ölümün nefesi.

1983 Words
Ben bu İmparatorluğu kurmak için kimleri yıktım, kimleri geçtim, kimse bilmez; ama ben çok iyi biliyorum. Önümde kimse duramaz, durmaya dahi cesaret edemez. Amacım tek olmak, en büyük olmak. Bu yola çıkarken, sadece hedefe kilitlendim. Ne ahlak, ne vicdan, ne merhamet... Benim lügatimde bu kelimelerin anlamı çoktan silinmişti. İmparatorluğumun temelleri, binlerce haykırış, yüzlerce diri diri toprağa gömdüğüm, canlı canlı yaktığım insanın üzerine kuruldu. Ama bu, basit ve keyfi bir vahşet asla değildi; bu, benim gücümün somut kanıtıydı, zayıflığın kökünü kazıma töreniydi. O anları dün gibi hatırlıyorum. Diri diri toprağa gömdüğüm o cani... Benim hükmettiğim topraklarda, benim dokunulmazlığıma el uzatan, küçük bir kız çocuğuna tecavüz eden bir canavardı. O iğrenç varlığın yaptığı şeyin affı, telafisi olamazdı. Ben, kendi adaletimi uyguladım. O suçu işleyenin cezasını, tüm dünyaya ibret olsun diye, en hassas noktasından verdim. Önce, kurbanımın derisini, bıçak darbeleriyle, kesik ata ata, derin derin çizikler attım. Her bir çizik, ihanetin bedeliydi. Sonra, o taze yaralara tuz bastım. Haykırışları, imparatorluğumun ilk marşı oldu. Acı, sadece bir başlangıçtı. Dikenli sopamın ucunu kezzaba batırıp sırtına, her yerine vurdum. Ruhunu değil, sadece tenini değil, bizzat varlığını ateşe verdim. Dinmedi mi öfkem? Asla dinmedi. Son nefesini vermeden önce, gözlerinin içine baktım. O gözlerdeki çaresizlik, benim zaferimdi. Cellatlarıma buyruğum netti: “Ayıltın şunu . Toprağa gömün ama canlı kalsın!” O an, o canavarın son nefesi benim için sadece bir imza oldu; ben, acının Şahıydım , adaletin kendi çarpık uygulayıcısıydım. Ve bir de o iğrenç varlık vardı... O, merhametin kırıntısını bile hak etmeyen, başkalarının acısından haz duyan bir sadistti. Hayvanlara işkence edip canlı canlı yaktıklarını zevkle izliyordu. Onun suçu, benim gücüme meydan okumaktı, ama cezası, yaptığının bin misliyle geri dönmesiydi. O an, ona kendi "zevkini" tattırmaya karar verdim. Onu yakıp izlemek yerine, kendi bedenini bir işkence aletine çevirdim. ​ ​Önce, derisini yüzdüm, hayır; derisini parça parça soyarak, sadece sinir uçlarını açığa çıkardım. Ardından, onu bir fıçıya bağlayıp, içine yavaş yavaş, damla damla sıvı azot doldurdum. Amacım, ani bir ölüm değil, donma hissini her zerresinde hissetmesiydi. Bilinci açıktı, donarak kemiklerinin kırıldığını hissetti. Sonra, tam bilincini kaybetmek üzereyken, onu çıkarıp kızgın bir demir levhanın üzerine attım. Bir anda donuktan yanığa, soğuktan ateşe geçişin getirdiği o korkunç şok... Her anını izledim. Bu insan dışı varlığı bu şekilde cezalandırırken çok zevk aldım. Çünkü o an, onun içindeki kötülükle birlikte, kendi adıma kurduğum korku rejimini, acının zıtlıkları üzerinden tüm çıplaklığıyla ilan ettim. Şimdi, önümde kimse duramaz, durmaya dahi cesaret edemez. Ancak, hayatımda garip garip şeyler oluyor. İnsan olduğumu, benim de bir kalbim olduğunu hatırladım. Bu da bir kişinin sayesinde oldu: Derya, kıvırcık saçlı kardeşim. Bana tekrar insan olduğumu hatırlattı. Yıllardır ilk defa annem, onun ve ailesinin sayesinde güldü. "Nasıl mı tanıştık? " Fırıldak Arif sayesinde. Fırıldak Arif, benim bir işten aldığım, imha edeceğim malları ele geçirip hepsini satmış. Ben bunu yakaladığımda, Ali Cengiz'in yaptığını kanıtlarla önüme sundu. Meğer adamı kandırıp, olmadığı yerlerde olmasını sağlamış ve suçu üzerine atmıştı. Ali Cengiz'i alıp infazını verdim. İnfazı verdiğim gün, kontrole gittiğimde, mezarlığın önünde Ali Cengiz ile kıvırcık saçlı bir kızın hızla arabaya bindiğini gördüm. Yarım Saat Önce Yerde diz çöken Ali Cengiz, tam kafasını kaldırıp celladına bakacakken, Derya'yı gördü. Yüzü bembeyaz oldu, sanki bir hortlak görmüş gibiydi. Hamza: "Lan niye sustun, konuşsana!" diye bağırdı. Yerdeki Ali Cengiz'in ağzından çıkan tek kelime: Ali Cengiz: "Gül Ayşe!" Minkail sinirle: Minkail: "Ne Gülü, ne Ayşe'si lan! Ne saçmalıyorsun?" Ali Cengiz: "Abi, Azrail Gül Ayşem kılığında geldi! Öldürün beni, razıyım! Yeter ki o gitmesin!" dedi, gözleri Derya'ya kilitlenmişti. Hamza, şaşkınlıkla arkasını dönüp Derya'ya baktı. Derya önce hafifçe gülümsedi. Sonra göz kırpıp elini havaya kaldırdı. Derya: "Selam beyler." Sesi, ormanın sessizliğini bıçak gibi kesiyordu. Hamzalar şaşkınlıkla, sanki bir gölge aniden belirmiş gibi arkalarını döndüler. Hamza direkt silahı Derya'ya çevirince, namlunun ucundaki soğuk tehdit anında havayı dondurdu. Hamza: "Lan bu afet nereden düşmüş buraya." dedi pis pis sırıtarak. Gözleri, Derya'yı baştan aşağı süzerken tehlikeli bir ışıltıyla parlıyordu. Yerdeki Ali Cengiz hala daha şaşkınlıkla Derya'ya bakıyordu. Nefes almakta bile zorlanıyor gibiydi, sanki karşısındaki kız bir hayaletti. Derya: "Nerden düştüm bilmem ama siz bu adamdan ne istiyorsunuz, hem silahın da çok havalıymış, markası ne onun? Yeni model mi? Atışları isabetli mi bari?" Hamza, karşısında bırakın korkmayı, silahı bir aksesuar gibi inceleyen kızı görünce şaşkınlıktan donup kalmıştı. Hamza: "Bu işte bir büyük terslik var." dedi. Alnından ince bir ter damlası süzüldü. Mikail: "Ne gibi bir terslik abi? Bu kızın aklı mı kaçmış, yoksa bizi mi trolleyor?" diye sordu. Hamza: "Lan bu kızın, ucu kendine dönük koskoca silahı gördüğünde çoktan topuklayıp kaçması, çığlık atması ya da bayılması gerekti! Yoksa Ali Cengiz'in dediği gibi, biz mi azraili görüyoruz? Öldük mü lan biz?" diye paniklemeye başladı. Sesi incecik çıkıyordu. Mikail Hemen üzerini kontrol edip Mikail: "Valla abi, bende bir şey yok, nabzım 200 atıyor ama sağlamım yani." dedi. Derya Gözlerini devirip Derya: "Ayıp oluyor beyler, azrail falan... Ya! Sadece mantar toplamaya geldim buraya. Baktım iki tane kocaman, tüylü ayı mantarı duruyor, bir bakayım dedim." dedi alayla gülerek. Bu sözler, ortama buz gibi bir gerilim yaydı. Hamza: "Lan bu kadın bize resmen koca göbekli ayı mı dedi?" Mikail: "Galiba dedi abi. Hem de gülerek!" Derya Alınmış gibi yapıp Derya: "Ne haddime size ayı demek abilerim, ben şu ileride mantarlara bir bakayım." Sonra yerdeki adamı da gösterip "Hatta, mantarları toplayınca size çay demleyeyim mi? Ne saçma yer seçmişsiniz öldürmek için! Hem silahta susturucu da yok. Patronunuzun kulağına gitmesinden korkmuyor musunuz? Hangi akıllı yolladı sizi böyle?" Ali Cengiz: "Allah aşkına, Gül Ayşem..." dedi. Sesinde korkunun, acının ve umutsuzluğun tonları vardı. Bu ismin telaffuzu, Derya'nın yüzünde bir gölge oluşturdu. Hamza elindeki silahı incelerken Hamza: "Lan sahi, susturucu nerede?" diye sordu. Derya bir anlık boşluktan faydalanıp elinde silah olan adamın koluna, dostça bir dokunuş gibi dokundu. Adam arkasını dönmesiyle, Derya'nın elindeki, bowling topu büyüklüğündeki keskin taşı kafasına yemesi bir oldu. Güm! Derya o hızla elinden silahı alıp diğer adama döndü. Derya: "Hemen ellerini kaldır, diz çök lan! Şu an benim misafirimsin!" diye bağırdı. Etrafından dönüp ondaki silahı da neredeyse sökerek alıp, ikisini yan yana oturtup silahı da kafalarına dayadı. Az önceki alaycı, neşeli halinden ve tavrından eser yoktu. Gözleri çelik gibiydi, gayet ciddi ve otoriterdi. Tehlike, Derya'nın her hareketinde somutlaşıyordu. Derya Ali Cengiz'e dönüp Derya: "Sen de kalk ayağa! Keyifli mi geldi oturduğun yer? Sana kahve ikram edeyim mi?" diye kızgınlıkla sordu. Ali Cengiz: "Hemen kalkıyorum, canım Gül Ayşem," deyip doğrulup kalktı olduğu yerden. Derya: "Ben Gül Ayşe değilim!" dedi. Sesinde bir gariplik vardı. Hüzün, acı ve keskin bir sinir karışımı bir şeydi. Ali Cengiz: "Nasıl olur? Gül Ayşe'sin işte. Sana yemin ederim." Derya: "Değilim! Ama şu an bunları ne konuşmanın yeri ne de zamanı! Şu ilerideki ipleri getirir misin? Bu itleri bağlayalım." Hamza: "Ayıp oluyor ama abla ya, sen de amma hakaret ettin bugün. Ayı, it... biraz fazla değil mi?" Derya: Biraz dudak büzüp Derya: "Yaa öyle mi? Özür dilemek çok isterdim ama inan ki hiç canım istemiyor." dedi. Sonra sesini yükseltip Derya: "İki koca adam yan yana gelmiş, savunmasız bir adama zorbalık ediyorsunuz! Bir de çocuğu varmış! Utanmazlar!" Hamzalar kem küm ederken Ali Cengiz iki adamı da hiç zaman kaybetmeden ağaca bağladı. Derya silahlardan şarjörleri çıkartıp içindeki mermileri tek tek çıkardı. Her mermiyi titizlikle kontrol etti, silahı da parçalara ayırıp attı. Her birini başka başka yönlere fırlattı. Fırlatmadan önce gömleğinin ucu ile sildi. Zehirli bir maddeyi siler gibiydi. Derya: "Bunlar mafyaydı, neler yaparlardı Allah bilirdi. En ufak bir DNA izi ya da parmak izi bırakmamalıyım." Hamza'lar onu hayretle izliyordu. Gözleri şaşkınlıkla kocaman açılmıştı. Biri dayanamayıp Hamza: "Abla, sen nerenin mafya babasısın? Söyle, bundan sonra senin adamın olalım! Yemin ederiz daha iyi çalışırız!" dedi. Hayranlıkla bakıyordu. Derya: "Gerek yok. Sizin gibi beceriksizlerle uğraşamam. Ben tek tabanca, tek kalem giderim, gerisine gerek yok." deyip adamların ağzını bağladı. Bu sözler, Derya'nın ne kadar tehlikeli olduğunun tescili gibiydi. Hamza: Birinin ağzını kapatmadan, Hamza: "Abla ya, en azından ağzımız açık kalsın. Kurda kalmadan patron zaten öldürecek bizi, bari son saatlerimizi huzurla geçirelim!" diye yalvardı. Gözleri dolmuştu. Derya: "Oldu! Arkamızdan bağırın da hemen adam yığın, değil mi buraya?" deyip onun da ağzını bağladı. Sesi keskin bir alay barındırıyordu. Sonra Ali Cengiz'e dönüp Derya: "Hadi gidiyoruz! Hızlı ol, vaktimiz kalmadı!" dedi. Ali Cengiz: Adam hiç ikilemeden Ali Cengiz: "Tamam!" deyip başını salladı. Sanki emri bir generalden almıştı. Ve hızla çıktılar ormandan. Derya öndeydi. Ali Cengiz onu takip ediyordu. Arada etrafı kontrol ediyordu, onu takip eden var mı diye. Çok geçmeden mezarlığın dışındaki Derya'nın siyah, lüks, spor arabasına bindiler. Şimdiki Zaman Onlar hızla mezarlıktan çıkınca, Adam Ali Cengiz'i tanıdı. Adam: "Lan, bunun gebermiş olması gerekiyordu! Nasıl ayakta?" dedi. Gözleri şokla büyüdü, dudaklarından küfür kaçtı. Önünde bekleyen şoföre bakıp Alaz Kandaloğlu: Alaz: "Sen buradan ayrılma, bakalım bizimkiler ne halt karıştırıyor!" diye hızla arabadan indi. Önden giden arabanın plakasını da almamıştı. Yanında birkaç adam ile beraber mezarlığa doğru gitti. Önlerine çıkan bekçiye, adamlar silah çekip Adam: "Çekil lan önümüzden! Yoksa beynini dağıtırız!" diye bağırıp itti. Bekçi, korkuyla yere yığıldı. Çaresiz adam sessizce geri çekildi. Kalbi göğsünden fırlayacak gibiydi. Adamlar direkt ormana girdi. Alaz: "Dağılın! Arayın! Neredeler? Bakın şu salaklar ne yapıyor!" diye kükredi. Adamlar: "Hemen patron!" deyip aramaya başladılar. Çok geçmeden adamın birtanesi bulup haber verdi. Adam: "Buradalar patron! Bulduk! İpleri de sağlam!" diye haber verdi. Alaz adamlarını görünce gülse mi ağlasa mı bilemedi. Sinirden yüzü kasılmıştı. Alaz: "Ne oldu lan burada? Beni mi eğlendiriyorsunuz? İki geri zekalı, silahsız bir adamı gebertemediniz mi?" diye bağırarak konuştu. Adamlar zangır zangır titriyorlardı korkudan. Karşılarındaki adamın öfkesi, ormanı bile yakacak gibiydi. Çünkü karşılarındaki adamı çok iyi tanıyorlardı. Karadeniz'in en acımasız, en gaddar mafya babasıydı. Kimse karşısında durmazdı. Öyle ki, polis bile bulaşmak istemezdi. Kanunsuzluklarıyla bilinirdi: Alaz Kandaloğlu. Acımasız biriydi. Daha onun birine merhamet gösterdiği görülmemişti. Öyle ki, bugün Ali Cengiz de elinde can verecekti. Ancak bir mucize oldu, bir ilk yaşandı; elinden bir adam kaçmıştı! Alaz: Adamlarına dönüp Alaz: "Çözün şunların ellerini ayaklarını! Çabuk! Ne oldu lan burada? Bir adamın kafasına sıkmak bu kadar mı zor? Sıksaydınız, şimdi burada bu rezaleti yaşamazdım!" Hamza: "Şey, patron..." Alaz: "Lan gevelemede anlat!" diye bağırdı. Onun bağırmasıyla ormandaki kuşlar birden havalandı. Sanki bir el bombası patlamıştı. Adamlar korkudan ne olduysa tek tek anlattılar. Kelimeler ağızlarından zorla çıkıyordu. Alaz: "Lan bir kız geldi, sizi bu hale getirdi, öyle mi? İki tonluk adamı bir kız mı bağladı?" Hamza: "Ö...öyle oldu patron. Bir anda ne olduğunu anlayamadık." Alaz: "Lan işe yaramaz asalaklar! Ne demek bir kız sizi bu hale getirdi? Kim cüret eder böyle bir şeye? Kimmiş peki bu kız? Adını verin bana!" Mikail: "Bilmiyoruz patron, ama Ali Cengiz ona 'Gül Ayşe' dedi." Alaz: "Gül Ayşe mi?" Alaz'ın gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı. Hamza: "Evet patron." Adamlar hala daha bir yere sinmiş şekilde bekliyorlardı. Alaz: "Kimmiş, bulalım bakalım bu Gül Ayşe. Bu iş burada bitmedi! Hem sizin silahlarınız nerede?" Hamza: "Ormanın her yerinde patron." Alaz: "Daşşak mı geçiyorsun lan benle şurada canını alırım!" Hamza: "Yok patron vallahi ormanın her yerinde. O manyak kız önce tüm mermileri sağa sola attı, sonra da silahı en ince ayrıntısına kadar söküp ormana fırlattı. DNA kalmasın diye de tek tek sildi." Alaz: "Kimin adamı lan bu kız?" Mikail: "Bilmiyoruz patron ama her kimse Ali Cengiz tanıyor." Alaz: "İyi bakalım bir ziyaret edelim şu Ali efendiyi." Hamza bir şey demek istiyordu ama korkuyordu da. Ama söyleme isteği daha çok artınca söylemeye karar verdi. Hamza: "Patron..." Alaz: "Ne var lan?" Hamza: "Kız dedi ki..." Alaz: "Ne dedi!" Hamza: "Sizi bu kafayla hangi akıllı yolladı buraya dedi. Senden daha çok tırstık abi ondan! Yemin ederiz!" Alaz: "Nasıl benden değil de ondan tırstınız lan? Ne demek istiyorsunuz?" Deyip kafasına silahı dayadı. Namlunun soğukluğu, adamın alnında ölümün nefesi gibiydi. Hamza: Korka korka cevap verdi: Hamza: "Patron, senin hedefin belli. Ya döversin ya öldürürsün ya da işkence edersin. Amacın bellidir. Ama o kız... O senin gibi değil ki. Önce bize melek gibi davrandı, hatta bize akıl da verdi. Ama sonra içinden bir canavar çıktı. Sence hanginizden tırssak haklıyız patron?" Alaz: "Şimdi daha çok merak ettim bu kızı." dedi. Silahı adamın kafasından indirdi. Yüzünde tehlikeli, meraklı bir ifade vardı. Alaz: "Demek akıllı ha? Gösterelim bakalım aklımızı o kime aitmiş!" Alaz Kandaloğlu'nun sesi, intikam yeminini fısıldıyordu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD