11/Düştümse eğer, sana bakarken düştüm.

2280 Words
Biri birine aşık olsa keşke bugünlerde. Bir adam bir kadına bir söz verse. Kaçsalar. Tepetaklak olsa bir şeyler. İtalya'ya gitseler mesela. Sonra haberlerini alsak. İşler beklenmedik bir şekilde yolunda olsa... Hep birlikte yeniden, tüm kalbimizle inansak hayata. Olacak şey değil ya, neyse. [Ece Temelkuran] *** Topuklu ayakkabılarının boş mekanın içinde çıkardığı sesleri dinleyerek bir adım daha attı Neslihan. Mekan boştu. Şaşkınca çatılan kaşlarıyla etrafına temkinli bir bakış atarken ince parmakları sıkıca çantasını kavramıştı. Omuzlarını geriye iterek duruşunu düzeltirken gerginliğini hafifletmek istercesine derin bir nefes aldı. Günlerden pazartesi olmasına rağmen Carmita'nın neden boş olduğuna anlam verememişti. Adımlarını devam ettirerek barın önüne ulaştığında Selim'in sırtı dönük bir şekilde işleriyle uğraştığını fark etmesi, yüzünde hafif bir gülüşü harelendirdi. Ellerini barın üstüne bastırarak topuklu ayakkabılarının üzerinde yaylanırken "Kolay gelsin!" diye seslendi. Kadının, havaya bir çiğ damlası gibi düşen sesi kulaklarına ulaştığında yüzünü çevirerek Neslihan'la göz göze geldi Selim. Kaşları gözle görülemeyecek kadar küçük bir kavisle havalanırken elinin altındaki işi bırakarak tüm bedeniyle Neslihan'a döndü. Parmaklarını cebine takarak durduğu yerde yaylanırken – böyle yaparak daha heybetli göründüğünü umursuyor gibi durmuyordu – gündelik haliyle küçük oğlan çocuklarına benzeyen mahçup bir gülüşle başını yere eğdi. "Hoş geldin." Neslihan içinde kımıldayan belirsiz bir hisle, yeşil hareli ela gözlerini adamın üzerinde gezdirdi. Selim'in insanı çepeçevre saran, ağır bir havası vardı. Tüm kabuklarını tırnaklarıyla tek tek soymuş gibi... Dikenlerini birer birer gövdesinden ayırmış kuru dallara benziyordu. İnce bir hat boyunca çizilmiş düz çizgiler gibi insanın dengede durmak için çaba göstermesi gereken adamlardandı. Bir çift yara gibi taşıdığı kahverengi gözlerine bakılırsa, yüzünde tek bir pürüz dahi bulundurmayan ağaç kabuklarına benzetilmesinde hiçbir sakınca yoktu. Derin çatlaklarını doldurmanın bir yolunu bulmuş olmalıydı. Neslihan aralarındaki sessizliğin fazla uzadığına karar vererek bakışlarını Selim'in arkasında kalan bir noktaya sabitledi. "Hoş buldum." Ardından, geldiğinden beri bir yere yakıştıramadığı gözlerini yeniden Carmita'nın içinde gezdirdi. "Kapalısınız?" Kadının elini zarif bir hareketle savurarak söylediği tek kelimelik cümleyi onaylayarak gülümsedi Selim. Başını eğince, teriyle ıslanan saçlarından uzun bir tutam da – Neslihan'ın anladığı kadarıyla adamın saçları kıvırcıktı – öne düştü. "Pazartesileri açmıyoruz." "Pazartesi sendromuna bire birmiş." "Sen de mi sevmiyorsun pazartesileri?" Neslihan yüzünü memnuniyetsizce buruştururken tatlı bir tavırla omuz silkerek karşılık verdi. "Hiç sevmem." Selim'in kadının yüzündeki sevimli ifadeye bakarak ne diyeceğini bilemeden sessizce geçirdiği saniyeler, Neslihan'ın dirseklerini bar tezgahına yaslayıp öne doğru eğilerek gülmeye başlamasıyla son buldu. Kadın öyle güzel gülüyordu ki Selim tam o anda, içi titreyerek kadının kıyılarına çekildiğini hissetti. Bunca kolay olması... Kaburgalarının altında düğüm olan tedirginliği geçirmek istercesine yutkunurken yüzünde durulan gülüşü bozmadan öne eğdiği gövdesini toparladı. Nereye koyacağını bilemediği ellerini acemice üzerine sürerken geriye doğru büyük bir adım attı. "Bir şey içer misin?" Dalga dalga yüzünün kıyılarına vuran gülüşün yankısıyla başını yana eğerek karşıladı soruyu genç kadın. "Şarap." Selim'in kadehlere uzandığını fark ederek atıldı. "Ama bana eşlik edersen..." "Ederim." Zarifçe önüne konulan kadehin içinde dolan kırmızı şarabı takip eden gözleri bir an sonra, Selim'in şişeyi kavrayan eline kaydı. Sol eline... Daha doğrusu adamın sol elinin yüzük parmağındaki alyans izine... Hızla kalkan gözleri Selim'in gözleriyle karşılaştığında, bir şeyler söylemek için araladığı dudaklarını kararsızca kapattı. Öylesine bir anın içinde, bir kadın, karşısındaki adama böyle bir soruyu nasıl sorabilirdi? Dudaklarını birbirine bastırarak hafifçe gülümsedi bu nedenle. "Teşekkür ederim." Geçip giden dakikaların sonunda, büyük bir yudumla beşinci kadehinin dibini bulurken barın arkasından gelen müziğin yumuşak ezgilerine kulak kesildi Neslihan. Eğer kaçırmadıysa Selim, ikinci kadehini doldurduktan sonra barın arkasındaki müzik çaları çalıştırmıştı. Bir kadına ait olduğunu ayırt ettiği ses, aralarındaki boşluğu doldururken bakışlarını tam o anda şarabından bir yudum alan adama dikti. Neslihan, hayatında olup biten hiçbir şeyin önüne ardına nedenler sıralayan bir kadın değildi. Hiç olmamıştı. Selim'den etkilendiğini hiç değilse kendine itiraf etmesinde herhangi bir sakınca yoktu. Adamın, insanın içini acıtan, derin bir hüznü vardı. Oturup uzun uzun izlemeyi istediği, kırık dökük bir yan ama maalesef ki Neslihan buraya Selim'in sessizliğini çekici bulduğu için değil – ki kesinlikle Selim'in sessizliğini çekici bulmuştu – röportaj işini konuşmak için gelmişti. Aklına gelen düşünceyle birlikte oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. "Selim..." Adamın ismini ile kez kendi sesinden duymanın farkındalığı bir an nefesini tutup beklemesine neden olsa da daha ikna edici bir ses çıkarma umuduyla hafifçe öksürerek devam etti. "Ben aslında..." "Bir sorun yok, değil mi?" "Seninle röportaj yapmak istiyorum." "Ne?" Islak dudaklarını birbirine bastırarak yutkunduktan sonra – böylece şarabın tadını yeniden duyumsamıştı – Selim'den tarafa kaçamak bir bakış attı. Ardından duruşunu dikleştirerek konuşmaya başladı. "Mekan sahibi, ünlü birileriyle röportaj yapmam gerek." "Giz'in buna sıcak bakacağını hiç sanmıyorum." "Bir rica etsen..." Genç kadının, insanın içini titreten bir beklentiyle havalanan kaşlarına bakarken çaresizce iç çekti Selim. "İzin vermez." "Peki Dilara sorsa?" Baş parmağı sıkıntıyla kaşının üzerinden geçerken "Sormasın," diyerek sıkıntıyla mırıldandı. "Neden?" "Ona hayır diyemez çünkü." Kaşları titreyerek havalanırken yüzünde beliren hayran olunası gülümsemeyle başını yana eğerek Selim'e baktı Neslihan. Dilara'yla Giz arasında henüz kimsenin dile getirmeye cesaret edemediği şeyler oluyordu. Yine de Selim meseleyi dört kelimeyle izah edip önüne koymuştu. Giz'in Dilara'ya vurulmuşluğu Selim kadar Neslihan'ın da malumuydu. Adamın başka bir şey söylemeyeceğini anladığında derin bir hayal kırıklığıyla omuzlarını düşürerek iç çekti. Bu işi başına nasıl sardığıyla ilgili en ufak bir fikri yoktu. Hepsi Vildan denilen o yönetici editörün başının altından çıkmıştı. Yazı işleri müdürü – ki kadının da eski eşi oluyordu – Neslihan'la ilgileniyorsa bu Neslihan'ın suçu muydu? Kadın derginin editörüydü ama sırf Vildan eski eşini ondan kıskanıyor diye mekan sahibi bir ünlüyle röportaj yapmak zorunda kalıyordu. Öfkeyle kıstığı gözlerini düzelterek bakışlarını Selim'e kaldırdı. "O kadar soru hazırlamıştım ama!" "Sor bir tane." Kadının neşeyle aydınlanan yüzüne bakarken kaşlarını kaldırarak şart koştu. "Ben de sana soracağım ama." "Önce sen." Ne soracağını düşünerek bir an sessiz kaldı Selim. "Gitmeyi düşünüyor musun hiç?" "Düşünüyorum," diyerek samimiyetle cevap verdi Neslihan. "Dilara'yı bırakmayı gözüme kestirdiğim gün." Şarabından bir yudum aldığı sırada adamın konuşmak için araya girmesine müsaade etmeyeceğini anlatmak istercesine homurdandı. Kadehi yerine bıraktıktan sonra ıslak dudaklarını birbirine bastırarak gülümsedi. "Birine aşık olmasını bekliyorum." Dilara'nın bu konuda umutsuz vaka olduğu aklına gelince umursamazca omuz silkerek Selim'e göz kırptı. "Ya da belki ben birine aşık olurum?" "Başka kimsen yok mu?" "Amcam var. Amcam büyüttü beni." "Nereye gideceksin peki?" "İtalya olmaz mı?" Kadının insanın içini titreten bir içtenlikle kocaman açtığı ela gözlerine bakarken gülümseyerek onayladı Selim. "Olur." "Sıra bende." "Sor bakalım." Bakışlarını Selim'in sol eline indirirken işaret parmağıyla yavaşça adamın yüzük parmağındaki alyans izinin üzerinden geçti. "Evli miydin?" Gözlerini kapatarak sessizce iç çektikten sonra zor duyulur bir sesle cevap verdi adam. "Eşimi on yıl önce vefat etti." *** İlahî bu kalbin içine niye kuş kattın da göğü üzerinden kaldırdın? [Nergihan Yeşilyurt] *** Telefonu bir kulağından diğerine alırken, ofisin aralanan kapısıyla birlikte kimin geldiğini görmek için başını kaldırdı. Gözleri Giz'in gözlerini bulduğunda, telefonu kulağından çekmeden oturmak için ileri atılan adamı işaret parmağını öne uzatarak durdurdu. Sonunda "Tamam, sonra tekrar görüşürüz," diyerek konuşmayı sonlandırdığında neden ayakta dikilmesi gerektiğine anlam vermeye çalışan adama hızlı bir bakış atarak ayaklandı. Adamın hastalığı atlatmasının üzerinden günler geçmişti. Yine de bu, tek başına Dilara'nın içini rahatlamaya yeterli olmuyordu. Durup dururken Giz'in sabahları kahvaltı edip etmediğini merak ederken buluyordu kendini. İlk sigarasını içmeden önce – durumdan hoşnut olduğu söylenemezdi – bir iki lokma da olsa midesine bir şeyler giriyor olduğunu umut ediyordu mesela, elinde değildi. Adamın daha az içiyor, daha sıkı giyiniyor olmasını; şehre bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı günlerde ve gecelerde başının üstünde bir çatı olmasını sonra... İçten içe sürekli bunları düşünüyor, Giz'in kendine dikkat etmesini diliyordu. Elinde değildi. Karşı karşıya geçirdikleri birkaç saniyeyi, adamı hızlıca gözden geçirmek için harcadı Dilara. Fena görünmüyordu. Adamın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışan bakışlarına aldırmadan üzerindeki deri montun yakalarını düzeltti. Bu havada içine giydiği tişört, gömlek ya da mont; herhangi birinin önünü kapasa olmuyordu anlaşılan. Giz'in çapkınca kıvrılan dudaklarıyla ofisin dışına kayan bakışlarını görmezden gelmeyi tercih ederek montun içine giydiği sweatshirtün şapkasını da düzeltti. Giz ise, dünya üzerinde şu anda yaptığı işten daha önemli bir şey yokmuş gibi, büyük bir dikkat ve özenle üzerindeki sweatshirtü düzelten kadının, içinde bir deprem başlattığını hissediyordu. Dışında, onu bütün tutan bağlara sıkıca asılıyordu Giz; başka şansı da yoktu. Ama içi... İçinde tozu dumana katan bir sarsıntıyla başa çıkmaya uğraşıyordu. Derin bir nefesle kuruyan boğazına biraz olsun çare olmayı deneyerek yutkundu. Bakışları yeniden dışarıda onları izleyen küçük kalabalığa kayınca eliyle çizmiş gibi tam dudağının köşesine çapkın bir gülüşün konmasına müsaade etti. "Bizi izliyorlar." Dilara sonunda adamın üzerindekini sıkı sıkıya düzelttiğine kanaat getirerek dışarıdaki kızlara ters bir bakış attı. Onların dağıldığını fark ettiğinde yüzünü Giz'e çevirerek kaşlarını meydan okurcasına havalandırdı. "Rahatsız oluyorsan..." Giydiklerini işaret etmek istercesine tek elini tatlı sert bir tavırla göğsüne vururken yerine geçmeden hemen önce homurdanarak cevap verdi. "...bir dahaki sefere gelirken daha sıkı giyin." Yerine geçtiğinde seri bir hareketle koltuğunu öne iterek masayla arasındaki mesafeyi kapattı. "Sonuçta ben senin bakıcın değilim. Tamam?" Giz umursamazca saçlarını karıştırırken aksini iddia eder gibi kaşlarını kaldırarak Dilara'dan tarafa sevimli bir bakış attı. "Bana çorba bile yaptın." "İnsanlığımdan..." Abartılı olması için üzerinde çalışılmış bir şaşkınlıkla gözlerini irileştirerek karşılık verdi. Adama bakarken dudağının kenarında, yıldız tozu serpilmiş gibi kıpırdanıp duran kıvrımdan haberdar değildi. Bir gülüşe benzemiyordu. Kesinlikle bir gülüşe benzemiyordu ama Giz, kadının bu kadarıyla bile içine bir gökyüzü astığından emindi. Dilara, adamın başının üstüne kurulmuş bir gök kubbe gibiydi. Kadının sesiyle, bakışlarını daldığı yerden kaldırdı. "Eğer hasta olsaydın durumu ne Melike'ye açıklayabilirdim ne de yapımcıya." "Sete girdiğimize göre rahatlamış olmasın." Adamın söylediğini onaylayarak kaşlarını kaldırırken "Emek Bey beni ilk bölüm yemeğine bile davet etti," diye cevap verdi. Hemen akabinde yapmacık bir öfkeyle kısılmış gözleriyle öne eğilerek Giz'e baktı. "Senin aksine..." Giz başını geriye atarak alınmış gibi kaşlarının küçük bir kıvrımla çatılmasını sağladı. "Onu söylemek için gelmiştim ben de." "Seni buraya ben çağırdım." Sıkıntıyla saçlarını çekiştirerek bakışlarını kaçırdı Giz. Dilara'yı ilk bölüm için düzenlenen yemeğe çağırmayı o da istemişti ama kadınla aralarındaki ilişkinin mesafesi, emin olabileceği çizgide ilerlemiyordu. Oysa Giz için ilişkileri basit bir denklem üzerine kurulu olurdu, genellikle. Gitmek isteyen kimseyi zorla yanında tutmamıştı bugüne dek; zoraki arkadaşlıklar yaşamamış, göstermelik yakınlıklar kurmamıştı. Kimseyi seviyormuş gibi yapmamıştı. Onu hayatında istemeyen insanların hayatına bir parazit gibi yapışmamıştı. Sevilmemeyi kaldırabilirdi, sevilmemeyi kaldırabilmişti. Ama Dilara tarafından sevilmemek, istenmemek? Tecrübe etmek istediği bir durum değildi. Yine de, elbette davet edecekti Dilara'yı. Reddedilme ihtimalini de göze alarak... Aklındaki düşüncelerle birlikte içine dolan sıkıntıyla iç çekerek konuyu değiştirmeye karar verdi. "Sen beni ne için çağırmıştın?" Sevilmemekten korkmayı bırakmıştı oysaki. Çağlar önce... Aldığı ilk yaradan, ilk kırılışından, ilk kayboluşundan, ilk şarabından, belki ilk sigarasından, kendini bir kuyunun zifir karanlığında bularak Yusuf, hatta Giz dahi oluşundan önce, adam sevilmemekten duyduğu korkuyu tırnaklarıyla etinden sökmüştü. "Bir film projesi için seninle görüşmek isteyen bir yapım şirketi var." "Konu neymiş?" "Eğer ilgilenirsen dosyayı yollayacaklar," diye açıkladı Dilara. "Ama bir şizofreni oynayacaksın sanırım. Öncesinde bir toplantı yapmak istiyorlar." "Ayarla," diyerek karşılık verdi Giz. "Ben sana uyarım." "Tamam." Aralarında, ofisin havasının dahi yoğunlaşarak ağırlaşmasına neden olan kısa süreli sessizlik ikisinin de rahatsızca yerinde kıpırdanmasına neden oldu. Sanki kelimeler, bir kuyu gibi içine düşerek aralarındaki boşluğu doldurmaya çalışıyor gibiydi. Yeryüzünde, kadınla adamın anlaşmasını sağlayacak bir lisan mevcut değildi. Giz içine çektiği havayı dahi sıkıştırarak boğazına dolanıyormuş gibi hissettiği sessizlikten rahatsız olarak ayaklandı. Bunu görünce "Nereye?" diye sordu Dilara. Sonunda, sesini çözmüş, kelimeleri bulundukları derinlikten çıkarabilmişti. "Serdar," diyerek dizideki oyuncu arkadaşlarından birinin ismini söyledi Giz. Dilara'nın merakla kaldırdığı kaşlarına kaçamak bir bakış attı. "Serdar'ın bir tiyatro oyunu var. Onu izlemeye gideceğiz." Kadının anladığını gösterir biçimde başını salladığını fark ettiğinde bir cesaret devam etti. "Sen de gelmek ister misin? Dizideki oyuncuların yarısını tanıyorsun zaten." "Çok isterdim," diyerek sıkıntıyla bakışlarını yere indirdi Dilara. "Ama benim yarın sabah çok erken bir toplantım var." Giz'in keyifsizce dudaklarını birbirine bastırıp başını öne eğdiğini fark ederek iç geçirdi. Adamla arasındaki şeyin – adı her neyse – ilk günkü mesafesinde kalmadığı, eski soğukluğunda olmadığı ortadaydı. Bir şekilde ipler Dilara'nın elinden çıkmış ve Giz'le arasına görünmez bir el tarafından sıkı bir düğüm atılmıştı. Bunu inkar etmenin faydasız olduğunu geçen zaman boyunca yeterince tecrübe etmişti. Adamla arkadaş olmayı başarması gerekiyordu. Böylece hem aralarındaki bilinmezlik bir son bulur, ilişkilerinin adı ikisinin de nasıl davranacağını bilemeden ortada dolanıp durmalarına bir son verirdi. Yusuf Giz Üstünel, Dilara'nın arkadaşıydı ve eğer öyleyse arkadaşlığın tanımı gayet açıktı. Bu düşünceyle gülümseyerek bakışlarını adama kaldırdı. "Onun yerine beni şimdi başka bir yere götürsen, olmaz mı?" "Nereye?" "Sahafa..." Giz'in dudakları umursamazca büküldü. "Olur." Geçip giden dakikaların sonunda adamın ajansın bahçesine park ettiği arabanın içinde – ki son model bir Maserati'ydi – yol alırken uzanıp müzik çaları açtı Dilara. Giz'in dikkatle yola çevirdiği bakışları, direksiyonu gevşekçe kavrayan tek eli, hafif çatık kaşları ona oldukça seyirlik bir manzara bahşettiğinden dikkatini başka şeylere yöneltmek istemişti. Arabanın içine dolan kadın sesi yüzünde uçucu bir gülüşün belirmesine neden olurken çantasını açıp içinden telefonunu çıkarmadan hemen önce İspanyolca kelimeleri ayırt ettiği şarkının sahibini merak ederek "Kim bu?" diye sordu. Kadının insanın içine işleyen, derin, hüzünlü bir sesi vardı. Bakışlarını bir an dahi etmeyecek kısa bir süre için Dilara'ya çevirdikten hemen sonra önüne dönerek cevap verdi Giz. "Buika." "Çok güzelmiş." Kadının beğenisi, kadının onun dinlediği, sevdiği, anadilinde söylenen bir şarkıyı beğendiğini söylemesi nefes kesici bir gülüşün dudağının kıyılarına vurmasını sağlarken onaylanarak başını salladı Giz. "Öyledir." Buika'nın sesinden dinledikleri altıncı şarkının sonunda, başka bir İspanyol şarkının yumuşak melodisi duyulmaya başlamıştı ki Dilara'nın tarif ettiği sahafın bulunduğu sokağın başına geldiklerini fark ederek arabayı kontrollü bir frenle durdurdu Giz. Arnavut kaldırımlarıyla döşenmiş sokak arabayla giremeyeceği kadar dardı. İkisi aynı anda arabadan indiğinde gözüne fazlasıyla tanıdık gelen sokağa baktı adam. Sahafın Carmita'ya oldukça yakın olduğunu fark ederek etrafına bir kez daha baktı. Hemen akabinde Dilara'yı takip ederek ilerlediği dakikaların sonunda oldukça geniş ve aydınlık bir sahafın içinde buldu kendini. İçerinin sessizliğini bozmaya yetmeyecek kadar belirsiz bir çan sesinin peşinden onunla aynı yaşlarda, en az onun kadar salaş, genç bir adam girdi içeri. Gülümseyerek... Giz içine kıymık gibi batan belirsiz bir hisle durduğu yerde rahatsızca ağırlığını bir ayağından diğerine verirken Dilara'nın sesiyle toparlandı. "Afşin," diyerek doğrudan Giz'e diktiği bakışlarıyla gülümsedi kadın. "Giz Üstünel. Giz bu da..." "Murat," diyerek tamamladı adam. İnsanı rahatsız etmeyen samimi bir gülüşle elini uzatarak devam etti. "Afşin, soyadım." "Memnun oldum." "Ben de." Dilara ve Murat aralarında samimi bir sohbeti devam ettirirken bakışlarını sahafın içinde gezdirdi adam. Dikkatini bilhassa uzak tutmak istediği bir mevzu vardı ki zaten ancak birkaç dakika evvel hafızasına kazınmış, taze bir bilgiydi. Afşin. Giz, ilk ismi Yusuf, annesinin dilinde Joseph, Efsa'nın sözünde Üstün, Selim'in nefesinde Jospi; adam şimdi sahip olduğu tüm isimleriyle benliğinde öyle derin bir kıskançlık duyuyordu ki ruhunu tutuşturacak kadar kuvvetli bir nârı göğsünün altına kalp diye koymuşlar gibi hissediyordu. Öyle bir yanmak, öyle bir yanmak ki adam tüm isimlerinden, tüm sıfatlarından, varlığını tanımlayan tüm kelimelerden, karşılık bulduğu her lisandan sıyrılmak; kendini hepsinden koparmak istiyordu. Sırf Dilara, Murat denilen adama Afşin diyor diye. Değil, Dilara ona lisanından bir ismi bile çok görüyor diye, sırf. Giz için meselenin aslı bundan ibaretti. Geçip giden dakikalar boyunca fark ettiği birçok şeyin ötesinde; yani adamın Dilara gülerken her seferinde nefeslendiğini, heyecanlandığında – ki kadının gülüşü bunun için yeterli bir sebepti – karışık duran saçlarını karıştırdığını, Dilara'ya takılırken başının hafif bir açıyla sol tarafına doğru meylettiğini, gözlerinin etrafını örümcek gibi çevreleyen uzun kirpiklerinin kadına bakarken yanağına gölge düşürdüğünü, yani bunların çok daha ötesinde kalbi sıkışarak fark ettiği çok daha önemli bir şey vardı ki Dilara, Murat'a – ya da Afşin'e – ona güldüğünden daha samimi gülüyordu. "Siz de Parantez'de yazıyorsunuz, değil mi?" Adamın sakin ama içten sesi Giz'i öyle hazırlıksız yakalamıştı ki zaman kazanmak istercesine elindeki kitabı bir kez daha karıştırdı. Parantez, demişti. Demek Giz'in zaman zaman dergide çıkan yazılarımı görmüştü. Bakışlarını kaldırdığında sessiz kaldığı dakikaları telafi etmek istercesine gülümseyerek cevap verdi. "Düzenli olarak değil." Umursamazca omuz silkerek saçlarını karıştırdı. "Fırsat buldukça." "Dilara da takip ediyor o dergiyi." Murat'ın sesiyle bakışlarını itinayla Giz'in uzağına çekerek cevap verdi Dilara. "Düzenli olarak değil." "Anlıyorum." "Her neyse," diye mırıldanarak bakışlarını Afşin'e çevirdi genç kadın. Masanın üzerine bıraktığı kitapları eline alıp dikkatle göğsüne bastırdıktan sonra "Görüşürüz," diyerek gülümsedi. İkisi sahaftan çıkıp yeniden arabaya bindiklerinde kontağı çevirmeden önce Dilara'ya kaçamak bir bakış attı Giz. "Hangi kitabı aldın?" "İşaret Çocukları'nın ilk baskısı." Adamın, kitabın ismiyle birlikte beğeniyle gülümseyerek arabayı çalıştırmasının üzerine bir daha ikisi de bir şey söylemedi. Dilara beynini, değil; Giz hayatına girdiğinden beri kadın hiç alışık olmadığı bir biçimde kalbiyle düşünmeye, kalbiyle görmeye, kalbiyle işitmeye başlamıştı; kalbini didikleyen düşünceleri göz ardı etmeye çalışarak yol boyunca elindeki kitapla ilgilenmişti. Giz için de durum bundan farklı değildi. O da tüm duyularıyla araba kullanmaya konsantre olarak yüreğini tel tel ayıran düşünceleri kendinden uzak tutmaya çalışmıştı. Sonunda Dilara'nın evinin önüne geldiklerinde başını kaldırarak etrafına baktı Giz. Kadının ona doğru uzattığı kalemi ve kitabı fark ederek kaşlarını soru sorarcasına havalandırdı. "İlk sayfasına bir şey yazmak istersin diye düşündüm." "Nasıl?" Kalemle kitabı Giz'in eline tutuşturduktan sonra çantasından çıkardığı ikinci kitabın ilk sayfasını açarak Neslihan tarafından Tarık Tufan'dan yazılmış alıntıyı işaret etti. Uzun uzadıya açıklamak istemiyordu ama kitaplarının ilk sayfalarına bu tarz alıntılar yapmayı ya da yanında biri varsa onlara yaptırmayı severdi. Bütün kitaplarının ilk sayfasına alındığı tarih ve bu tür alıntılar yazılmış olurdu. "Yazacak mısın, yazmayacak mısın?" Şaşkınlığını üzerinden atamadan "Tamam," diye mırıldanarak kalemi eline aldı. Yazmak için kapağını araladığı kitabı dikkatle dizinin üzerine koyarak Cahit Zarifoğlu'nun kitabına yine ondan yapılmış bir alıntının yakışacağı düşüncesiyle alt alta iki mısra yazdı. Gülümseyerek kitabı uzattı. "Al bakalım, señora." Dilara kitabı belirsiz bir gülüşle alıp arabadan indi. Giz arabasıyla gözden kaybolduğunda kitabın kapağını açıp düzgün bir el yazısıyla sıralanmış kelimelere baktı. Düştümse eğer, sana bakarken düştüm.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD