sonra İlkay'ın delirmesini zevkle izledi. İlkay elini ondan kurtarıp yumruğunu Sinan'ın arkasındaki dolaba geçirdi. "Lan!!" Diye bağırdı. "Sus ulan sus!!" Sinirlerine hakim olmadan bir kez daha geçirdi elini dolaba. "Nasıl söyleyrsin lan bunu bana? Ulan sen.." Ağzına alınmayacak laflar edeceğini anlayınca sustu. "Noldu ki?" Dedi Sinan dudak büzerek. Öylesine masum sormuştu ki, İlkay ateş saçan gözlerini hızla ona çevirdi. "Dün siz Ayazla eğlenirken iyidi? Benim sevişmem mi problem oldu?" "Amına koyduğumun herifi aynı şey mi?!! O orospu çocuğu nasıl sana dokunur?!" İşaret parmağıyla omuzunu delercesine vurdu ona. "Nasıl izin verirsin?!!" Sinan artık dayanamayarak kahkaha attı. Hatta o kadar güldü ki İlkay'a yaslandı. "Ne gülüyorsun oğlum?! Cevap versene!" Sinan'sa gülmekten konuşamıyordu. İlkay en son anlayarak geriye çekildi. "Yalan mı söyledin?" Diye sordu şüpheyle. Sinan başını salladı hala gülmeye devam ediyordu. "Senin kadar," kendini durdurmaya çalışarak elini ağzına götürüp bir kaç kere öksürdü. "Senin kadar kıskanç birini daha görmedim." Dünün intikamını almıştı nihayet. O Ayaz'la cilveleşirken iyidi, şimdi kim kıskanıyormuş görsün. "Ulan böyle şaka mı olur? Hiç mi ne hissedeceğimi düşünmedin ?" İlkay'ın kırgın sesini duyunca durdu. "Yoo düşünmedim, neden düşünmem gerekiyor?" Tek kaşını kaldırarak sordu, bir anda ciddileşmişti. Sesi buz gibiydi. "Bana yaptıklarını daha unutmadım Sonay." Diye devam etti. Sonay'ı da sikeyim, kendimi de sikeyim amına koyim.. "İki yüzüme güldün diye de unutmaya niyetim yok." İlkay teslim oluyormuş gibi ellerini iki yana kaldırdı. "Ne yapmamı istersin peki? Bu hep böyle mi devam edecek? Önce çıkıp öpeceksin, sonra görmezden mi gekeceksin beni? Planın bu mu?" İlkay durumlarını öğrenmek istiyordu. Boşa çabalamaktan bıkmıştı artık. Sonay yüzünden kendisine güvenmeyen birisi vardı karşısında. Hoşlanıyordu ondan, çok ama çok fazla hoşlanıyordu. Lakin bu şekilde devam edemezlerdi. İkisinden biri geri çekilmeliydi. Ya İlkay bu sevdayı unutacaktı, ya da Sinan kendinden ödün verecekti. Ki bunu yapmaya pek niyeti yok gibi duruyordu şu anlık. "Nasıl devam etmesini isterdin Sonay?" Sinan dudakalrını sarkıttı. "Bana yaptıklarını ve yapacaklarını görmezden geleyim falan mı?" Kendi kendine alayla güldü. "Sonra sırtımdan vurmak için an kollarsın." "Allah'ım bana sabır ver yarabbim." İlkay artık son çare Allah'a sığınmıştı. Gözlerini tavandan ayırıp Sinan'ı dolapla kendi arasına sıkıştırdı. "Yavrum benim, sen neden hala anlamak istemiyorsun? Oyun falan yok, intikam yok. Sadece ben varım, ben!!" Diyerek kendi göğsüne vurdu. "Anla artık, köpek gibi hoşlanıyorum senden. Geçmişi unut demiyorum sadece bana güvenmeyi denemeni istiyorum. Lütfen." Yavru köpek bakışlarıyla izledi yeşilleri. Belki insafa gelir de dediklerini hiç değilse yüzde birini yapardı. "Ayaz n'olacak peki?" Sorusu onu afallattı. "Ne Ayaz'ı? Neden şimdi Ayaz'ı soruyorsun? Burda ikimizden