Tutsak kalplerUpdated at Oct 18, 2025, 14:43
Dumanın içindeki metal kokusu ciğerlerini yakıyordu. Kulaklarında çınlayan patlamanın yankısı hâlâ geçmemişti. Leyla, kan dolu ellerini üniformasına sildi, ardından titreyen nefesini kontrol etmeye çalıştı. Her şey birkaç saniye içinde olmuştu. Konvoy, dağ yolunda ilerlerken, yerin altından yükselen o uğursuz ses… ve ardından cehennem.İlk yardım çantasını sırtına daha sıkı bastırdı, gözlerini dumanın arasına dikti. Çığlıklar, emirler, kurşun sesleri… Her şey birbirine karışmıştı.“Leyla!”O sesi kalabalığın arasından duyduğunda, bir an kalbi duracak sandı. Kalabalığın arasında, yanık kokusunun ve barutun içinde, yüzü kan ve toz içinde bile hâlâ sertliğini koruyan o adam beliriyordu: Komutan Kerem Ali Bozkurt.Göz göze geldiler. Zaman bir anlığına yavaşladı. Onun bakışlarında, hayat kadar kesin bir şey vardı: “Hayatta kal.”Leyla derin bir nefes aldı. “Komutanım, yaralılar—”“Şimdi senin tek görevin hayatta kalmak, Doktor.!!!” Sert sesi, içinde taşıdığı emir kadar bir korumayı da saklıyordu.Tam o anda, ikinci bir patlama yankılandı. Leyla refleksle yere kapanırken, Kerem bir hamleyle onu çekip yakındaki devrilmiş zırhlının arkasına savurdu. Metalin soğuk yüzeyine çarptığında nefesi kesildi, ardından bir bedenin ağırlığını hissetti.Kerem.Göğsü onun göğsüne bastırılmış, nefesi yüzüne çarpıyordu. Barut kokusuna karışmış o yoğun, erkeksi koku… Kalbi deli gibi atıyordu. Bir an için dünyada sadece ikisi vardı.“İyi misin?” diye sordu Kerem, sesi kısık, nefesi sıcak.“Sanırım…” Leyla dudaklarını ısırdı, alnındaki terle kanı silmeye çalışırken elleri titriyordu.Kerem’in gözleri karanlık bir gökyüzü gibiydi, içinde fırtına taşıyan gri tonlar. Öfke, endişe ve bir şey daha… Adını koyamadığı ama kalbinde ateş gibi hissettiği bir şey.“Beni dinle.” Kerem’in eli, başını tutup gözlerine kilitledi. “Burada kimse ölmeyecek. Anladın mı?”Leyla yutkundu, dudaklarından istemsiz bir fısıltı döküldü: “Anladım.”Ama o anda, birkaç metre ötede mermiler sıçradı. Kerem küfretti, silahını çekip omzunun üzerinden ateş açtı. Leyla ise hızla harekete geçti, çantasını çekip devrilen askerin yanına süründü.“Kerem! Yaralı var!” diye bağırdı, emir almış gibi.Kerem’in yüzü kasıldı. “Leyla, lanet olsun, burada kal dedim!”Ama Leyla çoktan yaralının kanayan bacağını sıkı bir turnike ile sarmıştı. Elleri kana bulanmışken, içinden geçen tek şey şuydu: “Bu benim görevim. Kaçamam.”Bir an sonra, Kerem yanına süründü. Kurşunlar etraflarına yağarken, bir eli silahında, diğer eli Leyla’nın sırtında. Onu koruyor, ama öfkeden deliye dönmüş gibiydi.“Senin yüzünden saçlarım beyazlayacak, Doktor.” dedi dişlerinin arasından, gözlerini ondan ayırmadan.Leyla, başını kaldırıp gözlerine baktı. Gülümsemek istese de boğazındaki düğüm izin vermedi. “Ben işimi yapıyorum, Komutan.”Kerem’in gözleri parladı. Öyle bir bakıştı ki, kurşunlardan daha tehlikeliydi. Yasaktı. Ulaşılmazdı. Ama tam oradaydı.Bir saniyeliğine dünya sustu. Patlamalar, mermiler, çığlıklar… Hepsi yok oldu. Sadece ikisi ve aralarındaki sessiz, yakıcı bağ kaldı.Kerem elini uzattı, Leyla’nın çenesinin kenarındaki kanı sildi. Parmağının sıcaklığı Leyla’nın tüm bedenine yayıldı.“Hayatta kal. Bu bir emir, Leyla.”Onun adını ilk kez böyle söylediğinde, Leyla’nın içi titredi. Dudakları aralandı, ama söyleyecek kelime bulamadı.