Sabah uyandığımda Cihangir yanımda değildi. Onun yokluğunu fırsat bilip odanın içindeki banyosunu kullandım, elimi yüzümü yıkadım. Döndüğümde hala ortalıkta olmadığı için sandalyeye attığım deri ceketimi ve odanın köşesine koyduğu postallarımı giydim. Üstüme kullandığı pahalı parfümünün kokusu sinmişti. Dün gece ona sarılıp uyuduğumu düşündükçe sinirleniyordum. Cihangir’e karşı defalarca kaybetmişim hissini üstümden atamıyordum. Komodinin üstündeki telefonuma uzanırken şüpheyle kontrol ettim. Çünkü cebimden çıkardığımı hatırlamıyordum. Herhangi bir tuhaflık olmadığına kanaat getirince yatak odasından çıkıp koridor boyunca ilerledim.
Müstakbel eşim yanımda yoktu, o yüzden yemek odasını deneme yanılma yoluyla bulacaktım. İki yanlış deneme sonucunda herkesin kahvaltı sofrasına oturduğu odayı buldum.
“Günaydın,” diye canlı bir giriş yaptım. Cihangir sandalyesini geriye itip ayaklandı ve bana doğru birkaç adım attı. Bakışları üzerimde gezindi. “Günaydın, biraz daha uyursun diye düşünüp seni uyandırmamıştım,” diye açıklama yaptığında sorun değil anlamında kafamı salladım. Sandalyemi çekip centilmenlik yaptığında yüzümde hiç de samimi olmayan bir gülümseme belirdi. Cihangir’e karşı içimde canlanan hisler hiç hoşuma gitmiyordu. O yüzden nezaketini kabul etmek istemiyordum.
“Rahat uyuyabildin mi kızım?” dedi Cihangir’in annesi. “Tabii ki,” diye geçiştirmeli cevap verdim. “Teşekkür ederim, Cavit Bey. Benim çıkmam lazım. Eve gitmeliyim. Sizi görmeden gitmek istemedim.”
“Olmaz öyle şey, kahvaltı et kızım.”
Cihangir’in annesi babasının cevap vermesine kalmadan araya girmişti. “Hiç gerek yok,” derken ona dönüp cevap verdim. Cihangir tavrımı beğenmemiş olmalı ki kulağıma eğildi. “Bir sorun mu var?” Sol dirseğimi masaya dayayıp çenemi avuç içime yerleştirdim ve ona doğru yaklaştım.
“Benim sorunum sensin, Cihangir.”
“Sen çift kişiliklisin, Uhde.”
“Teşekkür ederim, aynen iade ediyorum.”
İtici gülüşüme rağmen o gerçekten eğleniyor gibi görünüyordu. Serseri sırıtışı büyürken biraz daha yaklaştı bana.
“Yoksa sabah uyanıp beni yanında göremediğin için mi sinirlendin sen?”
Umursamazca cevap verdim.
“Aynen, tek derdim sensin çünkü. Bugün Enver beni sorguya çekecekmiş falan hiç önemli değil. Dünya senin etrafında dönüyor, Cihangir.”
Sırıtışı kayboldu. “Geleyim mi?” diye sorarken gayet ciddiydi. Göz devirdim. “Hayır, gelme.”
“Ne konuşuyorsunuz fısır fısır?” diye lafa atlayan kardeşi yüzünden yanıt hakkı ellerinden kayıp gitti. “Kalmam için ısrar ediyordu ama gerçekten gitmem lazım. Çok teşekkür ederim, Cavit Bey.”
“Rica ederim, sende benim kızımsın artık.”
Babacan tavrı biraz suçluluk hissetmeme sebep olsa da görmezden geldim. “Kahvaltı edemeyeceğine emin misin?” diye sorduğunda başımla onayladım. Daha fazla Cihangir’le yan yana kalmaya dayanamadım. Sandalyemi itip ayağa kalktım.
“Ben gideyim artık.”
“Seni bırakayım,” diye ayaklandı Cihangir. Onun omzuna uzanıp tuttum, kalkmaması için.
“Gerek yok.”
Yüz hatları gerildi.
“Uhde, böyle konularda benimle tartışma.”
Omzundaki elimi bileğimden kavradı, çevirdi, avuç içimi öptü. Öyle şoka uğramıştım ki kolumu kurtarmak için hamle bile yapamadım. “Senin hakkında daha fazla endişelenmek istemiyorum,” dediğinde yüzünde bir gülümseme vardı. Başını beni sarstığının farkında olarak bana çevirdiğinde tepki veremeyecek kadar şaşkındım. Kahverengi gözlerindeki tarif edemediğim bir bakış vücudumu harekete geçirdi. Elimi hızla onun tutuşundan kurtardığımda kardeşinin sesini duydum.
“Anne, ben şu an hayal görüyor olabilir miyim?”
Cihangir sadece omuz silkip ayaklandı. Cevap verme zahmetine bile girmedi. Bana uzanıp kaçınmama izin vermeden elimi tuttu.
“Hadi gidelim.”
Beni peşinden resmen sürüklerken kendime bolca sabır diledim. Cihangir Payiz’i anlamak imkansızdı. Bir an birbirimizi boğazlamak istercesine kavga ediyor, bir anda aramızda kıvılcımlar çakıyordu. Şu an hangisini yaşıyorduk, onu bile bilmiyordum. Parmaklarını öyle sımsıkı sarmıştı ki elimi geri çekmem mümkün değildi. Kapıdan çıktığımızda korumalara arabasını istediğini belirten bir hareket yaptı ve ardından bakışlarını üzerime dikti.
Kafamı sağ tarafa çevirip onu görmezden geldim.
“Neden sinirlisin bana?”
Sorusuna cevap vermek istemedim. Ona muhtaç kalmak, beni geriyordu. Beni öptüğünde karşılık verdiğimi düşündüğü için de sinirliydim, bana her yardım ettiğinde başka çarem olmadığından kabul ettiğim için de hatta onu arayıp yardım dilendiğim için de. Ayrıca bana bakınca gördüğü her şey için de sinirliydim. Liste baya uzundu.
Boştaki sol elini uzatıp çenemin sağ tarafına nazikçe dokundu ve başımı kendine döndürdü. Baş parmağıyla hafifçe okşadığını hissedince elimi kurtarıp kendimi geri çektim. Kaşlarım çatılmıştı. “Ne yaptığını sanıyorsun?” diye yükseldim. “Yüzünü görmeye çalışıyorum,” dedi benim aksime sakince. Tatlı bir gülümsemeyle gözlerime bakıyordu.
“Cihangir,” dedim uyarırcasına. “Yapma.”
“Neden rahatsız oluyorsun?”
Gözlerimi devirdim.
“Senden. Bak, Cengiz için yardım istedim, sende yardım ettin. Bitti. Sürekli Enver’e ihanet ettiğimi ve etmeye devam edeceğimi ima edip benim sinirlerimle oynama. Her ne planlıyorsan…”
Cümlemi tamamlamama izin vermeden elleri yüzümü kavrayıp beni susturdu. Bakışları altında tüm karanlık sırlarımı biliyormuş gibi hissetmem normal miydi?
“Senin problemin ne biliyor musun? Çok düşünüyorsun.”
Onu göğsünden ittim. Araba çoktan geldiği için başka hiçbir şey söylemeden yürüyüp öndeki yolcu koltuğuna yerleştim. Yanıma oturduğunda “Bari kapını açmama izin verseydin,” dedi gülerek. Onu eğlendirme fikri gerçekten içimdeki öfkeyi büyütüyordu. Bakışlarımı camdan dışarıya sabitledim ve karar verdim. Ne saçmalarsa saçmalasın, cevap vermeyecektim.
Kendimi tamamen kapattığımı anlamış olmalıydı. Yol boyunca tek kelime etmedik. Arada sırada bakışlarını üzerimde hissettim. Onun dışında bana temas etmek için hiçbir şey yapmadı.
Kandemir malikanesinin içine girdiğimizde kapıya kadar sürmeye devam etti. Bahçe kapısının dışındaki korumalar geldiğimizi çoktan haber vermiş olmalıydı. Arabadan inerken onun da emniyet kemerini çıkarttığını görünce derin bir nefes aldım. Asla laftan anlamıyordu.
“Gelmiyorsun.”
“Hiç sanmıyorum, Uhde.”
Onu ikna edemeyeceğimi gözlerindeki kararlı bakıştan fark edince omuz silktim. Arabadan indik ve eve yürüdük. O sırada yine eli bir şekilde parmaklarıma kenetledi, karşılık verecek gücü bulamadım. Bugün tartışma kotamı doldurmuştum.
Eve girdiğimizde direk salona geçtik. Leyla sırtı dönük koltuklardan birinde oturuyordu. Kulağında kablolu kulaklığı vardı ve telefonla uğraşıyordu. Başka kimseyi göremeyince herkesin kendi işine döndüğü gerçeğiyle yüzleştim. Muhtemelen şirkete gitmişlerdi, Nevin Hanım odasında olmalıydı.
“Bak, kimse yok. Git artık.”
“Tamam,” dedi neden kabul ettiğini anlamasam da. “Bir şey olursa beni ara,” dedikten sonra elimi bıraktı. Birkaç saniye bakınca gitgide bana yaklaştığını fark ettim. İstemsizce bana doğru eğiliyordu, iki adım geri çekildiğimi görünce kendini toparladı. Her ne yapacaksa vazgeçti ve arkasını dönüp kapıya yürüdü.
“Uhde!”
Leyla’nın haykırışını duyunca ona baktım. Ayağa kalkmıştı, resmen üstüme atladı. Kollarını vücuduma sımsıkı sardı. “İyi misin sen? Aklımı aldın!” diye isyan etti. Biraz geri çekildi, bakışlarıyla hasar kontrolü yaptı. Tamamen sağlıklı göründüğümü kabullenince yeniden boynuma atlayıp sarıldı. Ona karşılık verdim tüm sevgimle. Benim için samimi hislerle endişelenen belki de tek kişi oydu.
“Neler oluyor Uhde?”
“Çok uzun hikâye,” dedim sadece. “Yorgunum, duş almak istiyorum.”
“Tamam,” diye kabullendi geri çekildiğinde. “Sen duş al, ben bir şeyler hazırlatayım.”
Sanki midem bu cümleyi bekliyormuş gibi krampla kasıldığında dün hiçbir şey yemediğimi hatırladım. Silahlar, patlamalardan kurtulmama rağmen böyle giderse açlıktan ölecektim. “İyi fikir,” dedim merdivenlere yürürken. Odama çıkarken tırabzanlardan tutundum. Zihnim fazla mesaisine başlamıştı. Duşun iyi gelmesini umdum.
(…)
Duştan sonra odamda biraz yalnız vakit geçirmeyi tercih etmiştim. Odamın kapısı tıklatılana dek huzurla yatağıma uzanmış, zihnimi susturmakla meşguldüm. “Babam seni çalışma odasına çağırıyor,” diye seslendi kapının ardındaki Feza. Cevap vermedim, kaslarımı hareket ettirip doğrulmak zulüm gibi geldi o an. Kapının dışından iki tıklama daha duydum. Feza endişeyle “Uhde?” diye sesledi. “İyi misin?”
Değildim.
“İyiyim! Geliyorum.”
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra yeniden konuştu.
“Tamam.”
Odamın önünden uzaklaşan adım sesleriyle rahatladığımda vücudumu sürükleyerek yataktan kaldırdım. Kuruyan saçlarımı parmaklarımla taradım. Sandalyenin üstüne attığım deri ceketimi omuzlarıma geçirdim, odamdan çıkmadan önce siyah postallarımı giydim. Ağır adımlarla Enver Kandemir’in çalışma odasına yürüyorken zihnimde Cihangir ile yaşadığım konuşmayı canlandırdım. En ufak şekilde tereddüde düşersem sonu kötü olurdu.
Merdivenleri iniyorken Feza’nın son basamaktan durup beni izlediğini fark ettim. Onu umursamadan ve onunla konuşmadan yürümeye devam ettim, ta ki yanından geçip gitmeden kolumu yakalayıp kavrayana kadar. Her şeyden bıkmıştım şu sıralar, o yüzden onun yüzüne bakmadım.
“Panik atağın var mı gerçekten?”
“Çek elini Feza,” dedim ciddiyetle. Bana dokunuşuyla yaşadığım rahatsızlık hissini görmezden gelmek zorlaşıyordu. Sabrımın sınırlarında gezindiğimi hissedebiliyordum. “Ne yapmaya çalışıyorsun, anlamıyorum,” diye söylendi kendi kendine. Umursamaz cevabım netti.
“Hayatta kalmaya çalışıyorum.”
Kolumu tutuşundan kurtarıp yürümeye devam ettiğimde ardımdan sert bir soluk verdiğini duydum. Feza’nın duygu durumunu kafaya takabilecek rahatlıkta bir hayatım yoktu, maalesef. Benim hakkımda istediğini düşünmekte özgürdü: rol yapan bir kadın, çocuk taciri, zehirli zakkum çiçeği…
Ahşap kapının önüne geldiğimde gözlerimi yumup birkaç derin nefes aldım. Kapıyı tıklattığımda içeriden keyifli sesiyle “Gel,” dedi Enver Bey. Bakışlarımı yerden kaldırmadan odaya girdim. Nefes almak zorlaşırken masanın önüne doğru yürüdüm küçük adımlarla.
“Seninle gurur duyuyorum Uhde!”
İrkildim. Bu odada duyduğum şeyler genelde ismimin bile olmadığıydı, şimdiyse benimle gurur duyduğunu söylüyordu. Belki rahatlamam gerekirdi fakat tavrındaki bir şeyler yanlıştı. Enver Kandemir’in coşkulu cümleleri bir kasırgaya gebeydi, onu tanıyordum. O yüzden cümleleri beni gevşetmek yerine daha çok gerilmemi sağladı.
Başımı kaldırdığımda odada yalnız olmadığımızı gördüm dehşet içinde. Kabil Korkut, Enver Kandemir’in masasının önündeki tekli deri koltukta oturuyordu. Sağ eli masaya yaslanmıştı ve parmakları arasında bir dolma kalem çeviriyordu. Kaşlarımın çatılmasına mâni olamadım.
“Uhde, ne yaptı biliyor musun Kabil?”
Biliyordu. Enver Kandemir’i polise şikâyet etmeye gittiğimde arabama binip beni durduran kişinin ta kendisiydi. Kalbim korkuyla dolarken nabzımın kulaklarımda attığını hissettim. Odadaki oksijen seviyesi benim için iyice düşerken nefeslerim sıklaşmaya başladı. Enver, tam önümde durduğunda bakışlarımı Kabil’den çektim, üvey babama çevirdim. Gurur dolu bakışları beni incelerken iki avucu omuzlarımı yakaladı. Cihangir ve Cengiz’in kurguladığı hikâyeye inandığını düşündüğüm an ağır ağır bana yaklaştı, kulağıma eğildi.
“Yine bana itaatsizlik etti,” diye fısıldadı. Başımı ufacık bir hareketle Enver’e döndürdüm. Alev alev yanan gözleri üzerimdeydi, her mimiğimi dikkatle inceliyordu. “Sana Cengiz ile alakalı emir verdiğimi hatırlamıyorum,” diye devam ettiğinde yüz ifademi sabit tutmak zorlaşmaya başlamıştı.
“Bana not bırakmıştı,” dedim hissiz bir tonla. “Ondan sakladığı dosyayı alıp ölüme terk edecektim, sizi istedi,” diye konuşmaya devam ettiğimde sağ elinin hareketlendiğini fark ettim. Sırtıma temas etmeden kolu yukarı kaydı. Ensemdeki kısa saç tutamlarını yakaladı. Acı beklentisiyle vücudumu kastım. Kalın telleri yakaladı, çekiştirdi. Canımı acıtmıyordu ama gerginliğim yüzünden acıtmasını dileyecek kıvama gelmiştim. Parmağına dolanan saçlarımın hareketini hissederken psikolojik anlamda çoktan yenilmiştim.
“Dün kaybettiğim parayı biliyor musun? Cengiz dövüşe çıkmadığı için?”
Umurunda bile değildi. Yaptığımız her şey boşunaydı, kurguladığımız tüm plan hiç olmuştu. İhaleyi alacak olması, Payiz ailesine kazık atması, kazandığı hiçbir şey umurunda değildi. Umurunda olan şey benim itaatsizliğimdi.
Baştan ayağa yapabileceklerinin korkusuyla titredim.
“Kabil,” dedi geri çekilip bana nefes alabilecek alan bıraktığında. “Sende.”
Gözlerim Kabil’in karanlık gözlerini buldu. Dudaklarında sevimsiz bir gülüş belirirken parmaklarında çevirmeye devam ettiği dolma kalem bir anda durdu. Onu yuvarlak kalemliğin içine fırlatıp masadan destek alarak ayağa kalktı.
“Emredersiniz.”
Kabil Korkut, sağ kolumu canımı yakmayacak sert bir tutuşla kavrayıp beni peşinden sürüklemeye başladığında ona direnmedim. Karşı çıkmanın anlamsızlığının farkındaydım. Çalışma odasından çıkıp kapıya yürürken merdivenlerden inen Leyla ile karşılaştık. Götürülüşümü görmesiyle ve yüz ifademden yanlış giden bir şeyler olduğunu anladı. “Neler oluyor?” diye bağırırken bana koştu. Kabil, duraksayan bedenimi çekiştirdi. Leyla, beni götüren kişinin korumalardan birisi değil de Kabil olduğunu görünce kıyamet koptu evde. Çığlığıyla Feza ile Leman koşarken Leyla, Kabil’in karşısına dikildi.
“Ne yapıyorsun? Bırak onu!”
Güçsüz yumrukları Kabil’in göğsüne çarparken ona bakamadım, yalnızca bekledim. Her şeyin bitmesini diledim. Etrafımdaki sesler yoğunlaşmaya başlarken Kabil Korkut, Leyla’yı hiç ağırlığı yokmuşçasına boştaki eliyle iteledi. Korumalardan biri onun kollarına sarılıp çırpınışlarına engelledi, kapıya yürümeye devam ettik. Bu hareket yüzünden kimse beni peşinde sürükleyen adamı durdurmaya çalışmadı. Emrin Enver Kandemir tarafından verildiğini anlamamaları için aptal olmaları gerekirdi. Dış kapıdan çıktığımızda korumalardan Rıza acıyan bakışlarını üzerimde gezdirirken Kabil Korkut’a arabasının anahtarını uzattı. Leyla’nın dinmeyen çığlıkları uzaklaşmıştı kulaklarımdan. Siyah sedan arabanın ön yolcu koltuğuna itelediğimde bile tepki vermiyordum.
Ne kadar çırpınırsam çırpınayım faydasızdı.
Şoför koltuğuna yerleşen Kabil, hiç beklemeden arabayı çalıştırıp gaza bastı. Ana caddeye çıktığımızda ifadesizce araba sürmeye devam ediyordu.
“Kalemimi kırdı değil mi?”
Sorduğum soruda herhangi bir his yoktu artık. Korku, dehşet, çırpınış, yalvarış, acı… Hiçbir şey yoktu. Bana yanıt vermek yerine gazı köklemeyi tercih etti. Başımı camdan dışarı çevirdim çaresizce. Akıp giden yolu izlerken boğazım düğümlendi. Uzun yaşayacağımı düşünen tiplerden değildim fakat yirmi altı yolun sonu için fazla erken geldi bir anlığına.
Arabayı durdurana dek yeniden konuşmadım. Ne söylersem söyleyeyim cevap vermeyecekti zaten. Payiz ailesine çalışmasına rağmen kendini ifşa etmemek adına Kandemir’in pis işlerine karışmaya devam edecekti. Beni öldürmesi gerekirse gözünü bile kırpmazdı.
Geldiğimiz yerin farkına varırken dudaklarımdan dökülen kahkahayı tutamadım. İllegal bir dövüş kulübünün önünde duruyorduk. Gülmeye devam ederken Kabil’e döndüm.
“Ruh hastası,” diye mırıldandım gülüşümün arasında. “Ruh hastası piç herif.”
Cengiz’i kurtarmanın bedelini, onun gibi kafes dövüşüne çıkararak ödetecekti bana. Kabil, his yansımayan bomboş bakışlarını üzerime çevirdi.
“Cihangir’e haber vereceğim, biraz dayan.”
“Siktir git,” dedim karşılık olarak. Bugün tüm dünyam alt üst olmuştu. Arabanın kapısına uzanırken “Kimseyi arama,” diye ekledim. Dışarı adım attığım anda Kabil’de indi. Arabanın anahtarını korumalardan birine uzatırken benim yanıma yaklaştı. Kolumu yeniden kavrayıp çekiştirmeye devam etti beni. İçeri girdiğimizde karanlık yüzünden gözlerimi kırpıştırdım. Akşamı beklememiz gerekmeyecekti anladığım kadarıyla. Ortada çok büyük bir alan vardı. Kafesin içinde iki kişi çoktan dövüşe başlamıştı, arkada gürültülü bir şarkı çalıyordu. Coşkulu kalabalıktan yükselen tezahüratları duyarken midem bulandı. İki insanın birbirini dövmesinden zevk alıyorlardı.
Ben hazırlanacağım odaya götürülürken son kez kafesin içindeki yara içindeki iki kadına baktım.
Odanın içine itelendiğimde gözlerim hızlıca etrafı taradı, yalnızca yatak ve üstüne konmuş giysiler vardı.
“Giyin.”
“Niye sen getirdin beni?” dedim odadan çıkmak üzereyken. Kapının koluna uzanan eli duraksamıştı sorumla. “Korumalarından birine söylemedi, niye cezayı sen kesiyorsun bana?”
Sırtı sorumla gerildi, kalın kaşe kabanından bile görebiliyordum gerginliğini.
“Kimsenin bilmemesi gerekiyordu…” dedikten sonra derin bir nefes verdi. “…Nerede olduğunu.”
Kurtulma ihtimalimi elemek içindi. O kapıyı açmadan önce deri ceketimi çıkarıp yatağın üstüne attım. Gidip gitmediğine bakmadan kazağımın eteklerinden tutup kazağımı yukarı sıyırdım. İç çamaşırımı çıkarıp siyah sporcu sütyenini giydim hızlıca. Kapı çoktan kapanmıştı. Elimi kot pantolonuma götürdüm, hızlı hareketlerle vücudumdan sıyırdım. Üstümle uyumlu siyah taytı giyerken kendi kendime yeniden gülmeye başladım. Kimsenin bilmediği bir dövüş kulübünde, yalnız başıma, ölümüme hazırlanıyordum. Hep bir kaza kurşununa kurban gideceğimi düşünmüştüm, kafama dayanan silahlardan sonra. Şimdiyse Enver’in hastalıklı oyununun kurbanı oluvermiştim.
Yatağın üstüne oturup başımı ellerimin arasına aldım. Yaşadığım günleri düşünürken bir titreme geçti vücudumdan. Acaba arkamdan ağlayan olur muydu? Leyla, ağlardı o kesindi. Başka kimse üzülmezdi tahminimce. Ben bile üzülemiyordum ki biraz sonra olacaklara. İşlediğim günahların bedelini ödemeye gelmişim gibi hissetmekten alıkoyamıyordum kendimi.
Kapı aralandığında zamanın geldiğini anladım. Bıkkınca başımı kaldırdım. Kabil, beni baştan aşağı süzerken iki avucundaki boks eldivenlerini uzattı bana. Sorgulamadan ve karşı çıkmadan alıp ellerime geçirdim eldivenleri. Ağızlığı uzattığında onu da dişlerime geçirdim. Gözlerime siyah basit bir maske taktı.
Böyle yerlerin zengin müdavimleri olurdu, kimse beni tanımamalıydı. “Hadi,” dediğinde derin bir nefes aldım ve verdim. Önceki dövüş bitmiş olmalı ki ayağa kalkıp Kabil’in peşinden sahneye çıkacağım yere yürümeye başladım.
“Üç skorda bitecek,” diye bilgi vermeye başladı. “Karşına gelecek kişi, Panter.”
Omzunun üstünden kaçamak bir bakış attı bana.
“Çok hızlı hareket ediyor. Rakibinin karnına vurmadan önce sağ bacağına eğim veriyor gücünü toplamak için, adımlarını takip edersen karnını koruyabilirsin. Sağ kroşesi çok güçlü, sağdan yüzüne yumruk yememeye çalış. Bacağını olabildiğince kullanma, bacağından yakalayıp seni devirirse altından çıkamazsın. Yüzünü kollarınla korumayı unutma.”
Kafesin kapıları açılırken elindeki mikrofonu kapatan bir adam bize eğildi.
“Lakabın neydi? İlk dövüşün sanırım.”
Rakibim çoktan anons edilmişti. Kalabalığı iyice coturacak hareketler yaparken kafesin içinde koşturuyordu. Benim boylarımda tek kaşı patlak, kaslı vücutlu bir kadındı. Uzun kumral saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Onu izlemeye devam ederken tek kelimelik bir yanıt verdim.
“Zakkum.”
Benden önce içeri girip tek elini havada salladı. Kabil’in elleri omzuma saplandığında bakışlarım ona döndü.
“Üçte bitecek, dayan Uhde.”
Üçte bitmeyecekti, ona söylemedim. Anonsum yapılırken beni sırtımdan içeri iteledi. Hakem içeride kalırken kapı kapatıldı. Kalabalığın bağırış sesleri kulaklarımda yankılanırken kalbim göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı. Boks eldivenlerimi birbirine vururken karşımdaki kadına baktım. Dudaklarındaki gülümseme ile aç bakışlarını üzerime dikmişti.
Kabil’e söylememiştim ama buraya ölmeye gelmiştim.
Kararımı vermiştim: skor üçe geldiğinde dövüşe ara vermeyecektim ve bahsi üç skordan ölümüne dövüşe çevirecektim.
Enver Kandemir’in yıllardır tasmasını sıktığı köpeği, kuduz olmuştu.
Beni eğitmeyi başaramayacaktı, kuduz köpek kendini ısırıp ölecekti.