Her yara bir kadını ya yıkar ya da efsane yapar.
Dört kitap, tek kalem; binlerce yaşanmışlık.
Güçlü Kadın, İki Çılgın, Tecrübe Konuşuyor ve Urfa’nın Gelini Berfin ile bu yolculuk; acıdan güce, sessizlikten direnişe dönüşüyor.
Hayatın tam kalbinde.Çünkü ben sadece yazmıyorum, yaşanmışlığı kâğıda döküyorum.
• Urfa’nın Gelini Berfin: Sessiz kalmayacak, törelerin gölgesinden kendi devrimini yaratacak. Berfin’in hikayesinde acı, yerini sarsılmaz bir direnişe bırakıyor.
• Güçlü Kadın: Küçük bir kızın içindeki o fırtına artık dindi sanma; o fırtına şimdi dünyayı değiştirmeye geliyor. Nehir’in zor zamanlardaki aşkı ve mücadelesi kalbinize dokunacak.
• İki Çılgın: Kaderin ve sarsılmaz bir dostluğun hikayesi. Hayatın tüm sertliğine rağmen birlikte gülümseyebilenlerin limanı.
• Tecrübe Konuşuyor: Hayatın tam kalbinden, en çıplak gerçeklerle süzülen bir yüzleşme.
URFA’NIN GELİNİ BERFİN TÖRE
Berfin, Urfa’nın törelerle çevrili bir köyünde büyümüş genç bir kadındır.Sessizliği öğretilmiş, korkuyu miras almış, susması beklenmiştir.Ama o susmaz.Bir aşiretin gölgesinde başlayan hayatı, yasaklar, tehditler ve örtülen gerçeklerle şekillenirken Berfin, köyün yıllardır görmezden geldiği karanlığa ışık tutar. Bu ışık; düşman kazandırır, dostları sınar, kanın eşiğine kadar sürükler.Tehditler açıktan yapılır.Ev basılır.Kan akar.Ama Berfin geri çekilmez.Onun direnişi sadece kendisi için değildir; bir çocuğun korkusuz okula gidebilmesi, bir kadının sesini yükseltebilmesi, bir köyün suskunluktan kurtulabilmesi içindir. Devlet, aşiret, töre ve erkek egemen düzen arasında sıkışan köy; Berfin’in duruşuyla yüzleşmek zorunda kalır.İhanet açığa çıkar.Gerçekler konuşur.Köy ikiye bölünür.Sonunda Berfin ne kahraman olur ne de mağdur.O, kalan olur.“Urfa’nın Kızı Berfin”, bir kadının susmamayı seçmesinin, bir köyün de susmamayı öğrenmesinin hikâyesidir.Bu roman; yasak aşk ya da silahlı çatışmadan çok, cesaretin sessiz ama yıkıcı gücünü anlatır.Çünkü bazen en büyük devrim, gitmemektir.
FIRTINADAN DOĞAN KADIN
Dışarıda rüzgâr uğuldarken küçük bir kız, odanın köşesine sinmiş sessizce etrafı izliyordu. Henüz kimse bilmiyordu. Bir gün dimdik ayakta duracağını, dünyaya meydan okumayı ve tek başına savaşmayı öğreneceğini. Küçücük bedeninin içinde kocaman bir fırtına saklıyordu. Hayat ona her şeyi çok erken öğretti. Erken kırılmayı, erken susmayı ve erken büyümeyi. Nehir, yaşıtlarından hep farklıydı. Çünkü hayat ona daha çocukken güçlü olmayı öğretmişti. İstemese bile buna mecbur bırakılmıştı. Bazen içindeki o küçücük Nehir hıçkırarak ağlamak isterdi ama gözyaşları hep içinde kalırdı. Çünkü ağladığını gösterirse herkes onu zayıf sanacaktı. O bunu asla istemiyordu. Bir gece karanlığın içinde kendi kendine sessiz bir söz verdi. Kim ne yaparsa yapsın, bir gün kendi hikâyesinin kahramanı olacaktı. İşte böyle başladı Nehir’in yolculuğu. Kimsenin bilmediği o evin küçük odasında, sessiz ama inatçı bir kararlılıkla büyüyen bir kızın hikâyesi. Kader onu nereye savurursa savursun, o hep ayağa kalkacaktı.
Çünkü bazı kadınlar güçlü doğmaz, hayat onları güçlü olmaya zorlar. Ve Nehir, o kadınlardan biri olacaktı.
Yıllar Nehir’in yüzüne ince çizgiler, ruhuna ise sarsılmaz bir zırh ekledi. Artık o köşeye sinen küçük kız değildi. Şehrin en yüksek binalarından birinde, kendi kurduğu işinin başında dururken dışarıdaki rüzgâr yine uğuldayordu. Ama bu kez rüzgâr onu korkutmuyor, sadece geçtiği yolları hatırlatıyordu.
Hayat ona verdiği sözü her gün sınamıştı. Düştüğü her an, o küçük odadaki sessiz yemini yankılandı kulaklarında. İnsanlar onun başarısını, soğukkanlılığını ve dik duruşunu hayranlıkla izlerken kimse o zırhın altındaki yaraları görmüyordu. O yaralar, Nehir’in en büyük madalyalarıydı. Bir gün, tıpkı kendisi gibi köşeye sıkışmış bir çocuğun gözlerine baktığında duraksadı. O an anladı ki kahraman olmak sadece kendi savaşını kazanmak değildi. Başkalarının savaşına da ışık olabilmekti. Nehir, elini o çocuğun omzuna koydu ve fısıldadı. "Ağlamaktan korkma, ama ayağa kalkmaktan da asla vazgeçme. Çünkü en güzel hikâyeler, bitti sanılan yerden başlar." Nehir artık sadece kendi hikâyesinin kahramanı değildi. O, hayatın zorladığı her kadının, her çocuğun içindeki o sönmeyen inatçı umudun adı olmuştu.
TECRÜBE KONUŞUYOR
Her tarih eseri, doğrudan ya da dolaylı olarak yazarının hayat tecrübesine bağlıdır. Cemil Meriç’in bu sözü aslında hepimiz için geçerlidir. Çünkü tecrübe konuşur. O, hayatın kimseye bedava vermediği, zamanla yoğrulan en sessiz öğretmendir.
Kimi zaman geçmesi zor bir acının içinden çıkar,
kimi zaman küçük bir denemenin ardında saklıdır.
İnsanın yaşadıklarından süzülen her bilgi, her fark ediş, her iz tecrübedir. Bazen yalnızca bilmediğin bir yemeğin tadına bakarsın. Hoşuna giderse yeniden denersin, gitmezse hafızan “bir daha asla” diye işaretler. Ama tecrübe, sadece yaşamakla oluşmaz.
Görgü, yani insanın gözlemle, sezgiyle ve farkındalıkla biriktirdikleri onun en büyük tamamlayıcısıdır.
İnsanın biriktirdiği her şey. Acıları, yanılgıları, başarıları, umutları ve hayal kırıklıkları bir araya gelir ve görünmeyen bir mimari oluşturur. Ve o mimari, insanın karakterini, duruşunu ve yolunu belirler.
Bir gün ne yaşarsan yaşa, o mimari sessizce dile gelir.
HAYAT BAZEN İNSANA AİLE VERMEEZ
Ama kalpten bir dost verir. Bu hikâye, birbirine omuz olan Derya ve Derin’in macerasıdır. Bazen kahkahalarla gülen, bazen gözyaşı döken ama her zaman "Biz ne yaptık?" diyebilen iki çılgın dostun yolculuğudur. Onlar gökyüzüne hayaller çizen, birbirini asla bırakmayan ve yan yana durdukça güçlenen iki ruhtur. Derya ve Derin için gerçek dostluk, düşerken değil birlikte ayağa kalkarken belli olur. Kankalığın kutsal bir bağ olduğuna inanıyorsan bu iki çılgının hikâyesine hoş geldin. Bu iki dostun başından geçen komik bir olayı mı yoksa duygusal bir dayanışma anını mı anlatmamı istersiniz? Bir sabah, ceplerinde sadece bir paket bisküvi ve kocaman hayalleriyle bilmedikleri bir şehre doğru yola çıktılar. Arkalarına bakmadılar çünkü geçmişleri, birbirine yasladıkları omuzlardan daha ağır değildi. Yolda başlarına gelmeyen kalmadı. Arabaları bozuldu, yağmurda sırılsıklam oldular ve hatta beş parasız kaldıkları o meşhur gecede bir parkta yıldızları sayarak sabahladılar. Derya, üşüyen ellerini ovuştururken sordu. "Yine ne yaptık biz Derin? Sence başarabilecek miyiz?" Derin gülümseyerek Derya’nın elini tuttu.
"Biz bugüne kadar neyi başaramadık ki? Yanımda sen varsan, dünya sadece bir oyun alanı." İşte onların sırrı buydu. Dünya onlara sırtını döndüğünde, onlar birbirine dönüyorlardı. Şehrin ışıkları uzaktan görünmeye başladığında, sadece bir şehre değil, birlikte kuracakları yeni bir hayata yürüyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki; sahte kalabalıkların içinde yalnız kalmaktansa, gerçek bir dostun gölgesinde tek başına savaşmak daha onurluydu.