Başımda ki inanılmaz ağrıyla göz kapaklarımı daha çok bastırdım birbirine. Bu tarifsiz acı beynimin içinde uğursuz bir şekilde kıvranıp duruyordu.
Neler olmuştu en son? Gözlerimi aralamaya çalıştım ama çalışmakla kaldım.
Beynimin içinde atlar eşekler horon tepiyordu sanki.
Bir kez daha denedim ve görüş alanıma ilk annem girdi.
"Uyandı! Açtı gözlerini Dewran Ağa'm!" Can havliyle bağırıp gözlerimin içine bakıyordu. Elleriyle yüzümü avucunun içine aldı ve yanaklarımı öptü.
Tepki vermedim.
Daha doğrusu takatim yoktu buna.
"İyi misin güzel kızım? Korkuttun bizi. Doktor bir şey yiyip içmediğin için zayıf düştüğünü söyledi. Kan değerlerinde düşükmüş."
Bir şey demedim. Bir önemi yoktu artık. Yaşayan bir ölüydüm bundan sonra.
"Sahra gelin! İyisindir inşallah?" Dedi sert tınısıyla yan tarafta ki koltukta oturan Nujin babaanne.
Başımı sallamakla yetindim. Kurumuş dudaklarımı açamıyordum. Açıkçası konuşmak istemiyordum. Ne olmuştu bana? Bayılmış mıydım? Neden ölmemiştim?
Sonra bu düşüncemden dolayı utandım kendimden. Allah'a neden isyan ediyordum ki? Benim tüm kırgınlığım ailemeydi. En çokta babama. Arkamda koca bir dağ gibi durmamıştı. O dağ benim başıma yıkılmış, hayal kırıklığına uğratmıştı.
Hüzünle gözlerimi karnım da birleştirdiğim ellerime kaydı.
Halâ evimin sınırları içerisindeydim. Odamda ki yatağımda uzanıyordum.
"Sahra kızımız da uyandığına göre biz yavaştan kalkalım Dewran Ağa."
Bunu diyen tüm otoriterliğiyle, Nujin babaanneydi.
"Ama..ama Nujin Hanımağam kızım daha yeni açtı gözlerini. Biraz dinlense-"
"Hevidar Hanım! Biz, Sahra gelinimize sırtında yük mü taşıtacağız da öyle dersin?"
Ayağa kalkmış elinde ki tesbihi, siyah hırkasının cebine koymuştu.
"Yok..estağfurullah Hanımağam. Aklım kızımda kalacaktır. O yüzden dedim biraz daha dinlesin diye." Annem çekingen bir tavırla söylemişti bu lafları. Korkuyor muydu ondan? Ya da yaşına hürmeten mi susuyordu? Ya da koskoca Karahanlı kanını taşıdığı için mi?
"İstediğin vakit gelir görürsün kızını. Daha fazla bekletmeyelim hoca efendiyi ve ev ahalisini." Acıyla tekrar kapadım gözlerimi.
Allah'ım kurtuluş yolu yok muydu bu girdabın? Ben bu acıyla nasıl baş edecektim?
Şakağıma doğru kayan gözyaşımı, elimin tersiyle silip yatağım da doğruldum. Gözler bana çevrildi o sırada.
"Kızım dikkat et yavrum. Dur yardım edeyim." Annem hızla yanıma gelmiş, kollarımdan tutup destek olmuştu bana. Beni dikkatlice kaldırıp ayağıma ayakkabılarımı giydirmişti.
Başım hafiften dönüyordu ama katlanabilirdim şuanlık.
Doğruldu ve vakit kaybetmeksizin sardı güvenli kollarını bana. O an içim çıkana kadar ağlamak istedim ama yapamadım. Her zaman ki gibi bunu da attım içime. Zaten bu hayatta neyi ne zaman doğru bir an da yapmıştım ki? 'sen kızsın otur, sen kızsın her zaman alttan al, sen kızsın sesini çıkarma yanlış anlaşılır.' daha bunun gibi niceleri..
Her zaman susturulup, bastırılmıştı buranın kadınları.
Kollarımı sıkıca sardım anneme. Bir hıçkırık kopup gelirken dudaklarımdan sessizce ağlamayı tercih ettim.
"Annem..gidiyorum ben. Kendine iyi bak ne olur." Sesim titriyordu. Annem de gözyaşlarını döküyordu. Bunu iç çekişlerinden anlamıştım.
"Beni düşünme kızım. Sen..sen iyi olmaya bak. Dicle.." Hıçkırdı. Derin nefesler aldı ve saçıma küçük öpücükler kondurmaya başladı.
"Dicle ile iyi geçin kızım. Siz artık kardeş değilsiniz. Olamazsınız.. Ama hiçbir zaman saygını yitirme. Benim sana güvenim sonsuz kızım." Daha çok ağladım.
Bunu zaten biliyordum.
Artık kardeş olmadığımızı..bunun zaten farkındayım. Ben..ben onun üzerine kuma niyetine gidiyordum. Kim nasıl kabul ederdi bu iğrençliği?! Dicle de etmeyecekti bunu en iyi ben bilirim. Çünkü Arslan Ağa'ya öyle bir sevdalıydı ki sağır sultan bile duymuştu onların sonsuz aşklarını.
Peki ben bu hikayenin neresindeydim?
"Ana! Evden ararlar hoca efendinin acil işi çıkmış. Daha fazla oyalamayalım adamı. Sahra hadi kızım."
Behram Ağa'nın sesiyle annemden ayrıldım. Zor da olsa yaptım bunu.
Annemin hali perişan görünüyordu. Eminim ki benim de öyle.
Çarprazımda duran Rojda Yengeme sarıldım sonra elini öptüm. Buğulu gözlerle bakıyordu bana. Ayrılık ne zordu hele ki böyle bir durumdayken.
Koltukta duran tülbentimi alıp gelişi güzel saçlarımın üzerine bıraktım.
Rojbin Hanım görünmüyordu ortada. Arabada olabilirdi büyük bir ihtimal. Belki de tahammül edememişti bana ve gidip arabada beklemeyi tercih etmişti.
Acıyla gözlerimi kapadım. Her yanım ağrıyordu. Ruhumla beraber bedenim de yorgundu.
Avluya çıktığım da babam beni kapının önünde bekliyordu. Ne kadar zor olsa da yavaşça ona ilerledim. Gidip elini öpmeli ve arkama bakmadan gitmeliydim. Aynen de öyle yaptım. Elini öptüm ve gözlerine bakmadan çıktım o kapıdan.
Eğer bakarsam ağlardım, gidemezdim buna cesaretim yoktu. Onlar beni düşünmemişti bu ateşe atarken.
Düşen omuzlarım, yıkılan hayallerimle cehennem çukuruna doğru gidiyordum. Asıl tuhafı ise kendi ayaklarımla gidiyor ses bile çıkaramıyordum.
Korkuyorum, ama korkunun ecele faydası yok bunu da gayet iyi biliyorum. Gözlerim de ki yaşlar bir an olsun dinmek bilmiyordu.
Başımı yere eğmiş sessiz ve çaresizce bekliyordum.
Behram Ağa ve Nujin babaanne de hemen arkamdaydı. Annem ve babamla vedalaştıktan sonra oldukça lüks görünen arabaya bindim.
Evet doğru tahmin etmiştim. Rojbin Hanım arabadaydı ve başını cama yaslamıştı. Elinde ki tesbihi sakince çekiyor bir yandan da dudaklarını kıpırdatıyordu.
Yanakları ıslanmıştı. Evlat acısı kolay değildi..
Yüreği yanıyordu eminim. Kaç kişinin hayatı mahvolmuştu bu nasip olmayan izdivaçla. Azad ölmüştü.. Genç yaşta kara toprak altına girmişti. Arkada gözü yaşlı ben ve Dicle kalmıştık. Birde tabii ki Arslan Ağa..
En zor iş ona düşüyordu. İki kadınla bir arada bir derede kalacaktı buna eminim. Benim asla aralarına girmek gibi planım yoktu ama Nujin babaanne ya da Behram Ağa onu bu konuda zorlayacaklardı. Tahminim bu yöndeydi. Yoksa beni neden ona gelin diye alsınlardı ki? Yüreğime giren ağrıyla nefesimi tuttum.
'Allah'ım ben ne ağır bir sınavdan geçiyorum. Bana yardım et rabbim.'
Araba hareket etmiş yola koyulmuştuk. Ellerimle oynayıp duruyordum.
Sıkıntı öyle bir basmıştı ki daralıyor, nefes alamıyordum.
İçimden bildiğim tüm duaları okurken elimin üzerinde bir sıcaklık hissettim.
Nujin babaanne acı bir tebessümle bana bakıyordu. Elleri, ellerimin üzerindeydi. Afalamıştım bir an.
"Ne kadar zor olduğunu bilirim. Senin için de Dicle içinde. Ama takdiri ilahi budur kızım. Kaderine küsüp, hayatı zindan etme kendine. Zamanla her şey yoluna girecek. Girmek zorunda." Elimde olmadan anlayışla başımı salladım ve cevap vermeyerek cama doğru döndüm. Ne diyebilirdim ki?
Hayatımı cehenneme çevirdikten sonra bir şeyler demenin ne anlamı vardı?
Araba büyük bir sessizlikle durdu. Sanırım gelmiştik. Kalbim göğüs kafesimi zorluyor bana acı veriyordu anca. Düzensiz nefeslerim ise bana yine yardımcı olmuyordu.
Başımı kaldırdım ve Karahanlı konağında ki büyük kalabalığı gördüm.
Azad öleli bir hafta bile olmuyordu ve haliyle gelip giden çoktu. Yoksa ben geleceğim için falan değildi bu kalabalık. Üzerime alınmıyordum çünkü istenmiyordum.
Arabadan indim. Başımı kaldırmıyordum buna cesaretim yoktu hele ki, Dicle ile karşı karşıya gelmek bile istemiyordum. Buna yüzüm yoktu. Başkalarının yaptığı hatayı yeterince acı bir şekilde çekecektim burada. Biliyorum.
Onların yaptığı yanlıştan ben utanıyordum.
"Naze! Gel hele buraya." Nujin babaanne avluya girerken bende peşi sıra arkasından girdim.
Elinde ki büyük çay tepsisini masaya koyup bu tarafa doğru hızla gelen kadının adı Naze idi sanırım. Önümüzde durdu ve saygıyla başını eğdi. Evin çalışanı olabilirdi büyük ihtimalle.
"Buyurun Hanımağam." Gözleri beni buldu o sıra. Tebessüm etti.
"Sahra gelinimizi odasına çıkar ve hazırlanmasına yardım et aşağıda sizi bekliyor olacağız. Nikahı bir an önce kıyalım hoca efendiyi daha fazla bekletmeden."
Koskoca Karahanlı konağında hoca böyle kelimeler edecekti öyle mi? Buna hiç inanmıyordum. Nedense içimden bir ses hocanın değil de Arslan Ağa'nın acalesi varmış gibi, burada bir dakika durmak istemediğini söylüyordu.
Kadın gülümsedi başını salladı ve kolumdan narince tutup merdivenlere yönlendirdi beni. Herkesin dikkati bize kesilmişti. Utanıyordum.
"Gel kızım." Merdivenleri çıktık ve koridorun başında ki odanın kapısının önünde durduk.
"Hadi kızım. Bekletmeyelim aşağıdakileri." Anne şefkatiyle gözlerimin içine bakarak konuşmuştu kadın. Acı bir tebessüm belirdi kurumuş dudaklarımda.
"Ben..ben o yani..Dicle nerededir?" Birden çıkmıştı sözcükler ağzımdan. Bu soruyu sormayacaktım aslında ama merak ediyordum. Nasıldı ne yapıyordu? Büyük ihtimalle ağlıyordu.
"Baba evine gitti bir kaç günlüğüne. Sen korkma kızım. Allah sana ve onlara sabır versin ne diyeyim." Onlar diye kastettiği Arslan Ağa ve Dicle olmalıydı.
