1. bölüm
Hayat bana hiçbir zaman adil davranmamıştı ama amcam bu adaletsizliği silmek için elinden geleni yaptı. Sekiz yaşımdaydım. Bir trafik kazası; annemi, babamı ve henüz doğmamış erkek kardeşimi tek bir gecede toprağa gömdü.
O karanlık enkazdan geriye tek bir nefes kaldı: Ben.
Amcam, abisinin emanetine sadece kucağını değil, babamdan kalan tüm serveti ve şirketleri açtı. Yirmi yaşıma bastığım bu günlerde, onun koruyucu kanatları altında büyümüş biri olarak babamın koltuğuna devralmaya hazırlanıyorum. Amcam olmasaydı, ben o kazanın kahrında çoktan yok olup gitmiştim.
Şirketteki işlerimi bitirdikten sonra konağa dönmek için binadan çıktım.
aracım kapının önünde bekliyordu. Şoförüm beni görünce hemen arka kapıyı açtı.
“Buyurun hanımefendi.”
Başımı hafifçe sallayıp arabaya bindim. Araç ağır ağır hareket etti.
Şehrin sokaklarından geçerken gözüm tanıdık bir yüze takıldı.
Azad...
Hêzaran Aşireti ağasının büyük oğluydu. Aynı zamanda kuzenim Şorej’in en yakın arkadaşıydı.
Elinde oyuncaklarla mahallenin çocuklarına hediyeler dağıtıyor, onlarla kahkahalar atıyordu.
İstemsizce gülümsedim.
“Arabayı durdur.”
Şoför hemen frene bastı.
“Bir sorun mu var, hanımefendi?”
“Hayır.”
Gözlerimi Azad’dan ayıramıyordum. Çocuklarla bu kadar içten ilgilenmesi, onu diğer aşiret ağalarının çocuklarından farklı kılıyordu.
Birkaç dakika sessizce izledikten sonra derin bir nefes aldım.
“Gidebiliriz.”
“Emredersiniz, hanımefendi.”
Yaklaşık yirmi dakika sonra Serxanî Konağı’nın devasa demir kapıları açıldı.
Kapıdaki korumalar beni görünce saygıyla başlarını eğdiler.
Avluya adım attığımda babaannem her zamanki yerinde oturuyordu. Önündeki masada ihtiyaç sahibi ailelere gönderilecek yardım kolilerini tek tek kontrol ediyor, eksikleri not alıyordu.
Beni fark edince yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi.
“Tı xêr hatî, keçka min.”
(Hoş geldin kızım.)
Gülümseyerek yanına yaklaştım.
“Ser çava, ka tu çi karî dikî, dapîr?”
(Hoş bulduk. Ne yapıyorsun babaanne?)
Yanına oturup başımı dizine koydum. Her zamanki gibi saçlarımı okşamaya başladı.
“Gözünü mal hırsı bürürse insanın kalbi de kör olur, kızım.” Yumuşak bir sesle devam etti. “Müslümanın komşusu açken tok yatması yakışır mı? Allah bize fazlasını verdiyse paylaşmak da bizim görevimiz.”
Gülümsedim.
“İyi yapıyorsun, dapîr. Allah bütün hayırlarını kabul etsin.”
“Âmin, kızım.”
Tam o sırada mutfaktan yengemin sesi duyuldu.
“Helbest! Sen mi geldin?”
Başımı mutfağa çevirdim.
“Evet, geldim jımam.”
Elinde tabaklarla mutfaktan çıktı. Akşam yemeği için sofrayı hazırlıyordu.
“Hadi bana yardım et. Bugün çalışanların izin günü olduğunu bile bile Bejna Hanım yine dışarı çıktı.”
Gülümseyerek ayağa kalktım.
“Tamam, jımam.”
Birlikte sofrayı hazırladık.
Akşam bütün aile aynı sofranın etrafında toplandık. Konağın içinde kahkahalar yankılanıyordu.
O an içimden tek bir şey geçti.
Keşke annemle babam da burada olsaydı...
Amcamın beş çocuğu vardı: Dılgeş, Şorej, Bejna, Hevî ve Zagros.
Ben en çok Bejna ile büyümüştüm. Yaşlarımız aynı olduğu için herkes bizi ikiz sanırdı.
Dılgeş ile Hevî sarışındı. Şorej ve Zagros kumraldı. Bejna ise esmerdi. Sarışınlık genini amcamdan almışlardı. Yengem Sosîn ise kumraldı.
Bense anneme benziyordum.
Kestane kahverengisi uzun saçlarım, altın sarısına çalan gözlerim, bembeyaz tenim ve minyon bir yüzüm vardı. Ailem, anneme ne kadar benzediğimi söylerdi.
Akşam yemeğinden sonra odama çıktım.
Yengem, Bejna ve Hevî sofrayı toplamaya kalmıştı. Ben ise bütün gün şirkette çalışmanın verdiği yorgunluğu üzerimde hissediyordum.
Sıcak bir duş aldıktan sonra kendimi yatağa bıraktım.
Çünkü yarın sabah erkenden çiftliğe gitmem gerekiyordu.
Sabah çiftliğe vardığımda ilk işim ahıra gitmek oldu.
Kehribar’ın başında Salih amca vardı. Babamın en sevdiği atın soyundan gelen tek attı. Ona bir şey olursa ne yapardım bilmiyordum.
Düşüncelerimin arasında kaybolmuşken Salih amcanın sesiyle irkildim.
“Durumu pek iyi değil, kızım. Gerekli ilaçları yaptım ama iyileşmesi zaman alacak. O zamana kadar ahırdan çıkarmayın. Hiç yorulmaması gerekiyor.”
Derin bir nefes aldım.
“Teşekkür ederim, Salih amca. Sizce ne kadar sürer?”
“Büyük ihtimalle iki hafta.”
Başımı usulca salladım.
“İnşallah.”
Salih amca ahırdan çıkarken çalışanlardan biri onu kapıya kadar uğurladı.
Ben ise Kehribar’ın yanına çömeldim.
Başını yavaşça okşadım.
Sarı tüyleri güneş ışığında altın gibi parlıyordu. Bu yüzden ona Kehribar adını vermiştim.
“Ne oldu sana, güzelim?” diye fısıldadım. “Nazara mı geldin yoksa?”
Burnunu avucuma sürttü.
“Sen böyle olunca bu çiftliğin tadı kalmıyor. Veteriner iki hafta dedi ama sen güçlüsün. Eminim daha erken ayağa kalkarsın. Sonra yine birlikte uzun uzun dolaşırız.”
Alnına küçük bir öpücük kondurdum.
“Ben seni bekliyor olacağım.”
Ahırdan çıkıp çiftlik evine doğru yürüdüm.
Çiftliğimiz şehrin dışında, yemyeşil tepelerin arasında kuruluydu. Çocukluğumun en güzel günleri burada geçmişti.
Babam bana ilk kez burada ata binmeyi öğretmişti.
Annem ise her seferinde korkuyla bizi izlerdi.
“Düşecek!” diye telaşlanır, babam ise gülerek,
“Ben varken kızıma hiçbir şey olmaz.” Derdi.
Bu anılar zihnimde canlanınca gözlerim doldu.
Tam o sırada Mustafa amcanın eşi Fatma abla yanıma geldi.
“Ne oldu, Helbest?” diye sordu. “Salih veteriner kötü bir şey mi söyledi? Gözlerin neden dolu?”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır... Kehribar iyileşecekmiş. Sadece eski günleri hatırladım.”
Verandaya geçip oturdum.
Fatma abla ellerini önlüğüne silerek yanıma geldi ve boş sandalyeye oturdu.
Bir süre sessizce uzaklara baktı.
Sonra derin bir nefes aldı.
“Baban...” dedi yavaşça. “Dışarıdan bakınca sert, hatta korkutucu bir adam gibi görünürdü. Ama kalbi pamuk gibiydi.”
Gülümsedim.
“O, annene öyle bir bakardı ki... Sanki dünyada başka kimse yokmuş gibi.”
Gözleri dalıp gitmişti.
“Annen hamile olduğunu ilk öğrendiğinde ikisi de bu çiftlikteydi. Annen, sana hamile olduğunu bilmeden önce at sürmüştü. Baban haberi alınca önce çok kızdı.”
Fatma abla hafifçe güldü.
“‘Ya sana ya da bebeğimize bir şey olsaydı?’ diye uzun uzun söylenmişti.”
Ben de istemsizce gülümsedim.
“Sonra bütün şehir bayram yerine döndü. Baban sevinçten baklava dağıttı. ‘Aşkımız meyvesini verecek.’ Deyip duruyordu.”
Sessizlik çöktü.
Fatma abla gözlerini yere indirdi.
“Biliyor musun, Helbest...” dedi kısık bir sesle. “İkisi hep aynı şeyi söylerdi.”
Merakla yüzüne baktım.
“‘Bir gün öleceksek bile birlikte ölelim.’”
Boğazım düğümlendi.
“...Ve gerçekten birlikte gittiler.”
Yüzümdeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Gözlerim doldu.
Onları çok özlüyordum.
O gece çiftlikte kalmıştım.
Geç saatlere kadar yeni takı tasarımları çizmiş, nasıl uyuyakaldığımı bile hatırlamamıştım.
Sabah telefonun yüksek sesiyle gözlerimi araladım.
Ekranda Zagros’un okulunun numarası yazıyordu.
İçime kötü bir his çöktü.
“Yine ne yaptı acaba?” diye geçirdim içimden.
Telefonu açtım.
“Merhaba.”
“Merhaba, Helbest Hanım. Ben okul müdiresiyim. Kardeşiniz Zagros hakkında sizinle konuşmamız gerekiyor. Okulda kavga çıkardı. Mümkünse en kısa sürede gelebilir misiniz?”
Derin bir nefes aldım.
“Yine ne halt karıştırdın, Zagros...”
Sonra telefona döndüm.
“Tabii hocam. Hemen geliyorum.”