Durmuştu. Kanı bile durmuştu. Kadınlar bu işlerden anlarlar, kanı elleriyle ısıta ısıta yeniden akıtırlar. Öğrenmezler, kadınlar avuçlarının içinde bu bilgiyle doğarlar. Küçük kız çocukları bu yüzden hep tedavi edecekleri bir şey ararlar.
[Ece Temelkuran]
***
Kokun...
Dilara, adamın kısık sesinin geceye dolan sis gibi ince ince göğüs kafesini doldurduğunu hissettiğinde, daha fazla ne yapacağını bilemeden titreyen dudaklarının arasından kesik bir nefesle havayı içine çekti. Göğsü bir körük gibi yükselip alçaldı. Daha fazlasını, en azından şu an için - ki kastettiği ciğerlerinin tam bir nefesle genişlemesinden ibaretti - becerebileceğini sanmıyordu. Kalbi sıkılmış bir yumruk gibi kaburgalarına baskı yaparken Dilara soluğunun bir girdap gibi içinde çevrildiğini hissediyordu. Kuruyan boğazına rağmen zorlukla yutkunarak titrek bakışlarını etrafında gezdirdi. Giz'in başı hâlâ omzundaydı, nefesinin bir yangını andıran kavurucu etkisi de teninde. Elleri tüm tedirginliğiyle uzanıp adamın gömleğini omuzlarından sıyırdı. Yağmur sularının kirli damlalarıyla lekelenmiş gömlek açıldıkça Giz'in teninin ortaya çıkan çekici esmerliği, elinin ayağının iyiden iyiye karışmasına neden oluyordu.
"Dilara..."
Adamın bilinçsizce, sayıklar gibi mırıldandığı ismine karşılık bir an için nefesini tutarak kaskatı kesildi Dilara. Derin bir ağrıyla üst üste yığılan omurgası gövdesinin gerilmesine neden olurken soğuk parmaklarıyla Giz'in omuzlarına tutundu. Eğer bir an önce tişörtü adamın üzerine geçirip kendisi için bir nefes mesafesi ayarlamazsa şuracığa yığılması işten bile değildi. Güçsüzce omuzlarından tutarak Giz'i kendinden uzaklaştırdı. Başı birden öne düşerken onun gövdesini bir türlü dik tutmayı beceremiyor olması Dilara'da adamın omurgasını yoklamak için derin bir isteğe neden oluyordu. Bir elini boynuna yerleştirerek Giz'in başını kaldırırken diğer elini istemsizce omzundan aşağı kaydırdı. Teni, elinin altında cehennem gibiydi. Ağzında bir avuç cam kırığı varmış gibi boğazı yırtılırcasına güç bela yutkunurken dakikalardır dağılan dikkatini yeniden yarım bıraktığı işi tamamlamak için toplamaya çalıştı. Parmaklarının altında hissettiği hafif derin, uzun çizgiler kalbinin atmayı bıraktığı bir andan sonra olanca şiddetiyle göğüs kafesine vurmasına neden oldu.
Parmak uçlarıyla adamın sırtındaki yaranın izlerini sürdü.
Gözlerinin dolduğunu hissederken dudaklarını çaresizce aralayarak iç çekti. Giz'in bu yaraları nasıl aldığını anlattığı an aklına gelince kirpiklerinden bir damla yaşın kayıp gitmesine engel olamadı. Bu adamla ne yapacağını hiç bilmiyordu. Adam iki tarafı da keskin bıçaklar gibiydi, Dilara neresinden tutsa yara alacaktı. Kadın tüm pencerelerini kapatmış, tüm kapılarını kilitleyip korkarak karanlıkta yağmurun dinmesini bekleyen küçük kız çocukları gibiydi ama kulaklarını kapatmaya çalıştığı ses, derin derin kaburgasının altından fısıldıyordu. Nefes almak konusunda bir kez daha tüm beceriksizliğiyle çabalarken kirpiklerindeki dalgalanmayla daha fazla başa çıkamayacağını fark ederek gözlerini kapattı. Bu kirpiklerinde bozulan sıra, canına kastetmeye hangi ara başlamıştı, bilemiyordu.
Belki bilse...
Gerçi bilmese...
Giz'in sırtındaki elini çekmesi için avaz avaz bağıran mantığına bir süre daha kulaklarını kapatmayı tercih ederek parmaklarını belinden omuzlarına doğru kendisinden tarafa bükülen omurga kavisi boyunca hareket ettirdi. Bir yarayı yoklar gibi... Ne yaparsa yapsın, ne kadar kaşı koyarsa koysun adam içine akıyordu. Aklından karışıklığın ona biraz olsun aman vermesini dileyerek gözlerini araladı. Adamın hâlâ üstü çıplak bir şekilde - ki bunu aklından geçirmekten son derece rahatsız hissediyordu - omzunda yattığını hatrına getirdiğinde hızlıca toparlanarak tişörtü Giz'in başından geçirdi. Ardından kollarını da giymesine yardım ettikten sonra tişörtü düzelterek adamı yeniden yatağa yatırdı. Terden ıslanan saçlarının arasına gezinen parmaklarına daha fazlası için fırsat tanımadan hızla toplanıp yatağın ucuna geçti. Ayakkabılarını da çıkardıktan sonra adamın hâlâ düşmeyen ateşi için bir şeyler yapmaya karar vererek mutfağa yöneldi. Selim getirdiği doktorun adamın ateşini düşürmek için iğne yaptığını söylemişti. Muhtemelen iğne etkisini gösterdiğinde Giz'in ateşi düşecekti ama kadının içi bir türlü rahat etmiyordu. Evin yabancısı olduğunu o an için göz ardı ederek bir kasenin içine soğuk su koyduktan sonra bir de havlu bulabilmek için hızlıca etrafa göz gezdirdi. Görünürde işine yarayacak bir şey bulamayınca çantasından kim bilir ne zamandır yanında taşıdığı şalı çıkardı.
Giz ilkini kim bilir nerede bırakmıştı?
Yatağın ucuna oturarak şalı parmaklarının arasında sıkmaya başladığını fark etmeden derin bir nefes aldı. Tedirgin hissetmesine neden olan her şeyi bir yağmur bulutu gibi tepesinde taşıyordu sanki. Giz sağanak olup yağmaya hevesli rüzgârlı havalara benziyordu ya, Dilara bozuk kaldırım taşlarının kenarında upuzun ilerleyen ince bir su yolu gibiydi. Öyle ince ki önüne bir yaprak düşse akışı kesilirdi. Dilara'nın, adamın dolu dizgin akıp karışabileceği kıyıları yoktu; Dilara'nın taşları vardı, sular çekilmişti. Telaşı kirpiklerine yansırken hareketlerini kontrol altına almaya çalışarak şalı suyun içine batırdı. Soğuk elleri, Giz'in alnına ıslak şalla aynı anda değdiğinde, Dilara'nın nefesini tutup beklediği bir an, adamın "Soğuk," diye mırıldanmasıyla son buldu. "Ellerin çok soğuk."
Bir telaş elini çekti Dilara. Ardından havada asılı kalan elini nefes almaktan dahi çekinerek Giz'in saçlarının arasına bıraktı. Parmaklarının arasına dolanan ıslak saç tellerinin hissiyle gözlerini kapatarak sessizce iç çekti. Dilara'nın böyle bir adamı sevmesi yıllarını almıştı. Babası yalancının tekiydi ama Dilara onu sevmeyi bir an bile bırakmamıştı. Her seferinde yeniden, yeniden inanmıştı. Bunun için göstermesi gereken cesaret kalbini kırmıştı kadının, kaburgalarını kırmıştı. Canını acıtmıştı. Dilara'nın babasını sevmek için gösterdiği çaba kalbini tel tel ayırmış, ciğerlerini aşındırmış, kanını ağartmıştı. Sonrasında, yani adam sonsuz gidiş ve dönüşleri ile kızının kalbinde açtığı oyuğu büyüttükçe Dilara kabuğuna çekilmeye başladı. Bir taş gibi kendi sularının dibine çekildi, taşlar taşıdı, duvarlar ördü.
Bir kız, babasını sevmek için de nedene ihtiyaç duyacak idiyse...
Sızlayan burnunu eline yaslayarak derin bir nefes aldı genç kadın. Hasta bir adamın başında düşünülmeyecek kadar ağır konulardı bunlar. Dikkatini toplayarak başındaki şalı yeniledikten sonra boşta kalan elini adamın şahdamarına yasladı. Giz'de babasının yaratılışına benzer bir damar olup olmadığını böyle, yoklayarak anlayabilseydi keşke. Hoş, Dilara adamın kirpiğinin ucuna değen gölgeye dikkat kesiliyordu, adamın benliğindeki derin kuyuları, dipsiz çukurları, adamı Yusuf yapan kör karanlık zindanları, ruhunu düğüm eden arazları göz ardı etmeyi yüreği nasıl alsındı? Parmakları Giz'in boynundan, tişörtündeki açıklıktan görünen dövmenin üzerine geldi. Tamamını tişörtü giydirmeden hemen önce gördüğü pusula dövmesi, kalbinin tam üzerindeydi. Yusuf Giz Üstünel, pusulası kalbi olan adamlardandı. Dilara parmak uçlarındaki soğukluğa aldırış etmeden nazikçe adamın saçlarını kulağının arkasına itti. Bir başka dövme de - ki bir anahtar yuvasıydı - tam buradaydı. Bu dövmenin de diğer ikisi gibi adama çok yakıştığını düşünerek iç geçirdi Dilara.
Anahtarsız bir kilit.
Saatler sonra - ki Dilara adamın yanına geldikten sonra dakikaları saymayı bırakmıştı - Giz'in ateşi normale döndüğünde Dilara uykulu gözlerini salonun içinde gezdirdi. Ekranı aydınlanan telefonu fark ettiğinde, saatlerdir telefonuna bakmadığını aklına getirerek ayaklandı. Çağrıyı sonlanmadan yakalamanın telaşıyla kimin aradığına bakmadan ekranı kaydırdı. "Efendim?"
"Sayın Bilgen?"
Telefonun diğer tarafındaki sesi tanıyarak gülümserken "Sayın Acar," diye cevap verdi.
"Dilara, Giz nasıl?"
Adamdan tarafa hızlı bir bakış attıktan sesini alçaltarak cevap verdi Dilara. "Ateşi düştü sonunda."
"Sen nasılsın, iki gözümün çiçeği?"
Neslihan'ın hitabı yüzünde yorgun bir gülümsemenin belirmesini sağlarken eliyle kaşlarının üstüne hafif hafif baskı uyguladı. Gün boyu Giz için o kadar telaşlanmıştı ki sonunda güçten düşmüştü. Uykusunu açmak istercesine kaşlarını tüm gücüyle havalandırdı. "İyiyim. Yorgunum biraz."
"Tamam, ben kapatıyorum. Sen de dinlen biraz. Tamam mı?"
Kapanan telefonu sehpanın üzerine bıraktıktan sonra bakışlarını yeniden Giz'e çevirdi Dilara. Sonunda adamın ateşi düşmüştü. Uykusundaki huzursuz hali de yatışmıştı. Birkaç adımla yaklaşarak dikkatle Giz'in yüzüne baktı. Aralarında adamın derinden gelen nefes seslerinden başka çıt çıkmıyordu. Sonunda rahat bir nefes alarak omuzlarını düşürdü genç kadın. Sabahtan beri oradan oraya öyle bir savrulmuştu ki acısı şimdi çıkıyordu. Giz'i uyandırmamak için parmak uçlarında yataktan uzaklaşarak etrafına bakındı. Sabahtan beri ağzına tek lokma koymadığı için acıkmıştı. Adamın mutfağında hiçbir şeyin yerini bilmiyordu ama hiç değilse kendisi için pratik bir sandviç yapabilirdi. Mutfakta geçirdiği yarım saatin ardından tabağına koyduğu sandviçle koltuğun yanına geçti. Tam ısırmak için ağzını açmışken zilin sesiyle korkuyla etrafına baktı. Gecenin bu saatinde kim gelmiş olabilir diye aklından geçirirken ayaklanıp kapının önüne geldi. Zil bir kez daha çalmazken eğilip dürbünden baktı. Selim gelmişti. Kapıyı yavaşça aralayarak adamın geçmesi için bir adım geri çekildi.
Sonunda koltukta karşı karşıya oturduklarında Selim Giz'e bakmaya bir son vererek yüzünü Dilara'ya çevirdi. "Giz nasıl?"
"Daha iyi. Ateşi düştü."
Selim başını sallayarak karşılık verdi. Sehpaya eğdiği bakışları içinde sandviç olan tabağı fark edince "Üzerine mi geldim?" diyerek kadına uzattı.
"İster misin?" Adamın cevabını beklemeden ekmeği ikiye böldü. "Al. Aç değil misin?"
Selim reddetmek için geçerli bir neden bulamamanın sıkıntısıyla dudaklarını birbirine bastırdı. Gün boyunca hiçbir şey yememişti. Uzanıp ekmekten büyük bir ısırık aldı. Ağzından lokmayı keyifle çiğnerken bakışlarını Giz'e çevirerek "Bu hiç adil mi sence?" diye sordu. Dilara'nın ne olduğunu anlamadan merakla kendisine çevirdiği bakışlarına karşılık devam etti. "Ekmeğini benimle bile bölüşüyorsun ama Giz'e kirpiğinin ucuyla dahi bakmıyorsun."
"Giz mi?"
"Giz," diyerek onayladı Selim. "Neden merhametin ona bir lütufmuş gibi davranıyorsun?"
"Benim merhametim mi?"
Dilara'nın şaşkınca irileşen gözlerine bakarak yarım yamalak gülümserken "Ya da şöyle sorayım," diyerek kendini düzeltti. "Niye Giz'e merhamet etmemek için bu kadar inat ediyorsun?"
"Elimden geldiği kadar..."
"Elinden daha fazlası gelmiyor mu, Dilara?"
Günün ağarmasına daha elli iki dakika vardı.
Nerede olduğunu dahi bilmeden - bunu umursadığı söylenemezdi - kirpiklerini araladı Giz. Uyanmayı beklediği yerde değildi. Bundan daha soğuk, daha kuytu, belki bir nebze daha karanlık bir yer olsa... Yerini yadırgarcasına yatağın içinde kıpırdandı. Bankın çürük tahtaları yoktu. Uzaktan uzağa burnuna dolan ucuz şarap kokusu da uçup gitmiş gibiydi sanki. Yorganın altında kendini alıp güçsüzce geriye ittikten sonra zorlanarak da olsa yutkunduğu sırada, gecenin pasının boğazından silinmediğini fark ederek biraz olsun zihnini toplamaya çalıştı. Bankın tepesinde içtiği gecenin üzerinden ne kadar geçmişti ki adam şimdi, şu anda, sıcak yatağının içinde uyanıyordu? Oysa bir taşın soğukluğuyla, sokak köpeklerinin aç uğultularıyla, çöp arabalarının homurtularıyla uyanması bile içinde bulunduğu durumdan daha olasıydı.
Sıkı sıkıya kapanmış perdelerin salonun havasını koyultan karanlığında, ter içindeki gövdesini güçlükle kaldırarak doğruldu ve görebildiği kadarıyla hızlıca etrafına bakındı. Kendi evindeydi. Teriyle ıslanmış saçlarının rahatsız hissiyle başını geriye attığı sırada üzerindeki tişörtü fark ederek kaşlarını çattı. Davetten çıkarken üzerinde beyaz bir gömlek olduğuna emindi. Gerçi adam denize karşı, çürük bir bankın üzerinde sızana kadar içtiğine de emindi. Olduğundan daha ağır hissetmesine neden olan yorgunluğu göz ardı etmeye çalışarak tüm gücüyle toparlandı. Omurgası boyunca bir yol açılmış gibi hissediyordu karanlık ve kayalıklı. Gövdesine taş doldurmuşlar gibiydi. Yataktan kalkıp çıplak ayaklarıyla birkaç adım attı. Yastıktan kaldırdığında derin bir ağrıya ev sahipliği yaptığını ancak fark ettiği başı yüzünün acıyla burulmasına neden oldu.
Günün aydınlanmaya en yakın vaktinde bir adım daha attı ve aynı anda Dilara'yı gördü.
Uzun boyuna rağmen sığmakta hiç zorluk çekmediği koltuğun üzerinde kıvrılıp uyumuştu. Nefes almaktan dahi çekinerek aradaki mesafeyi iki büyük adımda kapattı Giz. Kadının gittiğine emindi oysa. Her adımını içinde duymuştu. Giz'i oluşturan kemiklerden kendine köprüler kurup gitmişti, Dilara. Adam gövdesinin bir uçtan diğerine asılan sallantılı bir köprü olduğuna yemin edebilirdi. Ama işte şimdi, sanki dünya üzerinde sığınabileceği başka bir yer yokmuş gibi yanındaydı kadın. Dikenlerini çekince narin bir çiçek kadar kaldığını daha önce fark etmemişti Giz. Bu haliyle, kadından ancak bir papatya kurusu yapılabilirdi. Daha fazla düşünmeye gerek görmeden sehpanın ucuna iliştikten sonra ayakucunda toplanan battaniyeyi dikkatlice Dilara'nın üzerine örttü.
Kadının kirpiklerini aralaması da bununla eş zamanlı oldu.
Dilara Giz'le göz göze geldiği bir an durumu algılayamasa da bakışlarını kaçırarak hızla toparlandı. Selim gittikten sonra birkaç saat daha Giz'in başında beklemiş, adamın rahat bir uyku sürdüğüne iyiden iyiye emin olduğunda da birkaç saat de olsa dinlenmek için koltuğa kıvrılmıştı ama uyuyakalacağını hesap edememişti. Elinin altındaki battaniyeyi sıktığının farkına varmadan göz göze gelmemeye bilhassa dikkat ederek "Ne zaman uyandın?" diye mırıldandı.
Adamın öne uzattığı eliyle saçlarını kulağının arkasına yerleştirdiğini fark ettiği beş saniyeyi nefes almadan geçirdi Dilara. Yutkunarak saçlarını Giz'in parmaklarının arasından kurtarmak için kendini geri çektiğinde havayı belirsiz bir nefesle içine çekti. Aynı anda "Saçların karışmış," diyen adamı duyarak bakışlarını bir kez daha onun uzağına çekti.
"İyi misin? Nasıl hissediyorsun?"
"Niye merak ediyorsun?" Eğer Giz'in sesiyle bir yara açılabilseydi kuşkusuz ki düz bir çizgi şeklinde olurdu. Dilara, adamın sesi gerçek bir keskinlikle etine yaslanmış gibi hissederken daha başka ne yapacağını bilemeden çaresizce bakışlarını kaldırdı. Elini uzatıp tam şuradan diye gösterip Giz'in gövdesini ikiye ayırmasına izin verse... Bunun gerçek olacağı herhangi bir ihtimalle adamın yapacağı şey için izin istemeyeceği muhakkaktı. Dilara'nın kalkan başı göz göze gelmelerini sağlarken dudaklarında buruk bir gülüşün belirmesine engel olamadı adam. "Sen hani beni başından atmıştın?"
Ne diyeceğini bilemeden sıkıntıyla dudaklarını birbirine bastırdı Dilara. Adamın haklı olmasından hoşlandığı söylenemezdi. Üstelik Giz, alışkanlık edindiği umursamaz ve dalgacı tavırlarını bir kenara bırakarak her zaman ardına sığındığı duvarlardan birini çekip almıştı aralarından. İzinsizce...Hal böyle olunca Dilara savunmasız hissetmekten alıkoyamıyordu kendini. Oysa çizgilere ihtiyacı vardı onun. Üstünden defalarca geçerek sınırlarını belirginleştirmeye ihtiyacı vardı. Giz tüm tehlikesiyle önünde uzanan mayınlı bir düzlüğe benziyordu ve kadının adım atmaktan başka çaresi yoktu. Kuruyan dudaklarını ıslattıktan sonra kaşlarını inandırıcı olmasını umarak meydan okurcasına kaldırdı. "Sen de bunun için pek bir hevesliydin."
Giz'in kaşları hızla çatıldı. "Perdón?"
"Bana istiyorsam hemen gidebileceğimi söyledin."
"Beni başından atmak istediğini söyledikten hemen sonra."
Aralarındaki sessizlik, geçip giden her saniye dibine taş atılan bir kuyu gibi derinleşirken havanın ağırlaşarak dibe çöktüğünü hissetmeye başlamıştı Dilara. Sırf bu yüzden, üzerlerindeki ağırlığı biraz olsun hafifleterek anı doldurmak istercesine iç çekti. Sanki kalp yerine içinde, dönüp duran bozuk bir pusula iğnesi taşıyordu kadın. Bakışlarını adamın kalbine eğdi. Tam olarak hangi duygularla böyle bir şeye kalkıştığını bilmiyordu ama elini uzatıp bir delik açmak pahasına da olsa Giz'in göğsüne bastırdı. "Sende adını koyamadığım bir şey..." Bunu yaptığı için sonra kendine günlerce kızacağını biliyordu ama göz ardı etmeye karar verdi. Bir cesaret gözlerini adamınkilere kaldırıp devam etti. "...tedirgin hissetmeme neden oluyor."
"Hissetme." Ağarmaya başlayan günün salonu ağır ağır dolduran cılız ışıkları altında, kadının yüzünü aydınlatan dalgaları izledi an be an. Hüznün gözlerini koyultan acı rengi gündüz gözü yüreğinin daha bir içten, daha bir derinden titremesine neden oluyordu. Kaşları öyle büyük bir alakayla titreyerek havalandı ki tarifi için dünya yüzünde yeni bir dil icat edilmesi gerekiyordu. Giz Dilara'ya öyle alelade bir duyguyla bakmıyordu. Giz Dilara'ya bakarken onu bir arada tutan düğümlerin yerini sağlama aldığını hissediyordu. Gürültüyle yutkunarak başını öne eğerken elini, Dilara'nın göğsünün üzerindeki eline yaslamak için havaya kaldırmıştı ki kadın titriyor oluşuna aldırış etmeden toparlanıp geri çekildi. Giz yüreğine ansızın dolan sıkıntıyla kirpiklerinin dalgalanmasına engel olamazken "Eğer sonu böyle olacaksa benimle ilgili bir şey hissetme," diye mırıldandı yeniden. "Por favor."*Lütfen.
Dilara üşüyen ellerini kucağında birleştirdikten sonra sesine yansıyan sıkıntıyla mırıldandı. "Sen de hiç yardımcı olmuyorsun."
"Dilara eğer benimle çalışmadığında mutlu olacağını düşünüyorsan..."
Giz'in sözünü kesiyor oluşuna aldırış etmeden "Bir orta yol," diyerek araya girdi Dilara. Oturduğu yerde kıpırdanarak fark edilmeyecek kadar küçük bir hareketle öne atıldı. "Bulabileceğimizi düşünüyorum."
"Yani, señora?"
Oyunbaz bir tavırla omuz silkti genç kadın. "Seni Elis'e kaptırmaya niyetim yok, yani." Giz'in temkinli bir tavırla kıstığı gözlerine bakarak başını tatlı bir umursamazlıkla yana eğdi. "Sen benimsin."
"Sen benimle kafa buluyorsun."
Nefesini tutup beklerken yakalanmış gibi gözlerini kaçırdı Dilara. "Nerden anladın?" Cevap vermek için atılmasını umursamadan dostane bir tavırla elini Giz'in omzuna yerleştirdi. "Sen ılık bir duş al. Ben de sana çorba yapayım, olur mu?"
"Çorba? Sen çorba yapmayı biliyor musun?"
Adamın sesindeki alaya karşılık gözlerini devirdi. "Ablamı arayıp tarif isteyeceğim."
"Senin ablan mı var?"
"Beni leyleklerin getirdiğine mi inanıyordun yoksa?"
Gözlerini devirerek Dilara'nın yanından ayrılışı otuz yedinci dakikasını yeni bulmuştu ki ıslak saçlarına aldırış etmeden salona girdi Giz. Kadını görüş alanına sokan ilk adımı, göğsünden yükselen öksürük sesleri takip etti. Hastalığı hafife alınacak gibi değildi, sonuçta üstüne bir gece yağmur yağmıştı, ama adam yine de meselenin üzerinde yeterince duracak gibi görünmüyordu. O yağmur, o gece, o şarap; bunlar Giz'i öldürmezdi. Çok yağmur, çok gece, çok şarap; adam hepsini atlatmıştı. Parmaklarını arasından geçirdiği saçlarını daha çok dağıttığını umursamadan derin bir nefesle kendine gelmeye çalıştı. Boğazındaki pası silmek istercesine yutkunurken kadının telaşla yanına geldiğini fark ederek son öksürüğü ağzının içinde boğulmaya zorladı.
"Bu kadar çok öksürmen normal değil bence."
Dilara'nın uzattığı sudan peş peşe birkaç yudum aldıktan sonra büyük bir itinayla bakışlarını kaçırarak onaylarcasına kafa sallarken "Normal," diye cevapladı. "Kronik bronşit var bende."
"Neden?"
Kızın samimi bir ilgiyle gözlerini kocaman açarak sorduğu soruya karşılık kaşlarını umursamazca havalandırdı. "Çok sigara içmekten..."
Su bardağına sertçe adamın dudaklarının arasından çektikten sonra hırsla sırtını döndü Dilara. "İçmek yetmez," diyerek terslendi mutfak tezgahının önüne doğru büyük bir adım atarken. "Küllerine kadar ye!" Çorba yaptığı tencerenin altını kapattıktan sonra öfkesini yenemeden sesini bir ton daha yükselterek söylenmeye devam etti. "Hiç dikkat etme kendine!"
"Efendim?"
Adamın sesiyle birlikte öfkeyle dudaklarını kemirmeyi bırakmadan boynunu uzatıp hızla Giz'i süzdü. "Çorap giy. Saçlarını kurut." Saçlarından damlayan suların ıslattığı tişörtle yatağın etrafında dolanan adama huysuz bir bakış attı. "Hırkan yok mu senin?"
Giz üzerine bulabildiği ilk uzun kollu kıyafetini geçirdikten sonra yatağın üzerine oturup çoraplarını da giydi. Annesi dışında hayatında onunla böyle ilgilenen başka bir kadınla daha tanışmamıştı. Dilara şimdiye kadar söz konusu kendisi olduğunda kendini hep dikkatle bir adım geri çekmişti. Bu durumun içinde kuru bir diken gibi kök salmadığını söylese yalan söylemiş olurdu. Yine de şimdi, kadının ılık ilgisi ruhundaki boşluklara duru bir su gibi doluyordu. Biraz olsun kurumaları için eliyle ıslak saçlarını dalgalandırdığı sırada Dilara'nın tepsiyi koltuğun önündeki sehpanın üzerine bıraktığını fark ederek kafasını kaldırdı.
Adamın olan biteni anlamaya çalışan bakışlarına karşılık aksi bir sesle "İçersin," diye mırıldandı. "Afiyet olsun."
Giz ayağa kalktıktan sonra büyük adımlarla aradaki mesafeyi kapatıp koltuğa oturdu. Dumanı tüten çorbaya eğdiği bakışlarını kaldırarak çapkın bir gülümsemeyle kadına takıldı. "Ben ellerinde içirirsin diye düşünmüştüm halbuki."
"İç kendin."
Dilara'nın söylediğini kabullendiğini anlatmak istercesine başını sallayarak kaşığı eline aldığı sırada kadından tarafa kaçamak bir bakış atarak "Bari biraz ekmek doğra içine," diye mırıldandı. "Hastayım sonuçta." Dilara kuruyan dudaklarını ıslatarak başını çevirdiği sırada gözlerini devirmekten kendini alamadı. Adamın bu haline tahammül ediyormuş gibi davranmak işine geliyordu çünkü öteki türlü aralarındaki bu şey hiç istemediği yerlere dokunacaktı. Derin bir nefesle iç çekerek dilimlediği ekmeklerden birini eline aldı. Giz kaşığı çorbaya daldırdığı sırada kadının çatık kaşlarla isteğini yerine getirdiğini görünce gülümsemeden edemedi. "Çok mu korktun sen, ben hasta olunca?"
"Ne münasebet!"
"O zaman ben uyurken başını bir yere çarptın," diyerek oyuncu bir sesle tahminlerine devam etti Giz. "Öyle oldu, değil mi?"
"Bir yere çarpmadım başımı."
"Altı ay ömrüm kaldığını öğrendin?"
"Allah korusun!"
"Ne oldu o zaman? Niye gardını indirdin?"
Bakışlarını büyük bir ciddiyetle yaptığı işten çekmeden zor duyulur bir sesle cevap verdi. "Selim'le benimle konuştu dün biraz."
"Ne dedi sana?"
Adamın sesinde duyduğu bir şey, başının hızla kalkmasına neden oldu. Göz göze geldiklerinde derin bir nefes aldı. "Senin için elimden gelenin fazlasını yapmam gerektiğini söyledi."