Ne demişti annem? 'Kızımı Arslan Ağa'ya kuma edecekler' mi demişti? Duyduklarımla başımdan aşağı kaynar sular dökülürken, yer ayağımın altından kayar gibi oldu.
Ben Sahra. Sahra Kirman. Daha yirmi ikisinde evlendirilmeye mahkum edilmiş, düğün günümde kocam olacak adamı, Azad'ı kaybetmiştim.
Ne acıydı değil mi?
Şimdi ise bana rahmetlinin, ağabeyine kuma gitmemi mi söylüyorlardı? Üstelik en yakın arkadaşımın kocasına!
Benim aklımı başımdan almak mı istiyorlardı? Canıma kastları mı vardı?
"Hayır.."Kelimesi istemsiz kurumuş dudaklarımdan dökülürken, başımın dönmeye başlaması işleri zorlaştırıyordu. Zor bir gayret, sedir de oturan ve başını öne eğen babama baktım. İri taneli kehribar tesbihini çekiyordu sakince.
"Baba? Annem ne der?"
Sessizlik.
"Baba! Annem ne der dedim! Her dediğine sesimi çıkarmadım. Ama.. Ama bu doğru mu?"
Sesim sert çıkmıştı istemsizce. Bana yapılan haksızlıkları artık kaldıramıyordum. Bende insandım öyle değil mi? Neden o zaman hayatım hakkında ki kararları bir başkaları veriyordu?!
Bu..bu akıl kârı değildi! Nasıl sakin kalabilirdim ki? Kardeşimin kocasına kuma mı gidecektim? Hayır kesinlikle buna izin vermezdim.
"Karşında baban var Sahra!" dedi ayağa kalkarak. Şimdi o da gözlerimin içine bakıyordu.
"Seninde kızın var baba! Bir el gibi beni kuma diye verecek misin? Bunu nasıl yaparsın?!"
"Ben törelerim ne derse onu yaparım. Uygun olan bu! Seni bu saatten sonra kim kabul eder sanıyorsun ha?!"
Ne? Bu cümleleri kuran benim babam mıydı? Saçlarımı okşarken bile teline zarar gelmesinden korkan babam mı söylüyordu bu kelimeleri?
"Ben evlenmem baba.. Söz dışarıya adımı mı da atmam. Senin adına leke de düşürmem. Beni kimseye vermeyeceksin değil mi?" Sesim bile bana acır bir şekilde çıkıyordu. Boğazıma oturan yumruyla yutkunmaya çalıştım.
Elinde ki tesbihi ceketinin cebine koydu ve o zehir zemberek sözleri söyledi hiç acımadan.
"Boşuna uğraşma Sahra. Yarın seni almaya gelecekler. Karar verildi ve kararımdan asla geri dönemem."
Dedi ve arkasını dönüp gitti.
Yarın almaya mı geleceklerdi?
Gözümden yanağıma ard arda kayan yaşlarla avlunun ortasına çöküverdim.
Bir hıçkırık kopup gelirken dudaklarımdan, çaresizliği iliklerime kadar hissettim.
Bu olanlar..hepsi kötü bir şakaydı değil mi?
"Ah Allah'ım! Ne çok çekilecek çilemiz varmış. Sen bana sabır ver yarabbim." Annem gözyaşları eşliğinde halâ yakınıyor, başını elleri arasına almış dövünmeye devam ediyordu.
'Yarın seni almaya gelecekler.'
Zihnimin dört bir köşesinde dönüp duran bu sözcükler, nefesimin kesilmesine neden oluyordu. Bir yandan da zavallı kalbimin çığlıklarını susturmaya çalışıyordum.
Bu felaketler gerçek olamazdı değil mi?
Çenemden boynuma akan gözyaşım, beni huylandırsa da şuan düşünmem gereken daha önemli şeyler vardı.
Dicle duymuş muydu bu olanları? Nasıl dayanırım ben bu duruma.. Arkadaşımın kocasıyla nasıl yakıştırmışlardı beni? Hiç mi utanmamışlardı? Hiç mi mideleri bulanmamıştı?
En önemlisi de, Arslan Ağa karısını sevmiyor muydu? Bu olaya nasıl 'evet' demişti de beni istemişlerdi?
Töre denilen saçmalığa daha kaç can kurban edilecekti? Ne kadar gözyaşı dökülecekti?
Hıçkırıklarımı bastırmaya çalışıyordum. Kendimi daha sonra perişan edebilirdim ama önceliğim annemdi. O kötü görünüyordu ve onu bir şekilde teselli edip odasına götürmem lazımdı. Ona kıyamazdım, o benim her şeyimdi.
En büyük destekçim ve kanatsız meleğim..
Ayağa kalktım zor bela. Anneme doğru yürüdüm..tuttum elinden. Kaldırdım yere eğmiş başını. Gözleri öyle hüzün doluydu ki, gözyaşları yanaklarını ıslatırken tek tek sildim onları.
"Sen ağlama annem. Sen benim tek sığınağımsın. Kalk ayağa." Sesim titriyordu. Kalbim sancıyordu.
"Sahra'm güzel kızım! Bu sana reva mıydı?! Nasıl vereyim seni? Nasıl kıyayım?"
"Ben hiçbir yere gitmiyorum anne. Sen ağlama. Kalk ve yanımda ol."
"Sen ne dersin kızım? Laf ağızdan çıktı bir kere! Vay başım! Nasıl dayanayım ben buna!" Ağlamaktan bitap düşmüş başını göğsüme yaslamıştı.
"Gitmeyeceğim bir yere! Sen sakin ol annem."
-----------
Sabah olmuştu ve hiçbir şey olmamış gibi kalkıp, kahvaltıyı hazır etmiştim.
Annem.. Sırf onun için ayakta duruyorum. Kendimi kaybetmemeye çalışıyorum çünkü korkuyorum bir daha eskisi gibi olamam diye.
Elimden gençliğimi almalarına izin vermeyecektim. Hiçbir şey umrumda değildi.
Adına töre denilen utanmazlığı, saçmalığı kabul etmiyorum. O konağa da kesinlikle gitmeyecektim. İsterlerse buyursun öldürsünlerdi. Oraya gitmektense ölmeyi yeğlerdim.
Ha oraya gitmişim, ha ölmüşüm. İkisi de aynı kapıya çıkıyordu.
"Sahra'm." Dün ağlamasından dolayı sesi pürüzlü ve kısık çıkıyordu. Elimde ki çay tepsisini bırakıp, yavaşca arkama döndüm.
"Annem.. Günaydın canımın içi."
Sesimi oldukça enerjik tutmaya çalışıyordum. Sanki dün ki olanlar yaşanmamış gibi.
"Kızım? Sen..sen iyi misin?" Sesi endişeli çıkıyordu. Muhtemelen kafayı yediğimi düşünüyor olabilirdi.
"Evet iyiyim annem. Neden sordun?"
Bakışları, kahrediyordu..
"İyi değilsin sadece.. bunu yapma kızım. Kendine bunu yapma."
"Ben bir şey yapmıyorum ki."
Başını sağa sola salladı ve üç adımda yanımda bitti. Soğuk olan ellerimi avucuna aldı ve öptü. Gözleri yaşarmıştı.
"Sahra'm canım kızım. Bu çırpınışlar boşuna biliyorsun değil mi?"
Hiç bir şey demedim. Boş boş baktım o güzel yüzüne.
"Babanla konuştum kızım. Eğer bir sorun çıkarırsak.. Mardin'i bize dar edeceklerini ve eninde sonunda seni alabileceklerini söyledi. Baban haklı kızım.. Biz kimiz ki? Onlar bir Karahanlı olarak neler ederler bize?"
"Kabullenmemi mi istiyorsun anne?"
Başını yere eğdi. Gözyaşları çoktan yanağını ıslatmaya başlamıştı.
"Kader.. Senin kaderin buymuş kızım."
Bu kelimeler.. Annem kabullenmiş miydi bu durumu? Ama nasıl?
"Gideriz anne. O zaman biz de buralardan gideriz. Kimse istemediğimiz bir şeyi yaptıramaz bize. Babamla sen arkamda dur, bu yeter bana."
"Bulamazlar mı sanırsın? Onların Allah bilir, nereler de elleri kolları var sen bilir misin kızım?"
"Hayır bilmem anne! Bilmekte istemiyorum. Bildiğim tek şey o konağa asla gitmem! Kimsenin yuvasını bozamam. Dicle'ye bunu nasıl yaparım?!"
Aklım almıyordu bu olanları. Acıyla ağzımdan kaçan iniltiye engel olamadım.
Hani bazı anlar vardır ya çaresizlikten kaburgalarınız iç içe geçmiş gibi kendinizi savunmasız ve çaresiz hissedersiniz. Bu acı tarifsiz bir acıydı.
Nasıl olurdu da hayatım böylesine kör bir noktaya gelirdi anlamıyordum.
"Öğleden sonra seni almaya gelecekler kızım." dedi ve gitti. Öylece gitti. Oysaki daha düne kadar benim için ağlayıp sızlanmıyor muydu? Şimdi ise korkup geri adım atmak zorunda mı kalmıştı? Hem annem istese bile ne yapabilirdi ki? O bir kadındı ve bu topraklarda kadının sözü ve hükmü geçmezdi. Bunu çok iyi biliyorum. O yüzden ona gücenmemeliydim.
Mutfaktan çıkıp direk odama yöneldim. Kapıyı açıp direk geri kapadım ve kilidini sağa çevirdim.
Ne yapacaktım şimdi ben? Öğleden sonra gelecekler ve ben burada onları öylece bekleyemezdim!
Canıma kıymayı düşündüm çok kısa bir an.. Sonra direk vazgeçtim bu düşünceden. Allah'ın verdiği canı ben ne hakla alırdım? Ne haddimeydi!
Başımda ki siyah tülbenti bir hışımla kafamdan sıyırıp yere attım. Yatağa oturup ellerimi yüzüme kapadım.
Çelimsiz omuzlarım sarsılıyordu, gözyaşlarım çeneme doğru kayıyordu. Ne yapacaktım ben?
"Allah'ım bana yardım et. Yalvarırım duy sesimi."
Ne kadar süre orada öylece ağladım bilmiyorum. Ta ki odamın kapısı tıklatılana dek. Vakit gelmiş miydi? Saate gözüm kaydı o sırada. Saat öğleden sonra, ikiyi çeyrek geçiyordu.
"Sahra, benim kızım." gelen annemdi. Bir şey yapmadım. Ne sesimi çıkardım ne de kalkıp kapıyı açma zahmetinde bulundum.
"Sahra?" Sesi endişeli gibi geliyordu..?
Kapının kolunu aşağı indirdi ama kilitli olduğunu anlayınca sert yumruklarını kapıya indirmeye başladı.
"Sahra! Kızım aç kapıyı! İyi misin! Sahra!" Annemin feryadı bütün evi inletiyordu. Boş boş baktım kapıya.
Kabulleniş miydi bu üzerimde ki yıkkınlık bilemiyordum ama düşünce yetimi de kaybetmiştim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Karşı çıkmak hiçbir şeyi düzeltmiyordu başka ne yapabilirdim bilmiyorum.
Tek bildiğim artık yaşama hevesimin kalmadığı. Umudumun yok olduğuydu.
"Sahra kızım iyi misin?" Bu..bu yengemdi! Rojda yengem benim için endişeleniyor muydu?! Hadi canım!
Onunla aramız pek iyi olmasa da o da acıyordu bana bakışları her şeyi açıklar nitelikteydi.
Ben bile acıyorum kendime o ne yapsın.
Sonra biri daha geldi. Bu..babamdı sesinden anlamıştım. Neler olduğunu sorup o da kapıdan nasibini almıştı. Muhtemelen kendi canıma kıydığımı düşünüyorlardı ama yanılıyorlardı. Kendimi o kadar kaybetmedim ben.
Tahta kapı bu darbelere artık dayanamamış olmalı ki sert bir şekilde açılarak duvara çarpmıştı. İçeriye ilk babam girdi. Arkasından diğerleri.
Bakışlarında saf bir şekilde korkuyu görüyordum. Babam benim için endişelenmişti. Bana doğru geldi ve kendini toparlayarak işaret parmağını havaya kaldırdı.
"Nedir bu delilik? Bana bak Sahra! Bir an önce kendine gel yoksa ben bizzat getiririm?!"
Gözleri yerinden çıkacak gibi duruyordu. Sinirden kızarmıştı üstelik.
Tepki vermedim.
"Sahra'm canım kızım iyi misin?" Annemin şefkat dolu sesiyle gözlerim tekrar dan dolmaya başladı.
Muhtemelen bende berbat görünüyordum. Saçım başım dağılmıştı ve gözlerimin ağladığım yüzünden, şişkinliğini hissedebiliyordum.
"Soruyor musun anne?" Sesim kısık ve pürüzlü çıkıyordu.
"Sahra yeter artık ağlama! Kendine çeki düzen ver büyük bir ihtimalle şuan yoldalar geliyorlar ve böyle pasaklı çıkma karşılarına!" dedi ve gitti babam.
Beni çaresizliğimle baş başa bırakıp gitti.. İçimde ki feryatlara sağır olmuşlardı.
Rojda yengem ilk defa bir şey yaptı. Yanıma, yatağa çöküp beni kendine çekti ve sarıldı. Çenesini başımda hissediyorken, ağlama nöbetim tekrar başladı ve gözyaşlarım akmaya devam etti. Bende çelimsiz kollarımı onun bedenine sardım.
Fazlasıyla yıpranıyordum bu genç yaşımda.
Oysa ki daha bunlar daha iyi günlerimdi bunun da çok iyi farkındaydım.
Ne acıydı..
Misafirlerimiz gelmiş salona buyur etmiştik. Annem ve yengem zar zor toparlamışlardı beni. Elimi yüzümü yıkamışlar, üzerime beyaz dantel detayları olan ayak bileğime gelen elbiseyi giydirmişlerdi. Bu kapıdan bir kere davullu zurnalı, zılgıt sesleriyle çıkmıştım değil mi? Şimdi ise sadece bu aciz bedenimle çıkıp gidecektim. Sonuçta oğullarını kara toprağa vereli bir hafta bile olmuyordu değil mi?
Sessiz sedasız içimde ki volkanlarla çıkıp gidecektim.
Sandalyeye çökmüştüm zor duruyordum ayakta. Gözlerim dolu dolu olsa da sesimi çıkarmamaya söz vermiştim kendime.
Annem çay ve ikramlık bir şeyler getirmek istese de kesinlikle bunu reddetmişlerdi. Acıları daha çok tazeydi ve hiç iyi bir halde görünmüyorlardı.
Gelenler ise Behram Ağa, Nujin babaanne, ve Rojbin teyzeydi.
Arslan Ağa'nın şirkette bir sürü işinin olduğunu bu yüzden gelemediğini söylemişlerdi ama buna kesinlikle inanmamıştım. Ailemde inanmışa benzemiyordu. Hem adam ne yapacaktı. Deli gibi aşık olduğu kadının üzerine kuma alıyorum diye sevinecek miydi?! O da eminim ki istemiyordu bu durumu ama ailelerimiz bize sormuyordu ki!
En önemlisi de Dicle ne haldeydi? Ne diyecektim ben ona nasıl bakacaktım yüzüne? Kendimden iğreniyorum. Töre denilen saçmalığa nefret besliyordum. Halbuki nefret öyle kolay bir şekilde oluşmazdı. O güçlü duyguyu kolay kolay kimseye besleyemezdin ama benim hayatımı cehenneme çevirdiği için iğreniyordum!
"Dewran Ağa! Var mı deyip soracağın bir şey vakit geç olmadan gidelim biz. Daha imam nikahları kıyılacak." Nujin Hanımağa sert bir şekilde sormuştu bu soruyu babama.
"Yoktur Nujin Hanımağam. Kızımı üzmeyin. O size emanettir gayrı!" dedi. Bense halının detaylarını inceleyip başımı yerden kaldıramıyordum. Bir hareketlilik oldu ve herkes yerinden kalkıp avluya doğru yürüdüler.
Bense halâ olduğum yerde, eskimeye yön tutmuş sandalye de oturuyordum. Annem geldi ve omuzlarımdan tutup kaldırdı. Gözleri yaşlıydı.
Bitmişti artık. Gidiyordum değil mi? Annem beni kucağına çekip sarılırken ellerimi kararsız bir şekilde sırtına koydum. Hislerimi kaybetmiştim.
Acı her yerdeydi.
Gözlerim bulanık görüyor. Midem bulanıyordu. Ayrıldık annemle ve o sırada tutunacak bir dal aradım. Yer ayaklarımın altından kayıyordu. Müthiş bir baş döngüsü vardı. Ah! Sanırım bayılacaktım! Kaç gündür ağzıma akıllı uslu bir şey sokmamıştım ve olacağı buydu tabii.
Ellerimi annemin koluna sardım ve bekledim. Geçecek gibi durmuyordu.
"Sahra'm kızım ne oluyor?" Annemin endişe dolu sesiyle diğerlerinin dikkatini topladığımıza emindim ama ne onlara bakacak takatim ne de sabrım kalmamıştı.
Kendimi daha fazla tutamadım ve bıraktım. Soğuk zeminle, sert bir şekilde buluşan yanağımın acısıyla gözlerimi sonsuzluğa kapamak istedim..