bahsediyorum ben, napayım ben Ayaz'ı." Sinan'ın gözlerini devirmesini izledi, ardından sinirli genç göğsüne bir tane yumruk attı. "Ulan daha bir ay önce öpüşürken gördüm sizi? Ne bokum oynuyorsun bana?!" Haydi gel de şimdi burdan yak. Nasıl açıklaya bilirdi ki bu durumu? Gittikçe batıyordu resmen. Bir sorun bitmemiş öbürü hooooop diye yırtık çoraptan fırlayan parmak misali ortaya çıkıyordu. "Öylesine bir şeydi, arkadaş kalmaya karar verdik. İkimiz de pişman olduk." Diye aklına gelen ilk yalanı sıraladı. Yani kurtarıla bilirdi. "Yalan konuşma, hiç de öylesine bir şeymiş gibi durmuyordu. Aksine bir birinizi sikmeye hazırlanıyor gibiydiniz." Ulan Sonay, ulan Sonay.!! Ya bir kere ya, bir kere de rahat dur, rahat!!! "Yanlış görmüşsün!! Bir anlık şeyle olmuştu geçti gitti artık. Onun sevgilisi var hem!" Sinan kaşlarını kaldırdı. "Sevgili olmasa ona gidersin yani?" İlkay'ın artık delirmesini şu kadar falan kalmıştı. Sinan her türlü zorluyordu onu. Köşeye sıkıştırıyor, ağzına geleni söylüyor, bir de araya Ayaz'ı kattı mı ohooo iyice çileden çıkıyordu. "Allah aşkına söylediklerimi götünden anlama!" Diyerek pes etti artık. Sinan omuz silkti. " Sonay ben sana güvenmiyorum. Gelecekte de şu anda da güvenmeye hiç ama hiç niyetim yok. Aşkımdan ölecek olsam yine koşmam kollarına o kadar diyorum. Şimdi çekil önümden." Ona omuz atıp formasının üstünü giyerek çıktı odadan, İlkay ise arkasından üzgün gözlerle izledi. Akşam odaya gelmeden önce Ayaz'a uğrayıp Sonay'ı bir güzel benzetse iyi olurdu. Yoksa içindeki bu ateş asla sönmezdi. *** Antrenman saatleri gelip çattığında herkes formalarını giymiş Spor salonundayı. En son Ayaz gelmiş, -acaba neden- birlikte müdürü beklemeye devam etmişlerdi. İlkay yine Sinan'a dalıp gitmişti, Ayaz geldiğinde bile onu farketmedi. Diğerleri zaten kendi işindeydi, kimse kimseyi umursamıyordu. "Naber kanka?" Ayaz'ın yanında oturmasıyla bakışlarını Sinan'dan ayırmadan cevap verdi. "İyidir senden?" "Benden mutlusu yoktur herhalde." Ayaz'ın yüzündeki sırıtma akşam bir şeylerin olduğuna haberciydi aslında ama İlkay bunu kesinlikle bilmek istemiyordu. "Duymak istemiyorum." Ayaz onun söylediğiyle kıs kıs güldü. "Ama ben duymak istiyorum, anlatsana ne oldu dün gece.?" Omuzuyla İlkay'ın omuzuna vurdu hafifçe. Kaşlarını indirip kaldırıyor, muzipce ona bakıyordu. "Bir şey olmadı ya, güvenmiyor bana." Sonra Sinan'ın dediklerini hatırlayarak sinirle Ayaz'a döndü. "O Sonay'a da şöyle, akşam onu dövmeye gelicem." "Neden ya? Ne yaptı sevgilim yine?" "Ulan uçkurunuza bir sahip çıkamıyorsunuz. Sizin öpüştüğünüzü görmüş bundan bir ay önce falan. Bana onun hesabını soruyor beyefendi." Ayaz bir kahkaha kopardı. Diğerlerinin hemen dikkatini çekerken İlkay koluna vurdu sessiz olması için. Bu gün zaten az kalsın kalpten gidiyordu bir diğer kıskandırma vakasını kalbi dayanmazdı. "Vay anasını, onu mu görmüş? Oha lan, şimdiye kadar da sesini çıkarmamış ha?? Valla helal olsun, kral adammış." İlkay gözlerini devirdi. "He he ama gelip bana oyun oynuyorsun dedi, gram güvenmiyor oğlum bana, ne yapacağımı bilmiyorum." Ayaz hâlâ sırıtıyordu. "Bak, bana kızma ama Sinan'ın sana güvenmemesi çok da haksız değil yani. Bizi görmüş, üstüne de hala birlikte takılıyoruz, ayrıca geçmişten gelen husumet de var.." dudakalrı gerildi, "oğlum senin de işin zormuş." Diyerek sırtını pat patladı. "Acıdım şimdi sana." "Resmen aşkımdan ölecek olsam sana gelmem diyor, nasıl ikna edeceğim ben onu?" Ayaz düşündü, "belki de ona gerçekleri anlatmalısın?" Diye bir fikir önerdi. "Her şey daha da boka sarar." Tam o sırada salona koç girdi. Takım bir anda toparlandı, herkes ayağa kalktı. Bağırış çağırış arasında Sinan yerinden kalkarken göz ucuyla İlkay'a baktı. Koç'un dudugunun sesi geldiğinde gözlerini ondan çevirdi. İlkay baş düşmanı olan orta yaşlarındaki adama dikti gözlerini. Zaten onun da gözleri üzerindeydi. Sadece ikisinin anladığı bir bakış alış verişinde bulundular. Koç İlkay'a acımasız gözlerle bakıyordu, İlkay'da ona öfkeyle. Dün gece canından çok sevdiği kardeşi yaralanabilir hatta öle bilirdi. Ve bunun tek sorumlusu oydu. O gün odasına girdiğindeki tehditi pek işe yaramamıştı sanki. Umursamadı bu gün onunla çok güzel ilgilencekti. "Koşuya hazırlanın. Tek sıra halinde, yirmi tur." Oyuncular yerlerini alıp Koç'un düdüğünün sesiyle koşmaya başladılar. Koç'un gözleri resmen İlkay'ı takip ediyordu. En ufak hatasında bağırıyor, küfür ediyor, İlkay'ın gerilen sinirlerini daha da geriyordu. "Durun!!!" Geçip karşılarında durdu, "Ne lan bu haliniz? Kendinize oyuncu demeye utanmıyor musunuz? Bir de profesyonel olacaklar. Şunlara bak, bir bok olmaz sizden!" Eliyle tek tek hepsini göster. En son İlkay'a geldiğinde durdu. "Hele Sonay beyimize de bakın, sözde yıldız oyuncumuz ama beş turu bile koşamıyor." Bir kaç yerden kıkırtı sesleri yükseldi. İlkay onları takmadan göz hapsine aldığı şerefsizi süzüyordu. Siyah gözleri derin bir boşluğu andırıyor, koç ona her yaklaştığında gözleri yavaş yavaş kıvılcımlar çıkarıyordu. "Takımda yeteneksizlere yer yok! Daha önce de söyledim. Yıldız oynayamıyorsa, oynatacak başka birini bulurum." İlkay'ın dudağı yukarı doğru kıvrıldı. Alaylı gözlerle baktı ona. Eliyle takımı gösterdi. "Seçin bakalım, hangisi yıldız olmaya meraklıysa buyursun geçsin." Kendinden emin çıkan sözleri takımda bomba etkisi yarattı. Koç takıma döndüğünde kimse öne çıkmadı, ya kafalarını eğdi ya da başını çevirdi. "Sinan!" Koç bağırdı. Herkes kafasını Sinan'a çevirirken, Sinan İlkay'da olan gözlerini daha çekmemişti. Aslında koçu bile duyduğu söylenemezdi. Geçen seferki koçla kavgasını, şimdiki aralarında sürtüşmeyi, dün Koç'un telefonda konuştuklarını düşünüyordu. Cidden Koç Sonay'ı öldürmek mi istiyordu? Ama... Neden ki? "Sinan dedim!" Koç'un biraz öncekinden bile yüksek çıkan sesiyle Sinan irkildi. Bir adım öne geçti ve yeşillerini önündeki adama dikti. "Bundan sonra takımın yıldızı sensin!" Demesiyle ifadesi sekteye uğradı. Göz ucuyla Sonaya baktı, ki Sonay sandığı İlkay da ona bakıyordu. "Ama koç ben.." "İtiraz istemiyorum. Sonay artık Yıldız olacak kadar sorumluluk alamıyor. Şimdi sıra sende, bir yıldızın nasıl olması gerektiğini göster arkadaşına." İlkay sırıttı, bir şey söylemedi. Sinan'sa alt dudağını ısırarak İlkay'a bakıyordu. "Buna sen mi karar veriyorsun?" Koç'un gözleri İlkay'a döndü. Alalyla güldü. "Ya kim vercekti?" İlkay omuzlarını silkti. "Sinan'ın benden iyi olduğunu sana düşündürten ne? Kaç defa sahada onu yendiğimi hatırlamıyorum bile." Konunun Sinan'la bir ilgisi yoktu ama yine de İlkay Sinan hakkında konuşmaktan rahatsızlık duydu. "Bence maç yapalım, kazanan pozisyonu alır." Koç güldü, "tamam Sonay beyler nasıl isterse. Yalnız dikkat edin kimsenin sakatlanmasını istemem." "Yıldız sporla oyundan sonra takımda kim senin bu sözlerine inanır cidden çok merak ediyorum" iğneleyici sesi Koç'un bakışlarını bir an dondurdu. "Ne demek istiyorsun?" Diye sordu serçe. İlkay kollarını göğsünde kavuşturup dudakları sarkıttı. "Daha çok bizim sakatlanmamızı ister gibi bir halin vardı da. " Oradaki hiç kimse İlkay'ın bu kadar cüretkar olacağını düşünmemişti. Bu soruyu sormak fitili ateşlemek gibi bir şeydi onların gözünde. "Planın neydi?" Diye devam etti İlkay. "Hangimizin sakatlanmasını istedin de o takımı sahaya çıkardın?" "Sonay, dediklerine dikkat et! Bunlar ağır suçlamalar, kanıtın var mı?" İlkay Sonay'ı öne alamayacağı için sadece gülümsedi. "Var da, şu anlık yok diyelim." Koç da bunu biliyordu. İlkay kendisini daha açık vermezdi. Bu yüzden sormuştu işte, kanıtı olmadan kimseyi inandıramazdı. "Güzel, şimdi yerinize geçin. İkiniz maç yapacaksınız, geri kalanlar izlemek için kendisine yer bulsun. İlk on sayı yapan kazanır." İlkay ve Sinan sahaya çıktıklarında, salon sessizleşti. Takım arkadaşları yan tarafta sıralanmış, Koç ise kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde onları izliyordu. İlkay, topu eline alınca Sinan'a doğru eğildi. "Kaybetmeye hazır mısın kıvırcık?" dedi gülerek. Sinan, dudaklarının kenarına küçümseyici bir kıvrım yerleştirdi. "Senin karşında kaybedeceğimi düşünmen bile komik. Hadi başla da işin çabuk bitsin." Koç düdüğü çaldı. O anda sahada ikisinin dışında kimse yokmuş gibi bir gerilim yayıldı. İlkay hızla potaya yöneldi, ama Sinan'ın savunması taş gibiydi. Birkaç hamle, bir-iki çarpışma... ve İlkay topu potaya göndermeyi başardı. İlk sayı onundu. Yan kenardan birkaç kişi fısıldaştı. "Vay, Sonay yine hızlı başladı." "Ama Sinan da kolay lokma değil." Sinan ise hiç aldırış etmedi. Topu kaptığı gibi İlkay'ın üzerinden yükselip zarif bir atışla sayı aldı. Gözleriyle İlkay'a meydan okurken fısıldadı: "Bu sadece başlangıç." Skor eşitlenmişti. Oyun ilerledikçe sahadaki rekabet giderek kızıştı. İki genç birbirine sertçe çarpıyor, omuz omuza mücadele ediyor, her sayıdan sonra göz göze geliyordu. Aralarındaki gerilim o kadar hissedilir hale gelmişti ki, diğer oyuncular nefeslerini tutmuş izliyordu. Sayı ardına sayı geldi. İlkay'ın yüzünde terler süzülüyor, Sinan'ın nefesi giderek ağırlaşıyordu. 9-9'da ikisi de son sayının karar anı olduğunu biliyordu. Top Sinan'ın elindeydi. Hızla potaya doğru hamle yaptı, ama İlkay bütün gücüyle önüne atıldı. Göğüs göğüse çarpıştılar, top yere sekip uzaklara yuvarlandı. Bir anlık sessizlik... ardından ikisi de aynı anda topa hamle etti. Yere kapanıp birbirlerinin kollarına dolandılar. Top bir yana savrulmuştu ama artık hiçbirinin umurunda değildi. İlkay'ın yüzü Sinan'ınkine bu kadar yaklaşmışken, gözlerindeki öfkeyle birlikte gizleyemediği başka bir şey de vardı: özlem... ve arzu. Sinan hırıltıyla, neredeyse duyulmaz bir sesle söyledi. "Benden uzak dur dedim sana..." İlkay, nefes nefese, dişlerini sıkarak karşılık verdi. "Duramam." Sahanın ortasında ikisi yere kapanmış, bakışları kilitlenmiş haldeydi. Takım arkadaşları şaşkınlıkla birbirlerine bakıyordu. Koç ise dudaklarının kenarında hafif bir tebessümle onları izliyordu; sanki ikisinin bu savaşı tam da görmek istediği şeymiş gibi. "Yeter!" diye bağırdı aniden Koç. Sesi salonda yankılandı. "Bu maçın kazananı yok. Ama kaybedeni var: ikiniz de. Yerlerinze geçin bugünlük bu kadardı." İlkay ve Sinan hâlâ birbirine kilitlenmiş gözlerle bakarken, Koç sırtını dönüp sert adımlarla salondan çıktı. Takım dağıldı. Fısıltılar yükseldi. Ama İlkay ve Sinan hâlâ yerlerinden kalkmamıştı. Elleri birbirinin bileğinde kenetlenmiş, nefesleri birbirine karışıyordu. Sonunda Sinan, fısıltı halinde söyledi: "Kalk artık" "İstemiyorum." Aralarındaki bu ateş, artık söndürülecek gibi değildi. Salondaki uğultu çoktan dağılmış, ışıklar loş bir sessizliği sahaya bırakmıştı. Sanki koskoca dünya gitmiş, geriye yalnızca ikisi kalmıştı. İlkay hâlâ Sinan'ın bileğini tutuyordu. Ne bırakabiliyor, ne de daha sıkı kavrayabiliyordu. Gözlerindeki çatışma her şeyden daha güçlüydü: uzak durmak isteyen bir kalp, yanına koşmak isteyen bir kalple kavga ediyordu. İlkay derin bir nefes aldı. Yüzünü Sinan'ın birkaç santim ötesine yaklaştırıp, fısıltıyla söyledi: "Ne kadar kaçarsan kaç... yine bana geri dönüyorsun." Sinan'ın dudakları titredi. Söylemek istedikleri boğazında düğümlendi. O an, gözlerindeki bütün öfke, bütün inat; yerini çıldırtıcı bir isteğe bıraktı. Ve... birbirlerine daha fazla direnmeyi başaramadılar. Dudakları, bütün inatlaşmaların, kavgaların, kıskançlıkların üzerinde kavuştu. O an, sahadaki ter, öfke, nefes darlığı... hepsi yerini ateş gibi bir öpüşmeye bıraktı. Ama aynı anda, salonun kapısından bir gölge belirdi. Koç'tu. İkisini o halde gördüğünde yüzündeki alaycı gülümseme daha da genişledi. Gözlerinde, yeni bir planın kıvılcımı parlıyordu. Çünkü artık biliyordu: bu ateş onları güçlendirecek kadar tutkulu, ama yok edecek kadar da tehlikeliydi. 🏀🏀🏀
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE