5. Bölüm

1510 Words
Ölüm.. Dört harf bir kelimeden oluşan ve içinde barındırdığı onlarca duygu hengamesidir. Sahra yıkılmıştı. Tam anlamıyla bitkin ve çaresiz görünüyordu. Ağlamaktan gözlerinin akına kan çökmüş, yeşil hareleri daha çok belirginleşmişti. Üzerinde ki gelinliği daha çıkarmamış, yatağının bazasına sırtını yaslamıştı. O uğursuz günden bu yana üç gün geçmişti. Ama Sahra halâ oradaydı. Azad'ın yanı başında elini tutuyordu. Gözleri bir noktada takılı kalmış, halâ o ânı yaşıyordu kendince. Ama çoktan toprağa verilmişti bile cansız bedeni. Tahta kapı gıcırdayarak açıldı. Gelen annesiydi ama bunu da umursamadı Sahra. Diğer günlerde ki gibi. Annesi sürekli gelip teselli veriyor, yemesi için bir şeyler getiriyordu ama Sahra yemeklerin hiçbirine elini bile sürmüyordu. Yine elinde bir tas çorba ve suyla geldi kadıncağız. Onun hali de berbattı. Ayaktaydı ama bir de ona sormak lazımdı nasıl duruyorsun diye? "Sahra'm, bahtsız yavrum. Hadi kalk ve bir sokum bir şeyler ye. Korkuyorum kızım. Ne olur artık kendine gel." Çatallaşan sesiyle ayakta zor duruyordu. Kızının yanına çöktü hemen. Elinde ki tepsiyi yatağın yanında ki masaya koydu. Genç yaşta dul kalmıştı biricik kızı. Nikah kıyılmamıştı belki ama adı çıkmıştı bir kere. Herkes ne derdi? İlla ki ağızları durmaz boş yere konuşur iftira atarlardı. Kimsenin acısını bilmeden etmeden. Oysa ki, Sahra elini bile tutmamıştı o güne dek. Azad elimi tut, dediğinde ise hiç düşünmemiş tutmuştu. Çünkü bu son arzusunu, gerçekleştirmek istemişti. "Sahra'm güzel yavrum. Etme eyleme ne olur bak bana. Hadi seni temizleyelim ve karnını doyurduktan sonra dinlen kızım." Sahra gelinliğini halâ çıkarmamıştı. Gelinliğin de Azad'ın kanını taşıyordu. O gün bulaşmıştı. Bayıldıktan sonra genç kızı, ailesi acı haberi duyduktan hemen sonra soluğu konakta almışlardı. Gördükleriyle dünyaları başlarına yıkılmıştı. Damatları kanlar içinde yerde yatarken, Sahra da başını onun göğsüne yaslamışken, bayıldığını fark ettiler ve onu babası kucaklayarak oradan aldı, kendi evlerine getirmişti. Tabi Behram Ağa'ya da sormuştu bunu yaparken. Ne de olsa bir nevi gelini sayılırdı artık. Sahra başını olumsuz anlamda salladı ve dizlerini kendine daha çok çekti. Kollarını da dizlerine sarmıştı. Gözyaşları çenesine kayıyor oradan boynunu ıslatıyordu. "Kızım, Azad'da böyle olmasını istemezdi. Ne olur toparlan artık. Kendini perişan ediyorsun." Dayanamıyordu kadıncağız. Kızının bu hallerine. Yaşayan bir ölü gibiydi. "Hadi kalk. Baban da çok perişan. Onu bari kırma güzel yavrum." Sahra gözlerini kapadı ve kalbinin sesini dinledi. Babasına kıyamazdı, onun üzülmesine dayanamazdı. Ama içinden hiç bir şey gelmiyordu. "Anne canım yanıyor." dedi pürüzlü sesiyle. Ağlamaktan bitap düşmüştü. "Geçecek güzel kızım. Söz veriyorum geçecek ama kendini de onunla beraber öldürme, kalk ayağı." —————————— Annesi, Hevidar Hanım kızını en sonunda ikna ederek kaldırmıştı ayağa. Hemen suyunu hazırlayıp banyoya götürmüştü kızını. Gelinliğini çıkarmıştı canını yakmadan yavaş hareketlerle. Kızına bir güzel banyo yaptırdı o gece. Saçlarını taradı narince. Sahra daha çok ağladı. Duygusallığı, annesinin ona gösterdiği şefkatle daha da nüks ediyordu. Anne kız sessizce gözyaşı döktüler o gece. Ama hiç konuşmadılar. Sanki aralarında yemin etmiş gibi. Sahra'yı yatırdı yatağına ve ışığını kapadı daha sonra. Alnına küçük bir öpücük kondurdu Hevidar Hanım. Çorbasını da içirmek istemişti ama Sahra bunu reddetti. Midesinin bulandığını söyledi sadece ve gözlerini kapadı. Banyo yapmak iyi gelmişti. İçinden annesine teşekkürü bir borç bildi ve uyumaya çalıştı. ————————— "Hayır babaanne! Ölsem de kardeşimin sevdiğini kendime kadın diye almam! Üstelik ben evliyim. Sevdiğim kadına bu şerefsizliği yapamam!" "Arslan! Haddini aşarsın yiğidim. Kardeşin, Azad bize emanet etti o kızcağızı. Hadi bunu geç! Töreleri bilmez gibi konuşursun!" Arslan.. Genç adam kafayı yiyecekti buna az kalmıştı. Öfkeden, avlunun içinde bir oraya bir buraya volta atıyordu ama nafile. Babaannesi ne diyordu? Kulağı işitiyor muydu dediklerini? Üzerine giydiği siyah dar gömleğinin kol düğmelerini açıp geriye katladı büyük bir sinirle. Daralıyordu içi yanıyordu. Sevdiği kadının üzerine, o kızla nikah kıymasını istiyorlardı. Resmi nikahı zaten Dicle'deydi onu sadece dini nikahlı karısı yapacaklardı. "Töre falan umrumda değil! Ben karımı seviyorum babaanne! Hem nasıl alayım o kızı koynuma! Kardeşimin sevdiğini nasıl alayım?!" "Zamanla alışırsın! Töremizi çiğnersen eğer, seni buna bin pişman ederim Arslan Ağa!" Yapardı. Bu kadın dediklerinin eriydi ve ne dediyse harfiyen yapardı. Törelerine ve geleneklerine bağlı bir kadındı. Bu konakta ki herkes öyleydi ama Nujin Hanımağa yaşının da getirisiyle daha çok önemserdi. 'Pişman ederim' derken gözü kenarda gözleri ağlamaktan şişmiş olan Dicle'ye kaydı. Günlerdir herkese zehirdi bu konak. Huzur namına bir şey kalmamıştı. Sözde, kocasıyla evlendikten sonra balayına çıkacaktı değil mi? Ama kaderden öte bir şey yoktu. O her şeyi yazmıştı ve özenle işliyordu şimdi. "Yapamam! Ben o kadar şerefsiz bir adam değilim. Töre bu konuda ne dediyse yanlış. Ben karımı seviyorum. Onun üzerine gül koklamam! Bunu böyle bilin!" "Öyle mi? Arslan Ağa?! Büyüklerinle güzel konuş yoksa seni ağalıktan da reddederim, evlatlıktan da!" Son sözü söyledi Behram Ağa. Arslan ise dayanamadı daha fazla ve ceketini alıp öfkeyle çıktı konaktan. Dursaydı emindi ki birilerinin kalbini epey kıracaktı. En iyisinin gitmek olduğunu düşündü ve kalbinin sultanını orada gözü yaşlı bıraktı. Ne kadar dönüp ona sarılmayı istese de bunu yapmadı. Arabasına bindiği gibi şirkete doğru yol aldı. "Alışacak! Bu duruma herkes alışacak! Törelerimiz ne dediyse o! Behram ve Rojbin bu akşam bu işi halledip gelin yoksa ben ne yapacağımı çok iyi bilirim." Dicle'nin nefesi kesildi. Elini ağzına kapattı ve koşarak odasına doğru merdivenleri çıkmaya başladı. Kardeşi bildiği, arkadaşını üzerine kuma niyetine kocasına alacaklardı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu odasına geldiğinde. Rojbin Hanım ise yaşayan bir ölü gibiydi. Başını sallamakla yetindi sadece. Evlat acısı yüreğini dağlıyordu. Hiçbir şey umrunda değildi. Evladının yasını tutuyordu halâ. Daha toprağa vereli iki gün oluyordu. Nasıl unutsundu ki? Havin'in de annesinden bir farkı yoktu. Küçük kalbi ağrıyordu, gözleri kan çanağı olmuş saçı başı dağılmıştı. Allah'a sığındılar. Kalplerinde ki acıyı hafifletmesi için. İkisi de sürekli Kuran'ı Kerim okuyup, namaz kılıp onun ruhuna hediye eyliyorlardı. ————————— Genç kız dördüncü günün sonunda, şükürler olsun ki yaşam belirtisi vermişti. Aşağı mutfağa inip babasının sevdiği, revani tatlısını yapmıştı. Hem bir şeylerle oyalanmak ona da iyi gelmişti. Başında ki siyah tülbentini düzelterek bulaşıkları yıkamaya koyuldu. Bunu gören annesi ise sevinçten havalara uçtu kadıncağız. Kızını ayakta görmesi onu mutlu etmişti. Tıpkı eski günlerdeki gibi diye geçirdi içinden. Rojda Yengesi bile uğraşmıyordu artık genç kızla. Üzülmüştü onun haline, bin pişman olmuştu ettiği beddua aklına gelince. Akşam olmuş yemekler yenmişti. Dewran Ağa kızının onlarla yemekte oturmasına içten içe sevinmişti. Pek bir şey yememesine rağmen. 'Olsun' dedi içinden. Bu kadarı da kafî. Üstelik kızı onun için tatlı bile yapmıştı. Her zaman yediğinin iki katını yedi. Sonuçta Sahra'sı yapmıştı bu tatlıyı değil mi? Sahra ortalığı toparlayıp odasına gireceği vakit, tahta kapı çalındı. Gelen kimdi ki? Birileri taziye ziyaretine gelmiş olabilir diyerekten, ve bu durumu hiç çekemeyeceğinden odasına girdi ve kapıyı kapattı genç kız. Oysa ki gelenler sadece ve sadece Behram Ağa ve Rojbin Hanımdı. Kapıyı Hevidar açtı. Gördükleriyle kısa bir şok atlatıp kapının önünden çekildi. "Bu..buyrun ağam. Hosgelmişsiniz." içeriye buyur etti onları. Kısa bir sarılma ve tokalaşma faslından sonra gözleri Sahra'yı aradı ama bulamadı. Dewran Ağa ve karısı, Havidar Hanım tekrardan başsağlığı diledi yüreği yara almış olan çifte ve sonra kimsenin ağzını bıçak açmadı. "Ben nasıl diyeceğimi bilemiyorum Dewran Ağa. Elbette ki zor ama törelerimiz ne derse boynumuz kıldan incedir." Dewran Ağa'nın gür kaşları çatılmış ne diyeceğini tahmin eder olmuştu. "Azad'ımı kara toprağa vereli iki gün oluyor ama onun son sözü, 'Sahra'm size emanet' oldu. Üstelik törelerimizi bilirsin. Oğlum öldü ama.. Ama gerisinde ağabeyi Arslan var. Ve Sahra'yı Arslan'a almak isteriz. Hem töremiz de böyle uygun görür." Sözcükleri bıçak kadar keskin olsa da, Dewran Ağa törelerine bağlı bir adamdı hep. Bu işe her ne kadar hayır demek istese de boynu kıldan inceydi töreleri karşısında. "Dewran Ağam." Diye yakardı Havidar kadın. O nasıl bir laftı? Ne demek Arslan Ağa'ya isterlerdi? O zaten evliydi! Üstelik, Sahra'nın en yakın arkadaşıyla. Kızını kuma niyetine vermektense ölürdü daha iyiydi! Erkekler konuşurken kadınlar lafa atlamazdı hele ki bu topraklarda ama canı yanıyordu Hevidar Hanımın. "Sen karışmayasın Hevidar!" dedi sinirlendiği belli olan sesiyle. "Behram Ağa. Ben törelerimiz ne derse onu uygun görürüm, bu konuda daha fazla kelam etmek istemem." "Doğru olan da bu zaten Dewran Ağa. Tamam o vakit. Sahra'yı yarın almaya geliriz biz. Hazırlıklarınızı yapın." dedi ve geldiği gibi kalktılar apar topar. "Vay başıma gelen! Sen ne ettin Ağam! Sen kızımızı öldürmeye mi çalışırsın?! Hayır de olmaz de! Sahra'm dayanamaz buna." Yakarışları avluyu inletiyordu kadıncağızın. Canı yanıyordu. Ne demekti kızı evli birinin üzerine gidecekti?! Üstelik arkadaşının kocasına! Rojda mutfakta olan biteni duymuş elinde ki çekirdek dolu porseleni yere düşürmüştü. Duyduklarıyla kahrolmuştu. Vah zavallı kız Sahra. 'Ne çok çekeceğin çile varmış senin be güzel kızım' demeden kendini alıkoyamadı. Ayağının altında dağılan porselen kırıklarına basarak dışarı çıkmak istedi ama yapamadı. Eğer çıkarsa ağlardı. Bunu yapmak istemedi. Oturdu masaya ve gözlerinin dolmasını engellemeye çalıştı. Üzülmüştü genç kıza. Genç kız, annesinin feryadına karşılık ödü kopmuş, elinde ki namazlığı bırakarak acelece koşmuştu dışarıya. "Anne! Ne oldu neden ağlarsın? Kimdi o gelen?" Hevidar Hanım başını sağa sola sallayıp ellerini dizlerine vurdu. Yere çöktü nefes almaya çalıştı. Kadının bu hali korkutuyordu genç kızı. "Annem! İyi misin ne oldu sana?" Elleri titriyordu kesin kötü bir şey olmuştu ve annesi bu denli ağlıyordu. "Yaktılar kızım seni. Kor bir ateşe attılar!" Anlayamadı genç kız. Ne diyordu annesi? Ne ateşi ne yakması? "Anne.. Sen n..ne dersin?" Gözleri yaşarmıştı. Nefesi tekliyordu genç kızın. "Seni Arslan'a kuma edecekler kızım! Kıyacaklar benim masumuma!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD