İstanbul’un gökyüzü o gün, kurşun dökülmüş bir deniz gibi ağır ve griydi. Teşvikiye Camii’nin avlusundaki o kadim çınarların yaprakları bile, havada asılı kalan o boğucu kederden nasibini almış, kıpırdamadan duruyordu. Selin, kalabalığın tam ortasında ama aslında dünyadan kilometrelerce uzakta bir adada gibiydi. Üzerindeki simsiyah kabanın sert kumaşı tenini yakıyor, boğazını sıkan ipek fuların ağırlığı nefes almasını zorlaştırıyordu. Ama o, tek bir hareket bile yapmıyordu.
Etrafında, Murat’ın iş dünyasından dostları, aile büyükleri ve kendi arkadaş grubu devasa bir siyah gölge gibi dalgalanıyordu. Herkes konuşuyor, hıçkırıyor, birbirinin omzunda teselli arıyordu. Selin ise sadece bakıyordu. Göz bebekleri, musalla taşının üzerindeki o yeşil örtüye çivilenmişti.
Melis yanına sokulup elini tuttuğunda, Selin’in parmakları bir mermer parçası kadar soğuk ve hareketsizdi. Melis, Selin’in o fırtınalı, her şeye bir cevabı olan arkadaşının bu suskunluğundan korkmaya başlamıştı. "Selin..." diye fısıldadı Melis, sesi titreyerek. "Buradayız tatlım. Hepimiz buradayız."
Selin cevap vermedi. Bakışlarını bile çevirmedi. Onun bu sessizliği, avludaki hıçkırıklardan daha gürültülüydü. İnsanlar yanından geçerken başlarını eğiyor, "Zavallı kız, şoktan kilitlendi," diye fısıldıyorlardı. Selin bu fısıltıları duyuyor ama sanki yabancı bir dilde konuşuyorlarmış gibi anlamlandırmıyordu.
Mezarlığa geçildiğinde, o nemli toprak kokusu genzini yakmaya başladı. Küreklerin toprağa her vuruşunda çıkan o 'hart-hurt' sesi, Selin’in zihninde bir saat tıkırtısı gibi yankılanıyordu. Her kürek toprak, Murat’la kurduğu o muazzam gelecek planlarının üzerine atılan birer mühür gibiydi. Babası, Selin’in o heykelimsi duruşundan dehşete düşmüş bir halde koluna girdi.
"Kızım, hadi bir tanem... Bir şeyler söyle, ağla, bağır... Ama böyle yapma," dedi adamcağız, gözyaşları Selin’in siyah kabanına damlarken.
Selin yavaşça başını çevirdi. Babasının yüzündeki o derin keder çizgilerine, ıslak yanaklarına baktı. Dudakları bir şeyler söylemek için hafifçe aralandı. O an etraftakiler nefeslerini tuttu. Bir çığlık mı atacaktı? Kendini mezarın üzerine mi atacaktı?
Ancak Selin sadece yutkundu. Boğazındaki o sert düğümü geri itti ve hiçbir şey söylemeden tekrar önüne döndü. Onun için bu sessizlik, Murat’la aralarındaki gizli bir anlaşmaydı. Murat ona hep "Fırtınan dindiğinde, sessizliğin bile bir şarkı gibi olacak Selin" derdi. İşte şimdi o şarkı çalıyordu.
İmamın sesi gökyüzüne yükselirken, Selin içinden bambaşka bir diyalog yürütüyordu: "Gidebilirsin Murat. Herkes senin bittiğini sanırken, ben senin nerede olduğunu biliyorum. Bu siyah elbiseli figüranların gitmesini bekliyorum sadece. Birazdan akşam olacak ve biz o meşhur kahveni karşılıklı içeceğiz."
Toprak yığını tamamen yükselip üzerine birkaç dal mersin bırakıldığında, Selin arkasına bakmadan yürümeye başladı. Ne bir taziyeyi kabul etti, ne de birinin yüzüne baktı. Arabasının kapısını kendisi açtı, koltuğa gömüldü ve camdaki yansımasına baktı. Gözlerinde ne bir yaş vardı ne de bir teslimiyet. Sadece, bekleyişin o soğuk ve keskin kararlılığı...