Aethon;
Evlilik bir zafer değildir.
Zaferler kanla alınır.
Evlilikler ise… sessizlikle.
Kara Ay Sarayı’nın en yüksek salonunda duruyordum. Duvarlar obsidyendi; ışığı yutardı. Voidhelionlar gölgede büyür, karanlıkta düşünürdü. Bu yüzden kimse bize acımasız demeyi öğrenmeden önce sabırlı olduğumuzu fark etmezdi.
Babam konuştuğunda salon susmuştu.
Son Alfa Kral.
Kara Ay’ın yaşayan son mutlak gücü.
“Gümüş Ay, dengeyi bozuyor,” dedi.
“Gri mühür uyandı.”
Bu isim ilk kez söylendiğinde içimde bir şey kıpırdadı.
Mühür.
Kadim hikâyelerde geçerdi. Ayın iki yüzü arasında sıkışmış olanlar… Ne tam gümüş, ne tam siyah. Doğaları gereği itilen, ama güçleri yüzünden asla görmezden gelinemeyenler.
“Bir bağ istiyoruz,” dedi babam.
“Bir evlilik.”
Gözlerimi kaldırmadım.
Evlilik demek, zincir demekti.
Ve ben zincirleri sevmezdim.
“Dişi kurt,” diye devam etti.
“Valenor hanedanından.”
İşte o an baktım.
“Bir prenses,” dedi biri.
“Gri.”
Salonda bir mırıltı yayıldı. Gri kelimesi bile rahatsızlık yaratırdı. Ne gümüş kadar kutsal, ne siyah kadar saf güç…
“Onu mu istiyorsunuz,” dedim.
“Yoksa mührü mü?”
Babam cevap vermeden önce uzun bir sessizlik oldu.
“İkisini de,” dedi babam.
İşte o anda anladım.
Bu bir evlilik değildi.
Bu bir sigortaydı.
Gümüş Ay, gri olanı feda ediyordu.
Biz ise onu bağlayarak kontrol altına alacaktık.
“Neden ben?” diye sordum.
Beni evlendirmek istediğini bilmek için sormama gerek yoktu. Babam beni seçmişti. Üstelik kardeşim varken.
Babam bana baktı.
O bakış… bir kralın değil, bir babanın bakışıydı.
“Çünkü seni kontrol edemiyorlar,” dedi.
“Ve çünkü sen… onu hayatta tutabilecek tek kişisin.”
Bu bir iltifat değildi.
Bu bir yüktü.
Kabul etmedim.
Hemen değil.
Üç gece boyunca Kara Ay’a çıktım. Arenayı izledim. Kurtlarımı. Savaşanları. Kanı. Çünkü net düşünmek için gerçek şiddeti görmek gerekirdi.
Dördüncü gece, haber geldi.
Gümüş Ay’da bir yarış.
Bir kadın.
Gri.
“Arenaya çıktı,” dediler.
“Koşuda.”
Gülümsedim. İlk kez.
“Yasak,” dedim. “Kadınlar için.”
“Evet,” dediler.
“O da bu yüzden koşuyor."
Gümüşler savaşçı olmasa da kendi savaşçılarını yetiştirir ve her yıl düzenli olarak orduya savaşçı alınırdı. Bizimkinin aksine onların savaşçı sınavı aşamalı olurdu.
Meraklandım. Gümüş Ay'a gizlice girdim. Kimse bir gölgeyi fark etmezdi nasılsa.
Arenaya indiğimde kalabalık uğulduyordu. Gümüş Ay’ın halkı düzeni sever. Kuralları. Sınırları.
Ve sonra onu gördüm.
Eira Valenor.
Gümüş gibi parlamıyordu.
Ama karanlığı da yoktu.
Tüyleri… griydi. Ay ışığını olduğu gibi yansıtan bir gri. Eğilmeyen bir sırt. Başını öne eğmeyen bir boyun.
Koşu başladığında herkes gücü izledi.
Ben dengeyi izledim.
Nefesini.
Adımlarını.
Düşmemek için değil, yenmek için koşuşunu.
Kazandığında arenada sessizlik oldu.
Kimse alkışlamadı.
Çünkü alkışlamak… onu kabul etmek olurdu.
O an içimde bir şey netleşti.
Bu kadın kırılmayacaktı.
Ama eğer yalnız kalırsa… öldürülecek.
Arenadan çıkarken göz göze geldik.
Bakışı meydan okumuyordu.
Yalvarmıyordu.
Tanımaya çalışıyordu.
İşte o an anladım.
Ben bir mühür almıyordum.
Bir fırtınaya doğru yürüyordum.
Babamın yanına döndüm.
“Kabul ediyorum,” dedim.
“Neden?” diye sordu.
Cevabım netti.
“Çünkü onu bağlamazsak,” dedim,
“dünya değişecek.”
Ve Kara Ay…
Değişimi her zaman kanla karşılar.