4. BÖLÜM

2679 Words
Tevafuk: Birbirine denk gelme, latîfâne, hoş, zarif bir şekilde uyum içinde olma anlamına gelen terimdir. Gülriz Hanım ayağa kalkıp adamın yanına gitti ve elini omzuna koydu: -İşte bahsettiğim oğlum Yusuf... Şimdi anlaşılmıştı. Benim haylaz öğrenci diye beklediğim kişi boylu poslu, bana matematik öğretecek seviyelere ulaşmış bir doktordu. Annem ve arkadaşı, uygun gördükleri kişiyle tanışmayı kabul etmeyince böyle bir plan yapmışlardı belli ki. Nasıl inanmıştım onlara? Refleks olarak ayağa kalktım ve eteğimi düzelttim. Sinirden bakışlarımı belli bir yere sabitleyemiyordum. Ah anne! Ben sana sormaz mıyım? Beni düşürdüğün hallere bak. Bir de "İlk günümüz tatlı geçsin" mi demiştim kadına? Bunu yapmış olamam! -Geç oğlum otur şöyle. Ben de çay getireyim sana. Derken yüzünde güller açıyordu Gülriz hanımın. Tebessüm ettim ve ortadaki karmaşayı nasıl bitirebileceğimin planlarını kurmaya başladım. Başım istemsizce önüme eğilirken üzerimde Yusuf'un gölgesini hissettim. Elini uzattığında bakışlarımı gözlerine çevirdim. Mahcup etmemek adına karşılık verdim tokalaşmak için uzattığı ele. Doğrusu onun da yüzü huzursuz görünüyordu. Bu hain plandan haberi yoktu belli ki benim gibi. Ya da benim şaşkınlığım germişti kendisini. Konuşma ihtiyacı duyarak söze başladığımda sesimin yankılandığını hissettim, ikimiz de aynı anda konuşmuştuk: -Merhaba. -Merhaba. Gözlerimiz birbirini bulduğunda gülmeye başladık. Stresli gülüş, diye adlandırdığım bu reaksiyonun bir insanda bu kadar hoş durabileceğini düşünmemiştim. Parlak, inci gibi sıra sıra dizilmiş dişleri, samimi ve sıcak bir his bırakıyordu insanda. Kısık gözleri yalansız dolansız bir gülümseme olduğunu haykırıyordu. Ellerim gerginlikle çaya giderken dudaklarımı birbirine bastırıp onun konuşmasını bekledim. Gamzesini gösterecek bir tebessümle konuştu: -Yusuf ben. Diyince adımı söylemek için ağzımı açtım. Benden önce davranıp sözüne devam etti: -Gerçi az önce duydun tabi. Belletme çabam yoktu, kusura bakma. Sözüne gülerken, tek elimle örtmüştüm dudaklarımı. -En iyisi sen söyle adını da daha iyi şakalar için zaman kazanabileyim. Sesli gülüşüm bu kez odada yankılanırken, stresten mi, yoksa hakikaten komik bulduğum için mi güldüğümü bilmiyordum. -Zeynep ben... Doktorsun değil mi? "Doktorsun değil mi?" delirmiş olmalıydım. Aloo! Zeynep! İç sesin konuşuyor. Hani bu durumdan rahatsızdın? Kendine gel istersen, iki hoş gülüşe, birkaç espriye tav olacak değilsin. Buraya geliş amacını unutma, diyerek teskin ettim kendimi. -Psikoloğum. Sende de otoriter bir imaj var sanki. Öğretmen misin? Elimde olmadan seslice güldüm. Ona gerçekten de her şeyin yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu anlatmalı mıydım, bilmiyordum. Şuanda sadece olayın içerisinde kaybolup gitmek istiyordum. Yusuf, ben, sohbetimiz, avangart koltuk takımı, kadife perdeler, üstündeki dumanı kaybolmuş çay... -Başarılı biz analizdi, evet. Psikolog olmanızın hakkını verdiniz. Matematik öğretmeniyim. Peki siz doktor olmak için fazla genç değil misiniz? Dediğimde bu sefer aynı gülüşü o attı. Koltuğun ucuna doğru yaklaştı ve ceketinin düğmelerini açtı. Tek hamlede ceketi çıkarıp ikiye katladığı sırada beynimi allak bullak eden hareketinden gözlerimi zor alıp ona yönelttim. -Kaç civarı duruyorum? Gömleğinin kollarını kıvırmaya başladı. Çarpık bir gülüşle tek gamzesi görünüyordu. Gözleri hafif kısılmış bakışlarını benim gözlerime sabitlemişti. Poz kesiyordu resmen. Sevimli haline gülerek konuya odaklandım. Ciddi bir şekilde saçından boynuna kadar süzüp elimi çeneme yerleştirdim. Tek kaşım havadayken bilmiş bir edayla en az onun kadar tecrübeli olduğumu hissettirmek istedim. Düşündüğümden iki yaş daha küçük söyleyecektim. -Taş çatlasa yirmi altı. -Yirmi sekiz, yaklaştın. Sen de... "-de" ekini uzatarak benimle aynı pozisyona geldi. Eli çenesinde saçlarımdan başlayarak yavaş yavaş bakışlarını yüzüme indirdi. Sanki her bir telini incelemişti. Her bir yaşanmışlığı okumuştu suratımdan. Gözleri yine gözlerimi buldu ve oraya sabitlendi. Bu bir kaç saniyelik olay sanki on dakika boyunca sürmüş gibiydi. Hafifçe aralanmış dudakları arasından konuşmasına devam etti -Muhteşem analiz yeteneklerime göre yirmi beş falansın. Başımı sağa doğru eğip ellerimi dizlerimde kenetledim. Ukalaca bir bakışla gülerek: -Çok tecrübeli gördüm sizi. Dediğimde, güzel dişlerini göstermekten çekinmeden sırıttı. -Hanımların yaşları özel ilgi alanım değildir aslında. -Yok yok. Derin bir tecrübe ister bu yaş bilme olayı. -Çok insan tanımanın avantajları diyelim. Gülriz Hanım'ın odaya girmesiyle aklım bir anlık da olsa başıma geldi. Matematik dersi vermeye geldiğim bu evden gelin olup çıkacaktım resmen. Annemin bana attığı kazığı henüz unutmuş değildim. Yine de Yusuf'un samimiyeti buraya geldiğime memnun etmişti beni. Baştaki heyecan yerini, birbirimize karşı meraka bırakmıştı. Merak ediyordum onu. Konuşmasından, bakışlarından anladığım kadarıyla o da beni merak ediyordu. Gülriz Hanım çayı salonun bir köşesindeki ahşap yemek masasının üzerine bırakıp hızlı hareketlerle televizyon ünitesinin yanındaki sehpayı çıkardı. Yusuf'un önüne koyarken: -Konuşun yavrum, konuşun. Gidiyorum ben. Az işim var mutfakta. Adile Naşit'i andıran tavrıyla gülüp çayı sehpanın üzerine bıraktı. Ardından terliklerinin laminentte çıkardığı patırtılarla salondan ayrıldı. Bizi de neden burada bir araya geldiğimiz konusunda konuşmak zorunda bırakmış oldu. İkimizin de yüzü gülüyordu. İkimiz de tanımak istiyorduk birbirimizi, belliydi. Ancak geçmişten alışılagelmiş fikirlerim vardı. "Birine biraz olsun ilgi duyduysan, içinde tutacaksın." Güzel bir sohbetin yalan üzerine kurulmasını istemiyordum. Belki de burada başlayan konuşma ilerideki hayatımızı olumlu ya da olumsuz etkileyecekti. Kim bilir? Belki dost olacaktık belki de... -Ekler almıştım. Afiyetle ye. Yusuf'un sesiyle iç muhasebem kesildi. Elindeki poşeti aramızdaki koltuğa koyarken rastlantıya gülerek: -Ben de haylaz öğrencim için tatlı almıştım. Tesadüfe bak ben de ekler aldım. Yanımdaki tatlı poşetini aynı koltuğun üzerine koydum. Gülümseyen yüzüyle bakışlarını koltuğun üzerindeki poşetlere götürdü. Benim getirdiğim ekleri alıp sehpasına koydu. "Haylaz öğrencim" dememe takılıp ne demek istediğimi sormasını beklerken yumuşak bir ses tonuyla: -Tevâfuk. Dedi. Anlamadığımı belli eden ifadeyle yüzüne baktım. Kaşlarım çatık öğrenmeye hevesli gözlerimi üzerine diktim. -Nasıl? -Tesadüf değil; tevafûk. -Farkı nedir, anlamadım. Tam konuşmaya başlayacaktı ki, telefonum çaldı. Ekrana baktığımda Eymen'i görünce özür dileyerek cam kenarına doğru gittim. Telefonu açmadan evvel arkama dönüp Yusuf'a baktım. Eklerden ısırık alıyordu. Telefonu açtığım sırada camdan yansımamı gördüm. Geldiğimden beri aynı ifadeyle gülümsüyordum. Ailecek gülümsemelerini çevrelerine bulaştırıyorlardı sanki. Ön yargılarımı yıkıp geçmişti Yusuf. Hem de burada oturduğumuz kısa süre içerisinde. O kadar kapatmıştım ki kendimi ablamdan sonra. Tüm hayatımı yalnız geçirmeye kararlıydım. Yeni dostluklara da ilişkilere de geçit vermiyordum. En azından hayatıma insan sokma konusundaki fikirlerimi tazeleyebilirdim. Telefondan seslenen Eymen'e odaklanıp cevap verdim: -Efendim Baytar? -Tamam. -Ne tamam? -Tamam seni Melih'le görüştüreceğim. -Eymen! Diye bağırdığımda arkada Yusuf'un olduğunu hatırlayıp heyecanımı dizginledim. Az öncekinden daha sessiz bir şekilde devam ettim konuşmama. -Eymen ciddi misin? -Ciddiyim. Ama Kerim'in haberi olmayacak. -Tamam tamam. Sen nasıl istersen öyle olsun. -Zeyno başımı belaya sokacaksın ama yine de yapacağım senin için. İçim içime sığmıyordu. Sevinçle cevap verdim: -Ya seni çok seviyorum biliyorsun değil mi? Çok seviyorum! -Manyaksın sen. Kerim duyarsa ikimizi de öldürür. Haberin olsun. -Merak etme duymayacak. -Tamam, kapat artık. Kulağımı patlattın. Haber vereceğim sana. -Görüşürüz. İçimdeki sevincin tesiriyle titreyip kendime gelmeye çalıştım. Nihayet yüzleşecektim. Yıllarca bulamadığım imkan ayaklarıma kendi gelmişti. Ablamın hayatını hüzne boğup terk eden kişiden hesap soracaktım. Telefonu hırkamın cebine atıp koltukta beni bekleyen Yusuf'a doğru ilerledim. Arkasına yaslanmış, telefonunu elinde evirip çevirip kendi kendine oyalanıyordu. Dalgın görünüşü az önceki samimi halini gölgelemişti. Koltuğa oturana kadar yüzüme bakmadı. İyice yerleşip gözleriyle temas kurmaya çalışarak konuştum: -Tevafuk, diyordun. Telefonunu kenara koyup koltukta eski pozisyonuna geldi. Kolunun birini koltuğun kenarına koyarken diğeri dizindeydi. Ciddi bir ifadeye bürünen bakışları gözlerimde değildi. Yüzümdeydi ama gözlerime bakmıyordu. Onu kızdıracak ya da üzecek bir şey mi yapmıştım, bilmiyordum. Belli ki lafının bölünmesinden rahatsızlık duyuyordu. Yada telefonu alıp gitmem mi sinir etmişti, çözememiştim. -İkimizin şuanda neden burada olduğuna dair bir bilgin var mı? Güzel Türkçesiyle tane tane dökülmüştü kelimeler ağzından. Sorusuna vereceğim cevabın çekişmesi konuştuğumuz ilk andan beri aklımdaydı zaten. Her şeyden yüzeysel olarak bahsedebilirdim. Ama onunla konuşmayı kesmek istemediğimi de eklemeliydim. İşin içinden nasıl çıkacağımı bilmiyordum yine de bir yerden tutunarak söze başladım. -Aslında ben buraya küçük bir çocuğa matematik dersi verme amacıyla gelmiştim. Annem uzun zamandır beni biriyle görüştürmek istiyordu. Eğer biriyle tanışmak için gönderseydi gitmeyeceğimi biliyordu. Matematik dersi vereceksin, diye yalan söylemiş bana... Yutkundum ve kendime bile itiraf edemeyeceğim sözlere başlamak üzere konuştum. -Bazı sebeplerim olduğu için kabul etmiyordum... Dediğimde tek elini hafifçe dizine vurarak sözümü kesti: -Güzel. Ben de zaten gönülsüz olarak gelmiştim. Annemin baskısıyla yani. İstemsizce kaşlarımı çatıp az önceki konuşmaları sanki hiç yapmamışız gibi kendini soyutlayan adama bakıyordum. Sanki biraz önce tanışmak için birbirimize espriler yapmıyormuşuz gibi soğumuştu ortam. Ah, kesinlikle ben insanlarla tanışma hususunun piri değildim. -İnsan en başta söyler değil mi? Diye sinirle ayağa kalktım. Madem içerleyecektin en başında sen niye söylemedin? Şuanda zamanı değil sevgili iç sesim. Karşımdaki uzun boylu, güzel bakışlı, samimi gülüşlü hayal kırıklığıyla uğraşıyorum, görmüyor musun? O da aynı şekilde ayağa kalktı ve: -Ben seni incitmemek için bir şey demedim ama görüyorum ki kendimi tutmama gerek yokmuş. Sen neden en başında söylemedin? Diyerek bana çıkışınca ellerimi belime koyup savunma pozisyonuna geçtim. Mutfağa doğru bakıp öfkeme hakim olmaya çalıştım. Gülriz Hanım'ı kıracak bir şey demek istemiyordum. Bu yüzden fısıltıyla sürdürdüm sözün kalanını. -Herhalde tanışmaya çalışıyordum. Öyle bir anda diyebileceğim bir şey değildi. Ne biçim bir psikologsun sen? Önümdeki küstah adamı baştan ayağa iğneleyici bir bakışla süzdüm. -Her neyse. Hızlı bir dönüşle koltuktan çantamı alıp Yusuf'un önünde durdum. Öfkeyle çatılmış kaşları beni karmaşaya sokmuştu resmen. Yaklaşık iki dakika önce burada kıkırdayan biz değil miydik? Yüz verip sonra kendisini geri çekmesine anlam veremiyordum. -Tevafuk ha. Diyerek gözlerine sabitlendim. Bir şeyler demek istiyordum fakat hala şoktan çıkamamıştım. Gözlerimi kısarak: -Boşversene. Seni derin tecrübelerinle baş başa bırakıyorum. Kolunu sıyıran omzumla sarsılarak evin kapısına ulaştım. Tek kelime bile etmemişti. Ne saçma bir şey yaşadım az önce, diye düşünmeden edemiyordum. Dış kapının önüne gelince sinirden kızarmış suratımı ellerimle havalandırarak Gülriz Hanım'ın mutfaktan gelmesini bekledim. Eteklerini toplaya toplaya yanıma gelip sarıldı. Ardından: -Gidiyor musun kızım? İnşallah tekrar görüşelim olur mu? Salondaki koltukta arkası dönük bir şekilde oturan Yusuf'a baktım. Gözlerimi devirerek Gülriz Hanım'a döndüm -Nasip. Tekrar arkamı döndüğümde Yusuf'la bir an göz göze geldik. Bakışlarındaki öfke, hayal kırıklığı ve adını koyamadığım bir çok şeyle boğuluyordum sanki. Ben de öfkeyle saçlarımı savurup evden çıktım. Dengesiz herif! Ama suç bendeydi. Ablamın bir sevda uğruna neler çektiğini gözlerimle görüp şahit olmama rağmen yeni insanları hayatıma almaya çalışmamalıydım. Bilge'nin sokağına doğru saparken aklıma "Tevâfuk" kelimesi geldi. Eve gidince bakacağım ilk şey o olacaktı. Ardından tüm bu yaşadıklarımı düşünüp değerlendirecektim. Unutmamam gereken yegane kural vardı. O da: "Birine birazcık ilgisi olan içinde tutacak." * Berbat bir tanışma deneyiminin ardından Bilge'nin evine ulaşmış, mutfakta pencerenin hemen önündeki pofuduk koltuğa yayılmıştım. Bilge ise az önce içtiğimiz kahveleri sudan geçirip bulaşık makinasına yerleştiriyordu. Önümdeki suyla boğazımı ıslattım. Ardından: -Böyle oldu işte. Dengesiz herif, dağıttı beni. Hayır yani zaten imkansız. Asla bir ilişki kurmaya hazır değilim. Bunu ben de biliyorum. Ama... Bilge tezgahı silip ellerinin ıslaklığını üzerindeki önlüğe silerken başı hafif yana eğik bir şekilde gözlerime baktı. Sonrada sağa sola aheste aheste salladı. -Ne oldu ya? Diye sorunca sandalye çekip oturdu. Masadaki sigara paketinden bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. -Saf mısın Zeyno sen? Kaşlarımı çattım sorusuna karşın. -Neden öyle dedin şimdi? Ateşi zar zor çıkan çakmakla sigarayı tutuşturdu ve: -Gerçekten de neden böyle davrandığını anlamadın mı? -Anlasam derdim herhalde, değil mi? -Çocuğun yanında dalga geçer gibi "Eymen seni seviyorum." demişsin. Şaşkınca gözlerimi açarken sahiden... Sahiden buna bozulma ihtimalini hiç düşünmemiş olmak hayrete buladı beni. -Ama bizim Eymen o. -Bizim Eymen de çocuk nereden bilsin? Masaya dirseklerimi dayayıp çenemi ellerimin üzerine koydum. Dudağımı ısırarak Bilge'ye baktım. -Ama dedi ki, "Ben de zaten gönülsüzdüm." Ben sanki çok gönüllüyüm. Umurumda bile değil. Kızdığım şey dengesiz davranması. Sesli bir şekilde güldü, ardından: -Belli. Diyerek ortamı bir kaç dakikalık sessizliğe bıraktı. Nasıl da yakın davranıp samimiyetine inandırmıştı beni. Delirmiş olmalıydım. Neredeyse onu hayatıma dahil edebileceğim fikrine kapılmıştım. İyi ki gerçek yüzünü erkenden göstermişti. Umarım tekrar karşılaşmayız. Eski pozisyonuma dönerken güçlü bir "Off!" sesi çıkıverdi ağzımdan. Bilge karşımda olduğunu hatırlatırcasına boğazını temizledi. Bakışlarımı ona yönelttiğimde sigaranın yarısına gelmişti. Küllüğe koyup: -Melih konusunu ne yapacağız? Diye sordu. O an sanki aklımdaki Yusuf bulutları bir anda parçalanmış ve Melih'in karanlığı beynimi işgal etmişti. Düşünmem gereken en önemli konu bu iken kendi hayatıma nasıl dönebilmiştim? Şuanda tek odak noktam Melih olmalıydı. -Eymen'le konuştum. Beni Melih'e götürecek. Bilge gözlerini belerterek başını iki yana salladı. -Sakın Zeyno. Sakın. Kerim duyarsa... Sözünü kestim aldırmadan. -Duymayacak. Kimse söylemezse bilemez. Bilge, başını sağa sola sallamaya devam ederken sözüme devam ettim: -Bilge söylemeyeceksin. Değil mi? Kaşları çatıldı, kahverengi gözlerini buğu kaplamıştı yine. Elleri, masanın üzerindeki örtüde gezinirken konuştu: -Böyle bir şeyi Kerim'den saklamak ne kadar etik? -Etik ya da değil. Görüşeceğim ve bana engel olamayacak. Sadece küstüğüyle kalacak. Az öncekinin aksine başını aşağı yukarı yavaş bir şekilde salladı. -Haklısın. -Eee, sen gelecek misin? Derken gözlerim onun masa örtüsüyle oynayan ellerindeydi. Bir anda oynamayı kesip ellerini birbirine sabitledi. -Yok ben gelmeyeceğim. Sesinin titrediğini fark edince bakışlarımı yüzüne çevirdim. Huzursuz ifadesi beni tedirgin etmişti. İstemsizce kaşlarımı çattım. Ardından: -Bir sorun mu var? Diye sorunca durgun halini perdeleyip cevap verdi: -Yok canım. Cemal'in pek uygun göreceğini sanmıyorum. Hiç sormasam daha iyi olur. Orada dur Zeyno, aile huzuru söz konusu... Diyen iç sesime hak verdim. Nadir olsa da iç sesimle anlaşabiliyorduk. Bilge'nin eşi Cemal, en son geçen hafta Bilge'yi bizim eve getirirken arabada görmüştüm. Çok sıcakkanlı birisi değildi. Konuşmaktan da hoşlandığını söyleyemezdim. Ancak Bilge ne isterse yapar, her ihtiyacını alır, çocuğundan da şefkatini esirgemezdi. Kendi gözlemlerim ve Bilge'nin anlattıkları kadarıyla soğuk ama iyi bir insandı. Konuya tekrar odaklanarak Bilge'ye döndüm. -Pekala. Ben sana her şeyi anlatırım. -Gelmek isterdim. Cemal işte... Aramızda böyle tuğlalarla örülü bir duvar var sanki Zeyno. Ulaşamıyorum ona. O da bana ulaşamıyor. Bizi ortak paydada buluşturan tek şey kızımız. Sanki şey gibi... Konuyu geçiştirip kapatmama rağmen kendisinin açması beni mutlu etmişti. Daha önce bana evlilik hayatıyla ilgili hiçbir sorununu anlatmamıştı. Ablamla konuştuklarında şahit olan kişiydim hep. Ona derdini anlatırken benim orada olup olmadığımı bile fark etmezdi. Göz teması kurmazdı benimle. Belki beni çocuk gibi görmesinden belki de başka bir şeyden... Önemli olan şuanda tıpkı ablama baktığı gibi gözlerime bakmasıydı. Tüm düşünceleri bir kenara bırakıp sordum: -Ne gibi? -Şey gibi... Nasıl anlatsam bilemiyorum. Mecbur kalmış gibi davranıyor bana. Sanki bir zorunluluktan dolayı birlikteymişiz gibi. -Peki sen ona nasıl davranıyorsun? Gözleri masanın üzerine doğru kayarken bu soruyu ona kimsenin sormadığını anlamıştım. Hatta kendi kendine bile sormamıştı anlaşılan. Kafasından neler geçiyordu bilmiyordum ama omuzları bir anda düşmüş, kendini sandalyenin üzerinde tamamen bırakmıştı. Başını yavaşça olumsuz anlamda sağa sola sallarken konuştu: -Bilmiyorum. Hiç düşünmedim. Elimi onun masadaki elinin üzerine koyunca bana baktı. Tebessüm ettim içtenlikle. -Bak ne diyeceğim. Bugün ona her zamankinden daha ilgili davran. Bakalım nasıl yansıyacak. -Öyle mi dersin? -Tabiki. Sonuçta herkesin bildiği gibi bu bir aşk evliliği değildi. Bu saatten sonra bunu aşka dönüştürmek yine sizin elinizde. Her konuda ufak da olsa bilgisi olan ben, şimdi de ilişki uzmanı olmuştum. Kendimle övünerek tebessüm ederken Bilge'nin gözlerinin dolduğunu fark ettim. Burnunu çekip konuştu: -Çok zor biliyor musun? Doğru insanla karşılaşmak olası bir şey. Ama her şeye ve herkese rağmen onu seçmek kolay değil. Bir peçeteyle burnunu silerken devam etti: -Çok sevmek de yetmiyor. Herkesi düşünmek zorunda hissediyorsun kendini. Ailen, geleceğin...Neyse. Senin de başını ağrıttım. Dediğinde dolan gözlerimden çıkan yaşların ipini bıraktım. -Olur mu öyle şey? Paylaşmana sevindim, teşekkür ederim. Gözyaşları boynundan aşağı doğru süzülürken sıkı sıkı tuttu elimi. Zilin çalmasıyla diyeceği sözü yarıda bırakıp gözlerini sildi. O kapıya doğru koşar adım giderken ben de balkona çıkıp Bilge'nin çiçeklerine yaklaştım. Kafam o kadar doluydu ki neye öncelik vermem gerektiğini bilmiyordum. Kafamın bu denli dolu olmasıyla beraber bir de Bilge'ye üzülmüştüm. Aralarının bu derece problemli olduğunu bilmiyordum. Bilge ideal bir eş adayıydı. Cemal'i ondan uzak tutan şey, Bilge'nin soğuk davranmasıydı belki de. Neticede evlendiklerinde Bilge'nin aklında hala o adam vardı. Üniversite okumamıştı Bilge. Hayallerinde mutlu bir yuva kurmak vardı. Bizimle buluşmadığı zamanlarda babasının restorantında vakit geçiriyordu. Bir gün restorana gelen siyah uzun paltolu adam Bilge'yi fark etmiş ve ona ilgisini göstermişti. Bilge de ilgisine kayıtsız kalmayıp bu otuzlu yaşlardaki adamı tanımak istemişti. Bilge'nin doğru insan diye bahsettiği kişi geçmişinden geçen adamdı. Ancak evlendiği kişi Cemal'di. Balkon demirlerine dirseklerimi dayayıp aşağı doğru bakarken düşünmeye devam ediyordum. Bu sefer de aklımı Melih'in kara bulutları doldurmuştu. Böyle tabir ediyordum Melih'i düşünürken. Kara bulutlar... Melih varsa kara bulutlar, belalar, bitmek bilmeyen ağlamaklı geceler vardı. Öncelik vermem gereken şey Melih'e olan nefretimdi. Onunla konuşup içimi dökmek istiyordum. Bunca yıl biriktirdiğim ne varsa atmak istiyordum. Ne Bilge'nin durumu ne de Yusuf'un hissettirdikleri... Hepsi beklemek zorundaydı. Hatta Yusuf mevzusu bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Önceliğim Melih'le yüzleşmekti. Geriye doğru dönerken balkonun duvarına yerleştirilmiş minik saksılardan birine dizim çarptı ve telaşla demirleri sıktım. Saksı, bir adamın ayak ucuna düşmüş, parçalanmıştı. Demirlere tutunup sarkarak bağırdım: -İyi misiniz! Adam paçalarını silkelerken yukarı doğru bakmadan cevap verdi: -Nasıl görünüyorum? Duyduğum sesle ağzım açık kalırken adam yukarı doğru baktı. Aynı yüz ifadesine o da büründüğünde ellerim refleks olarak ağzımı kapattı. Öfkeli bakışları yerini alırken sessiz bir şekilde ismi çıktı dudaklarımdan: -Yusuf? Anladım ki hayat size önceliğinizi seçmeniz için fırsat vermiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD