4. Çok Yandım

1889 Words
Çok yandım bile isteye, ruhum görünmez oldu sensizlikte. Seni seviyorum. Gözlerine her baktığımda bu iki kelime özgür kalmak istiyor. O bana gülümsediğinde, şaka yaptığında, sarıldığında, koruduğunda seni seviyorum diye bağırmak istiyorum. Seni seviyorum. Ta develer tellal iken, Beberuhi annesinin kollarından maceralara atılmadan, kurt kuzuların kapısına dayanmadan önce. Seni seviyorum, özgürlüğüm gibi seviyorum seni. Bugüne kadar ettiğim dualara âmin der gibi, umutla inanarak. Ben kaybedeceğimi bildiğim savaşlara gözüm kapalı girebilecek cesaretle seviyorum seni. Vatanım gibi seviyorum, hürriyetim, neşem, yaşama olan inancım gibi seviyorum. Seviyorum seni. Ancak söyleyemiyorum. Ben hep korkak oldum. Annemin gitmesinden korktum, arkadaş edinmeye korktum, yalnız kalmaya korktum, acı çekmekten korktum, inanıp güvenmekten korktum, sevmekten ve senin tarafından sevilmekten korktum. Senin bana arkanı dönmenden korktum. Senin olmadığın dünyadan korktum. Korkularımın içinde can çekiştim, kimse duymadı sesimi. Çünkü ben bağıra çağıra sustum seni severken. Zihnimi ele geçiren, uykularımı kaçıran bir ağrı var başımda. Gözlerimden burnuma, diş etlerime kadar iniyor, boynumu sarıp kalbime kadar iniyor ve tüm hareket kabiliyetimi kısıtlıyordu. Onun yüzünden uyku uyuyamıyorum. Gözlerimi kapattığım anda içine daldığım karanlık bile yetmiyor ağrının geçmesine. Öyle delice sürünüyorum ki sağdan sola dönemiyorum. Beynimin kıvrımlarında dolaşan bir akım var. Cılız bir elektrik akımı gibi canımı yakıyor. Kurtulmak istiyorum ama olmuyor, gitmiyor. Tıpkı Sina'ya olan aşkım gibi. Baş ağrım o kadar şiddetliydi ki midemi bulandırıyordu. Yatakta bir kaplumbağanın hızıyla sağa dönüp ağrıdan yaşaran gözlerimi kırptım. Bu bile canımı yakıyordu. Uyumak istiyordum lakin gözlerimi kapattığım anda ağrı artıyordu. Daha önce bu kadar şiddetli bir baş ağrısına maruz kaldığımı inanın hatırlamıyorum. Düşük derecede migrenim var ama onun nedeni sürekli ekrana bakmaktı. Çareyi gözlük takarak bulmuştum, biraz hafiflemişti ama şimdi bırakın gözlüğü, çıplak gözle karanlık odaya bile bakamıyordum. Telefonumun ışığı yanıp söndüğünde güneş doğmak üzereydi. Gidecek bir işim olmadığı için yataktan kalkma girişiminde bulunmadım. Girişimi bırakın düşüncesi bile canımı acıtıyordu. Telefonu uyuşuk hareketlerle ters çevirip ışığını kapattım. "Masal?" Kapıyı açıp odama holün beyaz ışığını dolduran Evren'e bakmadan gözlerimi kapattım ve yüzümü buruşturdum yüzüksüz güneşe maruz kalmış vampirler gibi. "Masal iyi misin?" "Başım," dedim sonunda baş ağrıma yardım edebilecek birini bulmuş olmanın verdiği rahatlamayla. Yalnız yaşamamanın faydaları 727363... "Başım ağrıyor." Ama öyle böyle değil. Beyin damarlarıma parmak atmışlar gibi hissediyorum. Kirpiklerim bile başıma ağırlık yapıyordu sanki. "Sana annemin migren paketinden yapacağım bekle." Benden cevap beklemeden ortadan kaybolunca arkasında kısık bir inilti döküldü dudaklarımdan. On on beş dakika sonra odama girdiğinde ellerimi tutarak yatakta doğrulmamı sağladı. Güneşin ışıkları perdelerimden içeri sızıyordu. Gözlerimi açamadığım için ne yaptığını görememiştim ama aldığım kokular şimdiden zihnimi ferahlatmıştı. Şakaklarıma işaret parmaklarıyla masaj yaparak nane yağı sürdü, ardından alnıma yuvarlak soğuk cisimler yerleştirdi. Son olarak bir yazmayı kafamın etrafında tutularak bağladı ve beni yatağıma yatırmadan önce ağrı kesici içirdi. "Sakın bugün yazı yazayım deme," dedi perdelerimi daha sıkı çekip içeri güneş girmesini engellerken. "Güzelce uyu dinlen. Ağrı artarsa nane yağı sür. Patates koydum alnına, soğukluğu iyi gelir şimdi sana." Bu hafta işe başlamıştı. Ben evde yalnız başıma sürünürken o iş yerinde arkadaşlarıyla birlikte kim bilir ne partiler veriyordu! Keşke bende yayınevinde, onunla birlikte çalışsaydım, keşke! Duy sesimi yayınevi! Her geçen gün sokakta oyun oynayan arkadaşlarını pencereden izlemek zorunda kalmış yalnız çocuklara dönüşüyordum. Sina işe gidiyor, Evren işe gidiyor. Bulut bile işe gidiyor ki bunun beni etkileyen bir tarafı yoktu. Lisede Sina ile yakındılar, benimle değil. Benim için arkadaşımı bırakıp gitmiş bir aptal sadece. Evren beni küçük evimizde bir başıma bırakıp gidince başımı yastığıma gömmüştüm. Aklı bende kalmış mıdır? Geri döner mi? Aptal Masal. Kız senin gibi evde boş beleş yatmıyor ki, çalışıyor. Evine ekmek getiren bir insanı vicdanın rahat bir şekilde engelleyebilecek misin? Bu kadar mı çaresiz durumdasın? Gözlerimden süzülen yaşlara engel olamadım. Yastığa düşüp düştüğü yere yayılan sıcak yaşlar canımı yakıyordu. Düşünmek bile beynimin kıvrımlarını ele geçiren hain suikastçıları andırıyordu. Ağlıyor, ağrıyı arttırıyor, bile bile kendime eziyet ediyordum. Bunu adı kesinlikle depresyondu, teşhisi koymak için psikolog olmama gerek kalmamıştı. Telefonum, ağrıya dayanamayan zihnimi tamamen kapatma kararı aldığım anda çalmaya başlayınca, aramayı zihnimden önce kapatıp kendimi dünyadan izole etmek için elime aldım. Parlak ekran karanlığa alışmış gözlerimi acıtmış ve yaşarmasını sağlamıştı. Birkaç saniye gözkapaklarımı kapatıp açarak ekranda yanım sönen ismi görmeye çalıştım. Sonunda gördüğümde halsizliğime rağmen kalbime bin kişilik kelebek ordusu musallat oldu. Bin kelebek, iki bin kanat demekti ve her kanat çırpışta içim kamaşıyordu. Domestos. Telefonunuza bu isimle kaydedilmiş bir kişinin, kalbinizde bu derece abartılı bir his bırakıyor olması dünya üzerindeki adaletsiz düzenin bir yansımasıydı şüphesiz. Şimdi söyleyin bana, benim âşık yüreğim bu aramayı nasıl cevaplamasın? Sesini duymak ilaç gibi gelecekti, sarılırsam tüm ağrılarım geçerdi ama ben sadece sesiyle idare etmek zorundayım. Elimde sadece bu imkân varken geri çevirmek kesinlikle ahmaklık olacaktı. Düşünmeden telefonu kulağıma götürdüğüm anda heyecanlı ve enerjik sesi tüm benliğimi doldurdu. "Ne bulduğuma inanamayacaksın Domates." Sesinin tınısı yıkılmış tüm hislerimi şahlandırmıştı. Onu duyduğum anda dudaklarım Mona Lisa'nın dudakları gibi kıvrılmıştı. Yarım üzgün yarım mutlu... Birde beni sevdiğini söylese o güzel sesi, ne baş ağrım kalırdı ne kalp ağrım! "Ne buldun yine Sina?" dedim ağrıyan çenemi zorla açarak. Hem ne bulduğunu merak ediyor hem de onu yanımda istiyordum. Belki susması imkânsızdı ama en azından yanımda olurdu ve bu bile bana iyi gelirdi. Acınası ruhuma bir darbede siz vurmak ister misiniz? "Evdesin değil mi?" dedi sanki başka yerde olmam mümkünmüş gibi. Olsam olsam markette veya sahilde olurdum, seçenekler kısıtlıydı. "Nerede olabilirim başka?" Yatağımda kendimi ağrılara bırakıyorum, saatlerdir kendimi dinliyorum, ağrı geçer gibi oldukça yalnızlığımı düşünüp artmasını sağlıyorum çünkü ben mazoşistim. "Bendeki de soru. Neyse o zaman hazırlan, seni almaya geliyorum." "Sina hiç..." dediğim anda sözümü kesti. Kendisi işsiz olduğum için depresyonda olduğumu sanıyordu, bu konuda kısmen haklı olsa da şimdi ki tek sıkıntım başımın ağrısıydı. Yoksa onunla bir yere gitme düşüncesi beni hemen yataktan fırlatır ve en güzel elbiselerimin başına dikerdi. "İtiraz yok küçük hanım. Bir saat sonra hazır ol." Bu çocuğun işi yok muydu ya? Neden hafta içi mesai saatleri içerisinde beni bir yere götürmeye çalışıyordu ki? Patronunun yerinde olsaydım ensesine bir tane vurup aşağı oturturdum ama inanıyorum ki Sina patronunu parmağında oynatıyordu. Şeytan tüylü yakışıklı pislik! Telefonu kapatıp on dakika boyunca tavanla bakıştım. Asla dinlemiyordu asla. Başım ağrıyor dememe fırsat bile bırakmamıştı. Yüzümü ovuşturup bedenime güç pompaladım ve son bir gayretle yataktan kalktım. Sina uğruna çektiğim işkencelere bakın Allah aşkına. Eğer bir gün kafasına taş düşer de bana âşık olduğunu hissederse, aşkım uğruna çektiğim işkencelerin hepsini yutturacaktım! Havalar henüz tam soğumadığından dolabımdan kısa kollu çiçekli bir elbise çıkardım. Kısa olabilirim ama bu bedenimin kuru bir çalıya benzediğini düşündürmesin size. Giyindiğim elbise kıvrımlı hatlarımı sarıp diz kapaklarıma kadar iniyordu. Başımı yere eğmemeye dikkat ederek siyah bir çorap giyindim ve uzun saçlarımı uyuşan parmaklarımla ördüm. Ortaya çıkan görüntü pek iç açıcı değildi maalesef. Ağrı nasıl güçlüyse yüzümdeki tüm rengi alıp götürmüştü. Biri görse ölümcül hastalığım var zannederdi, o derece. Sina'ya söve söve yanaklarıma allık ve gözlerime de iki tur rimel sürüp odamdan çıktım. Uzun süredir yattığım için koridora çıktığım anda başım dönmüştü. Adımlarım sağa sola yalpalarken nihayet mutfağa ulaşmayı başarmıştım. Kuruyup yanan ağzımı suyla buluşturduğumda gözlerimi kapadım yorgunlukla. Gerçekten şu halde dışarı çıktığıma inanmıyorum, gerçekten. Bir adet ağrı kesiciyi mideme yolladığım esnada, çantama koyduğum telefonum çaldı. Arayan tabii ki Sina'ydı. "Aşağıdayım, lütfen hazırım de." "Hazırım," dedim gözlerimi devirmeye çalışıp. Halime bak, ben daha göz deviremiyorum Sina beni dışarı çıkarıyor. Demeyin ki aşkın insana yaptıramayacağı şeyler vardır. Yok, arkadaşlar yok. Ben o istediği anda her şeyden vazgeçebilecek bir aşığım. Ne komik ki onun bundan haberi dahi yok. "Geliyorum." Kapıyı kilitleyip asansöre bindim ve aşağı inene kadar gücümü toplamaya çalıştım. Hiçbir şey yokmuş gibi davran. Bunu iyi beceriyorsun, şimdi de becer ve bugünü mahvetme. Uzun zamandır baş başa vakit geçiremediniz. Ama mahvedersen bil ki bu senin değil Sina'nın suçu. Başının ağrıdığını bilip bilmeden seni evden çıkardı. Kocaman Bey'e onay verdim. Eğer gün mahvolursa bu tamamen Sina'nın suçuydu, diğer her şey gibi. Aynadaki aksime acıklı bir bakış atıp ağrının beni güçsüz düşürmemesini dileyerek asansörden indim. Apartmanın kapısı her zamankinden ağırdı sanki. İçeri doğru çekip, açabildiğim aralıktan dışarı süzüldüm ve gün ışığıyla sızlayan gözlerimi kısıp açtım. Basamakların sonunda duran Sina beni gördüğü anda yaslandığı arabasından doğruldu. Bu arabayı almak için annesini kandırması zor olmamıştı. Evin üç haftalık temizliğini yapması Rüya teyzeye yetmişti. Gerçi Sina'dan sonra o evi bir kere daha temizlediğine emindim ama boş verin, önemli olan Sina'nın arabayı almış olması. Toplu taşıma fobisi yüzünden her yere yürüme gitmeye çalışıyordu manyak. "Selam bebek," dedi havalı bir göz kırpışla. Lacivert ceketini çıkarmış, beyaz gömleğinin ilk düğmelerini açmıştı. Saçları düzgün bir şekilde taranmış olsalar da yorgunluktan dağılmış gibi görünmüyordu. "Merak ediyorum," dedim zihnimde sağa sola kayan basamakları dikkatle inmeye çalışırken. "Neden işte olmak yerine buradasın?" "Patronuma evde intihara meyilli bir arkadaşım olduğu için onu yalnız bırakamayacağımı söyledim," dedi son basamakta tökezleyince yanıma gelip elimi tutarak. Tutuşuyla bütün vücudum ateş alev yanmaya başladı. Acaba o da fark etti mi, yoksa sadece içim mi tutuştu? "O da sana inanıp mesaini bitirmeden çıkmana izin verdi, öyle mi?" "Yalan sayılmaz ki. Eğer seni gerçekten görseydi, bu halinin bile intihara meyilli bir psikopata benzediğini düşünürdü. Son basamağı inip kafamı kaldırdım. Sırıtan dudakları enerjik gözleriyle birleşmişti ve bu az önce söylediklerinin bozduğu sinirlerimi tedavi etmeye yetmişti. "Hem kimse mükemmel cazibeme beş saniyeden fazla dayanamıyor." Başımı 'sen adam olmazsın' der gibi iki yana salladığım anda zonklama artınca bunun büyük bir hata olduğunu anladım. Görev 1: Ani hareketlerden kaçın. "Tabii sen hariç Domates. Senin iradene hayranım." Sen öyle san! Sana ve cazibene kapılmamak için içimde verdiğim savaşı görsen egon arş-ı âlâyı aşardı. Neyse ki gözlerin hiçbir şey görmüyor. "Biz de az mükemmel değiliz," dedim elimle örgümü omzumdan geri atarken. Bu sefer yavaş ve sakin olduğum için ani bir şok dalgasına maruz kalmamıştım. Görev 1: Başarılı. Arabaya binip kapımı kapattım ve kemerimi bağladım. Başımı koltuğun arkasına yaslayıp arabanın ön camından, hızlı adımlarla havasından bir şey kaybetmeden arabaya binmesini izledim. Yerine oturup kemerini bağlayınca ona baktım merakla. "Nereye götürüyorsun beni?" "Sürpriz yapmak çok heyecanlı bir aktivite olduğu için gidene kadar söylememe kararı aldım. Yani meraktan kudurmanı zevkle izleyeceğim." "Hı hı," dedim ve gözlerimi kapattım yorgunlukla. Ona istediğini veremeyecektim bu sefer. "Varınca haber ver." İstediği tepkiyi alamamış olacak ki arabayı çalıştırmak yerine bana bakakaldı. Beklemek istemediğim için gözlerimi açıp ona döndüm. "Ne oldu?" "Meraktan kudurup saçıma başıma dalmayacak mısın?" Eğer gücüm olsaydı, bu dediğini harfi harfine uygular o pes edene kadar susmadan konuşmasını sağlardım. Hatta psikolojik baskı altına alıp delirtebilirdim bile. ama dediğim gibi gücüm yoktu, tek istediğim yol boyunca uyumaktı. "Gidebilir miyiz artık? Eve geri dönmek istiyorum." Güneş canımı yakıyor, sen canımı yakıyorsun. Vazgeç artık bundan, vazgeç. "Çok tuhaf, hevesim kaçtı. Gitmesek mi?" "Saçmalama Sina, boşuna mı hazırlandım?" "Azıcık meraklan bari. Heyecanlan falan bir şeyler yap." Bu haline gülmek istesem de yorgunlukla soludum ve sırf morali bozulmasın diye gözlerimi canımın acımasına aldırmadan istediği gibi büyüttüm. "Ay nereye gideceğiz Sina? Söylesene söylesene ne olur." Dudağı yukarı doğru kavislendi ve omuz silkti oyunbaz bir tavırla. "Tatmin etmedi ama idare eder. Gidelim bakalım." O arabayı çalıştırıp yola devam ederken önüme dönüp gözlerimi kapadım yeniden. Normalde duyduğum her ses beynime iğne batırıyormuş hissi verirdi ama yan tarafımdan gelen sesi beni içi huzur dolu bir havuza atıyor ve ılıklığında yüzdürüyordu. Bilindik şarkılardan birini mırıldanmasına rağmen sözler öyle farklı ve anlamlı geliyordu ki kulağıma, sağ gözümden süzülen damlaya engel olamadım. Beni sesinle besle, okşa ruhumu her tınınla. Bana masallar anlat, şarkılar söyle. Sen yeter ki susma. Hemen yanımda olması o kadar güzel ve büyük bir lütuftu ki beni sevmiyor oluşuna itiraz edemiyordum. Onu seviyordum, beni o anlamda sevmiyordu ama bu önemli değildi. Önemli olan şu an yanımda şarkı mırıldanmasıydı. Önemli olan başıma bir şey gelsin gelmesin koşabileceğim ilk kişinin o olmasıydı. Önemli olan oydu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD