Kara Haber
Ben Zehra. Henüz on dokuz yaşındayım. Çocukluğumun geçtiği bu köy bana kimi zaman güvenli bir yuva gibi gelir, kimi zaman da daracık bir kafes gibi üstüme kapanır. Taş evlerin birbirine yaslandığı, dar yolların keçilerin çan sesleriyle çınladığı, sabahları horozların ötüşüyle başlayan bir köy burası. Bizim köyümüz dağların arasında, derelerin kenarında, hem güzel hem de bir o kadar sert bir yerdir.
Bazen penceremin önüne oturur, dağlara bakardım. Kışın karla kaplanır, baharda papatyalarla dolar, yazın kavrulur, sonbaharda ise sarı yapraklarla hüzünlenirdi. Ama her mevsim, bana aynı şeyi fısıldardı: “Sen buraya sığmayacaksın, Zehra.”
Daha küçükken bile farklı olduğumu hissederdim. Annem sabahları tandırın başında hamur yoğurur, babam sabanı sırtlayıp tarlaya giderdi. Ben de onlara yardım eder, ama aklım hep başka yerde olurdu. Çoğu kız akşamları çeyiz işlerken, ben gizlice kitap okurdum. Kitaplar benim nefes aldığım tek yerdi. Sayfaların arasında başka dünyalara giderdim. Öğretmen olacaktım. Çocuklara yol gösterecek, onların da hayallerini büyütecektim.
Bir gün, ilkokul öğretmenim bana eski bir defter hediye etmişti. Kapakları yıpranmış, sayfaları sararmıştı. Ben o deftere ilk cümle olarak şunu yazmıştım:
“Ben öğretmen olacağım.”
O defter hâlâ sandığımda duruyor. Bazen açıp bakıyorum. Çocuksu yazım bana umut veriyor. Ama o umut, köyün sert gerçekleriyle her gün biraz daha küçülüyor.
O sabah da sıradan başlamıştı. Elimde ince bir değnekle kuzuları ağıla doğru sürüyordum. Güneşin ilk ışıkları toprağın üzerinde buğu gibi dolaşıyordu. Çiçeklerin üzerindeki çiy damlaları parlıyor, rüzgâr saçlarımı okşuyordu. İçimden hep aynı cümleyi geçiriyordum:
“Bir gün bu köyden gideceğim.”
Tam o sırada annemin sesi yankılandı.
“Zehra! Kızım, çabuk gel!”
Sesinde öyle bir telaş vardı ki, kalbim sıkıştı. Değneği yere bıraktım, eteklerimle koşarak eve girdim. Kapıdan adımımı atar atmaz havadaki ağırlığı hissettim. Sanki evin içine kara bir bulut çökmüştü. Annem ayakta, elleri önünde kenetlenmiş, gözleri dolu doluydu. Babam ise köşede, sobanın yanında oturuyordu. Başını önüne eğmiş, derin bir sessizliğe gömülmüştü.
“Ne oldu?” dedim, nefes nefese.
Babam, boğazını temizledi. Sesi boğuktu, kelimeler dudaklarından zorla döküldü:
“Zehra… Kaya Ağa seni istiyor.”
Bir an ne dediğini anlayamadım. “İstiyor” kelimesi kafamda yankılandı. Sonra gerçek çarptı. Dizlerim titredi, ellerim buz kesti.
“Ne demek istiyor?” diye sordum, sesi titreyen bir çocuk gibi.
Babam derin bir nefes aldı, gözlerini hâlâ benden kaçırıyordu.
“Dün gece ağanın adamları geldi. Seni istemeye karar vermişler. ‘Bu iş olacak’ dediler. Onun sözü kanundur. Bizim karşı gelmemize imkân yok.”
O an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
“Hayır!” diye bağırdım. “Ben istemem! Benim hayallerim var. Ben okumak istiyorum. Öğretmen olacağım!”
Annem ağlamaya başladı, ellerini yüzüne kapattı. Babamın sesi daha da boğuklaştı.
“Kızım, biz de isterdik. Ama bu köyde ağanın sözü dağdan da ağırdır. Onun dediğine kimse karşı gelemez.”
Gözlerimden yaşlar boşaldı. İçimdeki umut bir anda parçalandı.
Gece boyunca uyuyamadım. Yorganın altına saklandım, ama gözyaşlarımı susturamadım. Pencerenin perdesinden yıldızlara baktım. Kaçıp gitmeyi düşündüm. Ama nereye? Kanatsız bir kuştum.
Ertesi sabah köyün meydanı fısıltılarla doluydu. Çeşme başında su dolduran kadınlar, harmanda oturan erkekler, herkes aynı şeyi konuşuyordu.
“Yazık kıza, gencecik daha…”
“Eee, ağa isteyince kim karşı koyabilir?”
“Konağa gelin gider, bahtı açılır belki.”
Onların her sözü yüreğime bıçak gibi saplandı. Benim hayatım onların dilinde bir dedikodudan ibaretti.
Kendimi küçücük hissettim. Ama içimde bir şey daha vardı: Öfke. Hayatımın başkalarının kararına bağlı olmasına öfke. Kaderimin ağanın iki dudağı arasında yazılmasına öfke.
Köyde söylentiler büyüdükçe büyüyordu. Çocuklar bile oyunlarını bırakıp gizlice beni işaret ediyorlardı. Kadınların bakışlarında hem merhamet hem kıskançlık vardı. Kimisi “Konağa gelin olacak, yazık kıza” diye fısıldıyor, kimisi de “Ağa’nın eşi olmak herkesin harcı değil” diyordu. Erkekler ise başlarını iki yana sallıyor, “Ağa ne isterse o olur” diyerek konuyu kapatıyordu.
Her geçen saat kalbim biraz daha sıkışıyordu. Eve kapanmak istiyordum ama köyün dedikodusu kapıdan içeri sızıyordu. Annem bana bakamıyor, babam sessizliğe gömülüyordu. İçimde bir fırtına vardı: Hem kaçmak istiyor, hem de kaçacak yerim olmadığını biliyordum.
Tam öğle vaktiydi. Güneş köy meydanının taşlarını kavuruyordu. Çocukların gürültüsü kesildi. Birden herkes susup başını çevirdi. Uzaklardan bir ses duyuldu:
At nalı sesleri.
Tıkır tıkır, tok tok tok… Önce yavaş, sonra daha net. Toz bulutu köy yolunda yükseliyordu. Bir atın heybetli silueti görünmeye başladı. Yanında parlayan siyah bir araba da vardı; köylüler için hâlâ lüks sayılan bir şeydi.
İnsanlar birer birer yol kenarına çekildi. Erkekler şapkalarını çıkarıp ellerini göğüslerine koydu. Kadınlar başlarını eğdi, çocuklar annelerinin eteklerine saklandı. Meydanın üzerine sessizlik çöktü.
Ve o an, Kaya Ağa göründü.
Siyah atının üzerinde, dimdik duruyordu. Omuzları geniş, bakışları sertti. Üzerinde şehirli bir şıklık vardı: Koyu renk bir ceket, beyaz bir gömlek, özenle parlayan ayakkabılar. Atını ağır adımlarla sürerken gözleri tek tek köylülerin üzerinden geçti. Herkesin üzerinde görünmez bir baskı oluşturuyordu.
Ben, evimizin kapısının ardında gizlenmiştim. Ama kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki, sanki sesini bütün köy duyacaktı.
Kaya Ağa meydanın ortasında atından indi. Ayağını yere bastığında toprak sanki onun ağırlığını kabul etti. Yanındaki arabadan iki adam indi, sessizce beklediler. Köylüler nefeslerini tutmuş gibiydi.
Onun adımları meydanı doldurdu. Sessizliği yalnızca ayak sesleri bozuyordu. Her adımda kalbim biraz daha sıkışıyordu.
Sonunda başını kaldırdı. Ve gözleri beni buldu.
Saklandığımı sanıyordum ama yanılmıştım. Onun bakışları bir perdeyi deler gibi doğrudan bana ulaştı. Zaman bir anlığına durdu. Sanki meydanda tek başımıza kalmıştık.
Gözlerimle onun bakışlarına tutuldum. Kaçmak istedim, ama yapamadım. İçimde garip bir ürperti yükseldi. Nefret, korku, öfke… ama bunların arasına gizlice karışan, adını koyamadığım başka bir his.
Kaya Ağa ağır adımlarla kapımıza doğru yürüdü. Köylüler kenara çekildi, herkesin gözleri üzerindeydi. Yanıma geldiğinde nefesim kesildi.
Dudaklarından yalnızca bir kelime döküldü:
“Zehra.”
Adımı öyle bir söyledi ki, sanki bu kelime bana ait değildi artık. Sanki adıma da, ruhuma da el koymuştu.
Sonra dudakları sert bir çizgiye dönüştü. Sesini herkes duydu:
“Artık benimsin.”
O an dünya başıma yıkıldı.
Kalbim göğsümde çırpınan bir kuş gibiydi. Kaçmak istedim, ama ayaklarım yere çakılıydı. Onun bakışlarının ağırlığı altında nefes alamıyordum. Köydeki herkes susmuş, sadece bize bakıyordu.
İçimden haykırdım:
“Ben senin değilim! Benim hayatım bana ait!”
Ama dudaklarım kıpırdamadı. Gözlerimdeki öfkeyi saklamaya çalıştım, fakat titrememi gizleyemedim.
Çünkü kalbim, bana başka bir şey fısıldıyordu. Bir ses, çok derinden gelen bir ses:
“Ya kaderin başka yazılmışsa, Zehra?”