"Amin."
Demek yoktu gitmişti. Allah'ım ne kadar ağır bir şeydi bu. Ne ağır bir imtihan.
Kapının kolunu aşağı indirip odaya ilk adımımı attım.
Ortada büyük çift kişilik yatak yanında komidinler, yatağın karşısında makyaj masası onun hemen yanı başında kocaman bir giysi dolabı vardı. Bir kapı daha vardı. Orası da ebeveyn banyosu olmalıydı. Penceresi vardı birde. Sanırım o da avluya bakıyordu büyük ihtimalle. Güzel ferah ve sade bir odaydı.
Mutlu olabilirdim bu odada. Ama eğer Azad yaşasaydı...
Hüzünle gözlerimi kırpıştırdım.
"Bu oda senindir kızım. İstediğin gibi dizayn edebilirsin. Ama şimdi çabuk olalım. Giysi dolabından kendine beyaz bir elbise seç. Şurası banyo orada giyinebilirsin."
Başımı olumlu anlamda salladım. Ve hiç istemesem de dolaba doğru adımladım.
Zaten önceden almıştık her şeyi. Azad ile beraber beğenmiştik bazı kıyafetleri. Dolan gözlerimi akmaması için geri gönderdim.
Kapağını açtım dolabın. Bir sürü kıyafet, elbise, etek, kazak fazlasıyla vardı. O gün alış verişe çıktığımız da aldığımızdan daha fazlası vardı. Demek ki sonradan bir daha alış veriş yapılmıştı. Bedenimi de öğrendiklerine göre bu sıkıntı olmamıştı büyük ihtimalle.
Hepsi özenle yerleştirilmişti. Elbise bölümün den rastgele uzun beyaz bir elbiseyi aldım ve banyoya doğru ilerledim.
Banyoya girince burasının da ne kadar geniş ve ferah bir yer olduğunu anladım. Duşakabini bile kocamandı. Küveti vardı ve bir çok şampuan ve saç kremi vücut losyonu gibi şeyler küvetin yanı başında ki rafta sıralıydı. Lavabonun yanındaki dekoratif süsler bile ne kadar pahalı olduklarını oradan bana haykırıyordu.
Başım ağrıyordu. Düşünüp durmaktan beynime ağrılar giriyordu. Ne yapmam lazımdı nasıl davranacağımı bile bilmiyordum. Üzerimdekileri çıkarıp elbiseyi başımdan aşağı geçirdim. Ve abdestimi alıp banyodan çıktım. Naze ablaya doğru ilerledim. Evet abla diyordum çünkü benim gözümde o kadar da yaşlı görünmüyordu. Teyze ya da yenge lakabını ona yakıştıramamıştım.
"Melek gibi olmuşsun güzel kızım." Yüzünde ki kocaman tebessümle bana bakıyordu. Bakışları hayran doluydu ama ben kendimi hiçbir zaman güzel bulmuyordum.
"Teşekkür ederim Naze abla." Yanıma gelip ellerimden tuttu.
"O senin güzelliğin kızım. Ne sıkıntın olursa neye ihtiyacın olursa bana her zaman gelebilirsin güzel kızım. Allah senin ve Dicle gibi güzel kızımızı Arslan Ağama yazmış. Zamanla her şey yoluna girecek. Her şer de bir hayır vardır güzel kızım. Kendini üzme daha fazla. Senin bir suçun yok." Daha fazla dayanamadım ve kollarımı Naze ablanın boynuna sardım.
Bu güzel yürekli kadın bana iyi gelmişti. En azından kimsesiz değildim bu konakta. Biri tarafından bile sevilmek güzel histi.
"Naze! Nerede kaldınız?! Bir işi de ben arkanıza varmadan edin." Bu ses.. Tanıdık geliyordu. Birbirimizden ayrıldık ve yatağın üzerinde duran beyaz tülbenti getirip saçlarıma örttü Naze abla.
Kapıdan giren kadınla bunun, Zelal Hanım olduğunu anlamam kısa sürdü.
Kayınvalidemin eltisi Zelal Yenge. Onun da kocası ölmüştü ne yazık ki. Trafik kazasına kurban gitmişti o da. Öleli baya oluyordu sanırım on, on beş yılı buluyordu. Bir tane de oğlu varmış. Babası öldüğü için burada durmak istememiş. Adetleri ve töreleri de saçma bulduğu gerekçesiyle, İstanbul'a okumaya gitmiş. Orada mesleğini ele almış, şimdiler de hemşirelik yapıyormuş sanırım.
Bende bunları Dicle sayesinde biliyordum. O anlatırdı nakış kursuna giderken. Aileden olmuştu, tabi uzun zamandır aralarındaydı Dicle. Kaderin böyle oyun edeceğini bilmeden anlatırdı bana bu ailede olup biteni.
İçeriye girdi ve beni baştan aşağı süzerek burun kıvırdı.
"Hayde yeni gelin. Daha ilk günden böyle edeceksen işimiz var senle."
Ben ne diyeceğimi bilemeden başımı eğerek çıktım odadan. Naze abla da eli sırtımda bana hem destek hem de yön veriyordu. Zelal Yenge de hemen arkamızdaydı. Merdivenleri inerek avluya ulaştık. Oradan salon olduğunu tahmin ettiğim yere gidiyorduk. Büyük kapıdan içeri girdik doğru tahmin burası salondu. Baya bir kalabalıktı başımı yerden kaldıramıyordum. Herkes aralarında bir şeyler konuşuyordu sessizce.
Kaçmak istedim arkama dönüp öylesine uzaklaşmak istedim ama yapamıyordum. Ailemi de düşünmek zorundaydım.
"Sahra buraya gelesin hele." Nujin babaannenin ağır aksanıyla başımı yerden kaldırdım ve onu gördüm. Babaannenin hemen yanındaydı. Sert çehresiyle ödün vermeden dimdik duruyordu. Çenesini sıkmaktan, çene kasları buradan bile belli oluyordu!
Kalbim öyle zorluyordu ki beni. Nefeslerimi yetiştiremiyordum. Babaanne beni yanına çağırdığı için mecbur ayaklarımı harekete geçirip ilerledim o tarafa.
Şimdi düşüp bayılacaktım.
"İçeride hoca efendi sizi bekler orada kıyacak nikahı. Burası kalabalık, çıkınca el öpme faslı olacaktır kendine gelesin gelin hanım. Bir daha bayılıp edeyim demeyesin sakın."
Titriyordum hem de fazlasıyla. Başımı olumlu anlamda sallayıp yanda ki kapıdan içeri girdim. Salonun içinde de sırasıyla kapılar vardı.
Oturma odası, misafir odası olabilirdi belki.
Kahretsin başımı yerden kaldıramıyordum ki!
Derin nefes alarak kendimi teskin etmeye çalıştım.
Hoca efendi bizi ayakta bekliyordu.
Arkamdan onun da geldiğini biliyordum. Yere basan sert adım seslerini işitiyordum.
"Hoş geldiniz buyurun oturun şöyle." Gösterilen yere dizlerimin üzerinde oturdum. Ondan tarafa bakamıyordum ama gelen hışırtılardan onun da oturduğunu anladım. Hemen yanı başımdaydı.
Hocanın bizlere sorduğu sorularla cevaplarımızı verdik ve sonra üç kez 'kabul ettin mi" sorusundan sonra dini nikahımız kıyılmıştı. Mehir konusunda ise bir şey istememe rağmen hoca efendinin böyle olamayacağını, illa ki bir şey isteme zorunluluğumun olduğunu söyleyince bende sadece bir tane bilezik istemiştim. Onların hiçbir şeyine ihtiyacım yoktu şükür.
Arslan Ağa vakit kaybetmeden ayağa kalktı ve sarsılmaz adımlarını kapıya doğru yöneltti. Yüzüne bile bakmamıştım. Bakamazdım zaten. Hoş o da benim yüzümü görmek için ölmüyordu.
Bense tek başıma kalmış oturduğum yerden kalkamamıştım.
Hoca efendi şaşırsa da bir şey demeden o da çıkmıştı odadan. Gözümden akan yaşı elimin tersiyle sildim. Hayır şimdi hiç sırası değildi.
Daha dışarı çıkıp el öpme faslı vardı değil mi? Ağlamayacaktım.
"Sahra kızım iyi misin?" Naze ablanın sorusuyla başımı olumlu anlamda salladım. Ne zaman gelmişti ki buraya? Duymamıştım çünkü fazlasıyla dalgın ve yorgundum. Duygularım ise karman çormandı.
"Tamam hadi bakalım el öpeceksin şimdi kızım. Sonra odana çıkarırım seni dinlenirsin."
El öpme faslı bitmiş, kadınların bana acıyarak bakan bakışlarına maruz kalmıştım.
Bana acıyorlardı çünkü hiçbir zaman sevilmeyecektim. Haklılardı ben bile acıyorum kendime. Eller ne yapsın.
Şimdi bana verilen odada öylece oturmuş düşüncelerimle boğuşuyordum. Ne olacaktı şimdi? Ben şimdi evli miydim? Nasıl davranacaktım? Bu gibi bir sürü soru kafamda dolaşıp duruyordu.
O sırada kapı açıldı sertçe. Oturduğum yatakta sıçrayarak ayağa kalktım. Gelen Rojbin Hanımdı. Arkasından da, Zelal yenge girdi içeriye. Neler oluyordu?
Gözleri ve burnu kızarmış bana kötü bir şey yapmışım gibi bakıyordu.
"Kocan nerededir gelin hanım?! Yanında olması gerekmiyor muydu?"
"Be..ben o.. Yani o nikah kıyıldıktan sonra gitti ben bil..miyorum."
"Ne demek bilmiyorsun?! Bana bak sen artık evlisin tamamı mı! Kocanı evinde tutacaksın beceriksiz kadın! Kimse sana bayılmıyor üzerine düşeni yap çekil kenara. Bazı triplere girip benim canımı sıkma."
"Ben..anne ben bir şey yapmadım. Neden kızıyorsun ba-"
"Bana bak Sahra! O gerdeğe gireceksiniz! Ben çarşafta o kanı göreceğim. Hele ki kocanı ayartıp o işi görme bak neler oluyor!"
Bu dedikleri.. Ne saçmalıyordu bu kadın. Aman Allah'ım.. Gözlerim dolmuş ağzım açık kalmıştı. Ne denirdi ki şimdi bu laflara?
Ayart mı demişti? Ama neden? Yani o kanı görse ne olur görmese ne olurdu?!
Zelal yenge de eltisini destekler biçimde bana bakıyordu küçümseyici bakışlarıyla.
Saçma sapan adetler yüzünden kararmamış mıydı zaten hayatım?! Bıkmıştım artık gerçekten. Bu insanlar özel alanı falan bilmiyorlardı. İnsanın bir özeli bir sınırı vardı. Bu laflar ne demekti öyle?
"Ben ya..yapamam zorla olmaz böyle şeyler. Hem siz neler diyorsunuz?"
"Olacak ben gereken neyse onu yapıyorum. Arslan da o inadını bırakacak ve seni gerçekten karısı yapacak. Bekle burada sakın uyuyayım falan deme!" Gözlerimden akan yaşlarla kendimi yatağa bıraktım.
'Allah'ım kurtar beni Rabbim. Bu eziyeti kaldıramam ki ben, kurtar beni ne olur.'
Omuzlarım sarsılıyordu ağlamaktan. Kollarımı bedenime sardım ve hıçkırıklarımı içime atmaya çalıştım. Ne yapacağım ben? Annem canımın yandığını hissediyor mudur? Eğer hissederse dayanamaz ki o. Kıyamaz kızına.
Yatağa uzandım ve beklemeye başladım. Ne yapacaktım? Bunu Dicle'ye yapamazdım. Onun kocasıydı Arslan Ağa.
Ben o'nun nasıl olurdum? Yapamazdım. O kadar iğrenç bir insan olamazdım. Gözlerimi kapadım ve öylece bekledim. Bir vakitten sonra gerçekten uyuya kalmıştım.