Ölmeyi bile becerememiştim: zihnim uyanıktı, çevremde gezinen insanları ve sesleri algılıyordum, her hücrem bana isyan edercesine zonkluyordu. İçinde bulunduğum durumun farkına varırken gözlerimi açmak istedim. Kirpiklerim kıpırdarken bir ses çok uzaklardan “Uyanıyor,” dedi. Kim olduğu hakkında pek fikrim yoktu. Algım açılmaya devam ederken gözlerime yansıyan ışık hüzmeleri kör olduğumu düşündürttü bana. Kesik nefesler alıyorken ciğerlerim yanıyordu. Omurgamda ve kaburgalarımdaki sancıları hissederken inledim istem dışı. Kelimenin tam anlamıyla kamyon çarpmışa dönmüştüm.
“Uhde,” dedi yine uzaklardan biri. Alnıma dokunan eli hissettiğimde Cihangir’in seslendiğini fark ettim. Onun sesiydi. “Uhde, gözlerini aç.”
Onun komutuna uyan bir köpek misali dediğini yaptım.
Gözlerimi açtım.
Soluğum boğazıma takılı kalırken yanı başımdaki monitör deli gibi ötmeye başladı. “Panik atak geçiriyor galiba!” diye haykırdı birileri. Cihangir’in bir saniyelik görüntüsü önümden kaybolurken beyaz giyimli iki kişi etrafımı sardı. Nefes almamı söyleyen ses ile kulağımdaki çınlamayı delip geçen monitörün sesi birbirine karıştı. Göğsümdeki kramp anbean artarken öldüğümü düşündüm. Böyle bir acı ancak ölümle mümkün olabilirdi. Kollarıma yapışan ellerden kurtulmak için çırpınmaya başladığımda “Geçecek, ilaç yaptım,” diyen doktoru son anda duydum. Nefeslerim düzene binmeye başladığında görüş açımda kimse kalmadı. Zihnim sakinleşirken derin soluklar çekiyordum ciğerime.
Tek gözümle içinde bulunduğum odayı tararken fazla kalabalık olduğunun farkına varabildim yalnızca. Leyla, baş ucumdaydı. Ağlamaktan kızaran ve şişen gözleriyle karşılaşınca dejavu hissini atamadım üstümden. Sağ elimi tutuyordu sımsıkı. Onun ardında ifadesiz bir yüzle dikilen Enver’i görünce tüylerim diken diken oldu. Feza, babasının yanındaydı. Şoka girmişçesine bomboş bakıyordu. Bakışlarım diğer tarafa çevrildiğinde Cihangir’in elinin saçlarımda olduğunu idrak ettim. Bana çok yakın duruyordu. Endişe dolu gözleri yüzümde geziniyordu. Cavit Bey ve Kabil’de buradaydı. Cihangir’in arkasında ayakta duruyorlardı.
Acıyan dudaklarımı araladım, konuşmak istedim. Sesimi bulamadım. Boğazımı temizlediğimde Leyla elimi bırakıp yanındaki komodinin üstünde duran su şişesine uzandı. Benim sırtıma uzandığında Cihangir araya girdi.
“Onu değil, yatağı kaldır.”
Leyla hızlıca başını sallarken yatağı kaldırmaya başladı, en ufak hareket canımı yakıyorken inledim. Yarı uzanır yarı oturur pozisyona geldiğimde kaslarım açılmaya başlamıştı. Acı hafiflemişti. Leyla su şişesini titreyen eliyle dudaklarıma yerleştirdiğinde gözlerimi kırpıştırdım, en azından tekini. Su boğazımdan yuvarlanıp geçtiği her yeri yakarken yüzümü buruşturdum. Ağzımdaki kan tadı hala tazeydi.
Leyla şişeyi geri çektiğinde bilinçsizce dudaklarımı yaladım.
“Ne oldu?” diye sorduğumda uzun süredir konuşmadığımdan sesim pürüzleşmişti. “Elinin körü oldu!” diyen kişi Cengiz’di. Kaşlarım çatılırken onu görmeye çalıştım, Feza’nın ardındaydı. Durumu iyi görünüyordu ama yüzü hâlâ dağılmış haldeydi. Yaraları henüz geçmemişti. Herkes ona dönünce başını yere eğdi. “Pardon,” derken sesi hiç pişmanmış gibi gelmiyordu kulağa.
“Sen bizi delirtecek misin Uhde?” dedi Enver Kandemir, hiç acıma barındırmayan ifadesiyle. “Kafes dövüşü ne demek?”
Leyla duyduklarıyla kızaran gözlerini babasına çevirdi, ona daha önce hiç görmediğim nefret dolu bir ifadeyle baktı. Enver Kandemir’in odadaki herkes gerçeği bilirken rol yapabilmesi mucizeydi. Beni kendi elleriyle o dövüşe yollarken hesap edemediği tek şey, kendimi öldürtmeye çalışmamdı. Bakışlarının altında yanıp sönen öfkeyi yalnızca ben görebiliyordum.
Daha fazlasını midem kaldıramayacağı için sessizliğe sığınarak diğer tarafa döndüm. Cihangir’in koyu renk gözlerinin hapsine düştüm. Ölmediğim için yaşadığım hayal kırıklığına sarılırken “Sen mi durdurdun?” diye sordum.
Tek kelimeyle yanıt verdi.
“Evet.”
Ne durumda olduğum da neler yaşayacağım da umurumda değildi artık. O yüzden en içten tepkimi verdim.
“İyi bok yedin!”
“Uhde!”
Enver’in öfke dolup taşan sesi kulaklarıma ulaşırken bakışlarımı ona çevirmedim.
“İlaçların yan etkisi herhalde,” diyen kişi Cavit Bey’di. “Ciddi ağrı kesiciler alıyor sonuçta.”
Umursamadım.
“Ne demeye karışıyorsun işime?” derken Cihangir’e bakamadım. Yüzü aniden kişisel alanımı ihlal ettiğinde onunla göz göze gelmemek için direndim. Tüm odağının tesiri altında kalırken pes edeceğimi o da bende biliyorduk. Gözlerimi ona çevirdiğimde tek elini hastane yatağının korkuluğuna yaslanmıştı, ciddi ifadesinin ağırlığı altında ezildim.
“Vazgeçmiyorum…” dedi güçlü bir sesle Cihangir. “…Sen istediğin kadar kendinden vazgeç. Ben senden vazgeçmiyorum, Uhde. Kendini uçurumdan at, gelir tutarım. Yolda arabanın önüne atla, çeker alırım. Kafes dövüşünde ölümüne dövüşe giriş, bütün bahsi öder seni oradan çıkarırım. Sen kendinden vazgeçsen de ben senden vazgeçmiyorum lan!”
Yutkunamadım, söylediği cümlelerin etkisi altına girmiştim bile. Bakışlarım bir saniyelik sürede dudaklarına kaydığında nefesi yüzüme çarptı. O an kırışmış gömleğindeki kan lekesini fark ettim. Muhtemelen bana aitti. Dağılmış görünüyordu: göz altı torbaları mosmordu, saçları birbirine karışmıştı, sağ elinin eklem yerleri parçalanmış gibi yara olmuştu.
İki avucumu yatağa dayayıp bakışlarımı Cihangir’den kaçırdım. Sırtımı doğrulttuğumda bıçak saplanır tarzında bir krampla nefesim kesildi. Birkaç saniye duraksayıp acının azalmasını bekledim.
“İç kanama geçirmemen mucize,” dedi Feza. Çatılı kaşlarının altından gözleri vücudumu süzdü. “Birkaç gün gözlem altında kalman gerekecek.”
Boğazımı temizledim.
“Ne kadardır baygınım?”
Sorumu Leyla cevapladı.
“Yirmi iki saat.”
Başımla onayladım çaresizce. Beynimin içinde davul çalıyorlardı sanki, zonklama çok güçlüydü.
“Bu konuyu özel olarak konuşacağız,” diyen Enver’i duyduğumda vücudumdaki titremeyi durduramadım.
“Neyi konuşacaksınız?” dedi Cihangir, çatılı kaşlarının altındaki gözlerini Enver Bey’e sabitlerken. “Uhde’nin konuşma kaldırabilecek hali var gibi mi görünüyor?”
Enver Kandemir sağımda kalan yatak korkuluğunu aynı Cihangir gibi tutarken yüz ifadesi ölümcülleşti.
“Kızım ile ne konuşup konuşmayacağım seni alakadar etmez, Payiz.”
Cihangir geri adım atmadı.
“Müstakbel nişanlımla ilgili her şey beni alakadar eder, Kandemir.”
Enver Bey’in parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti korkuluğu sıkmaktan. Nefes alışverişleri yalnızca benim fark edebileceğim şekilde değiştiğinde Cihangir’in söylediklerinin acısını benden çıkaracağını biliyordum. O yüzden uzandım, Cihangir’in yara bere içinde kalmış elini avucumun içine aldım.
“Yapma,” diye fısıldadım. “Lütfen.”
“Keşke başkalarını düşündüğün kadar kendini de düşünsen, Uhde.”
Cümlesi beni bir duvara dakikalarca boş boş baktırabilirdi: hissinin geçmemesi için tüm dikkatimi Enver Bey’e çevirdim. Cihangir susmadı, aksine ben bir şey diyemeden parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi, elimi tuttu sımsıkı.
“Gece yanında ben kalıyorum, kimseden itiraz duymak istemiyorum.”
O an asla yapmaması gereken bir şey yaptı: eğildi, elimi hâlâ tutuyorken dudaklarını sol şakağıma bastırdı. Canım yanıyorken bile öpüşüyle içimde varlığından habersiz olduğum kalbimi çarptıran bir his saç tellerimden parmak uçlarıma kadar dağıldı. Enver Kandemir’in pusuda bekleyen aç bakışlarının ağırlığı altında eziliyorken tepki verebilecek kadar güçlü değildim. Leyla’nın dudaklarına nazik bir tebessüm yayıldığında bakışlarımı üstümdeki beyaz örtüye indirdim. Cihangir; alelen beni seviyormuş gibi davranıyordu, bedelini yine ben ödeyecektim.
Gerçi ölümü istedikten sonra bedel ödemenin zor geleceğini düşünmüyordum artık.
Kapı açıldığında sessizliğin esir aldığı ortamdan kurtulmak için çok güzel bir fırsat yakalamıştım. Elindeki bir buket çiçek tutan, şapkasını gözlerini kapatacak kadar indirmiş, iş kıyafetleri içindeki kurye “Geçmiş olsun,” dedi. Tüm odak üstümden çevrildiğinde rahat bir nefes aldım. Cihangir’in varlığının gölgesi üstümden çekildi: elimi ve kişisel alanımı ihlal etmeyi kesti. “Uhde Kandemir?” diye devam ettiğinde Leyla yavaşça ayağa kalktı.
“Burada, buyurun?”
“Teslimat var,” diyerek bana doğru yürümeye başladı. Uzağı yeteri kadar net göremiyordum, puslu bakış açım kurye bana yaklaştıkça açılırken Feza birkaç adım atarak adamın önünü kesti. “Ben alayım,” derken yüzünde boş bir ifade vardı. Bana çiçek gönderecek pek fazla insan yoktu. Feza altın sarı kaplaması olan bukete uzanırken kuryenin siyah deri eldiven giyiyor olduğunu fark edince gözümü kısıp daha net görmeye çalıştım.
Feza çok şükür ki buketi kâğıda sarılı kısmından tutup almıştı, çünkü gelgitli zihnim nihayet çiçeği seçebilmişti.
Çiçeğe dokunmaması gerekiyordu, zehirliydi; Zakkum Çiçeği’ydi.
Feza bilinçsizce elini üstündeki not kâğıdına uzattığında “Dur…” diye inledim kendimi ileri atıp. Bana yönelen Leyla ile Cihangir şaşkınca desteklemişlerdi sırtımı. “…O çiçek zehirli, çıplak elle değme.”
Feza kocaman açılan gözleriyle bana bakarken ben kimseye çevirmedim bakışlarımı. Tamamen doğrulup oturduğumda rahat nefes alabiliyordum fakat nabzım monitörü öttürecek kadar hızlanmıştı. Kolumdaki tansiyonumu ölçen manşon şişmeye başladığında derin bir nefes aldım. “Peçeteyle al notu,” dedim herkesin şoka girdiğini fark ettiğimde. Dediğimi yaparak yattığım yatağın önünde duran masadan bir peçete kaptı. Notu alıp bana doğru yürümeden önce çiçeği bir an önce kendinden uzaklaştırmak için masaya yerleştirmişti. Ne okuduysa kaşları çatıldı. Onun elinden peçeteyle tutarak aldım notu.
Geçmişim, peşimi bırakmamaya yemin etmişti.
Notta yazan kelimeler, beni ölmediğime pişman etti.
“Hayatın için savaşırken çok güzelsin, çiçeğim.
Çiçekleri özellikle kırmızı seçtim, kanının rengi.”
Belki de ölmüştüm. Ölmüştüm ve işlediğim günahların cezası olarak korkunç bir kâbusun içine düşmüştüm. Geçmişim silip attığım yerden dışarı sızıp zihnimin duvarlarını paramparça ederken kâğıt avuçlarımın arasında kırışıp büküldü. Elimi yakacak olmasını umursamadım.
“Orospu çocuğu,” diyebildim yalnızca. Benim için geldiğini zaten biliyordum. Cihangir’in mekânının arka sokağında ıslığını duymuştum, duvara yazdığı yazıyı görmüştüm. Bana çiçek gönderebilecek kadar gözünü karartması ise her şeyden haberdar olduğunu gösterirdi. Eğer hayatım için savaştığını gördüyse ben kafesteyken dövüşü izlemiş olmalıydı.
“Uhde?” diyen sesi duyduğum yalnız olmadığımı yeni hatırlamışçasına açıldı zihnim. Enver Kandemir, sorgulayan bakışlarla avucumda küçülüp buruşan kâğıda bakıyordu. Başımı geriye yatırıp gözlerimi kapadım.
“Uhde ne oluyor?”
Cihangir omzuma dokunduğunda tek isteğim onun yüzüne yumruğumu geçirmekti. Huzur içinde ölmeme izin bile vermediği için şu an ondan nefret ediyordum. İşler bu sefer benim yüzümden boka batmıştı. Avucumu açmadan başımı geriye attım.
Kendimi durduramadım.
“Orospu çocuğu.”
Manşon kolumda gevşediğinde “Tansiyonu yükseliyor,” dediğini duydum Leyla’nın. Birinin parmakları, avucumu açmam için elimi zorladı. Açmadım, direndim. “Uhde,” dedi Cihangir tehlike çanları çalan bir ses tonuyla. “Aç avucunu.”
Teni buz kesmişti, soğuk parmakları canımı yaktığında inledim istem dışı. İniltimi duyduğu an hareketleri durdu. Göğsüm şiddetle inip kalkarken yüzleşmekten kaçındığım görüntüler gözümün önüne akın etti; geçmişim bacaklarımdan tutup beni anıların bataklığına çekti.
Cihangir’in sorgulayan sert sesini duyduğumda bu sefer muhattabı ben değildim.
“Ne yazıyordu notta Feza?”
Okumuştu, o yüzden gözlerim açıldı. Feza’nın şaşkınlıkla irileşmiş bal rengi gözleri, benimkileri buldu. Tek kelime etmeden bana baktığından başımı iki yana salladım ufacık bir hareketle. Bir kere olsun, susabilirdi. Bir kere olsun, bana olan tüm nefreti kalbinin en sığ köşelerine atıp beni anlamaya çalışmayı seçebilirdi.
Yapmadı.
“O, seni tehdit mi ediyor Uhde?”
Monitörden gelen ses gitgide sıklaşırken en büyük destekçim Leyla’nın eli omzumu kavradı.
“Size diyorum ki nabzı ve tansiyonu yükseliyor! Kesin soru sormayı! Ya panik atak geçirirse?”
Kalbim yaralı küçük bir kuş gibi göğsümün içinde çırpınıyordu çaresizce. Sola dönmeye çalıştım hareketlenip. Canım yandı. Sağı denedim, kemiklerim etime battı. Üstüme çevrilen bakışların ağırlığından kaçınmak için hiçbir şey yapamadım. Gözlerimi kapadım, bitmesini diledim. Her şeyin son bulmasını ve huzura ermeyi diliyordum yalnızca.
Çok mu zordu?
Geçmişim yakamdan düşse, Enver Kandemir yıllardır sapladığı pençelerini hayatımda çekse, herkes gibi normal şeyler için endişelenebilsem…
Çok mu zordu yani?
“Hasta ziyareti kısa olur,” diyen sesini duydum Cihangir’in. Beni sorguya çekmek için odayı boşaltmaya çalıştığını anladığımda Leyla’nın itirazını duydum. “Ben biraz daha kalacağım yanında,” derken narin dokunuşlar saçlarımı yüzümden iteledi. “Onu yalnız bırakmaya gönlüm el vermiyor.”
“Onu yalnız bırakmıyorsun Leyla, ben varım.”
Enver Kandemir’in soğuk eli alnıma değdiğinde içim ürperdi, eğildiğini hissetsem de gözlerimi açmadım. Kulağıma yaklaştı, tüylerimi ürperten sesi beynimin içinde yankılandı.
“Uykunu iyi al, Uhde. Yakın zamanda uykusuz kalacaksın...”
Geri çekilirken sesi biraz yükseldi.
“…Bizi de daha fazla endişelendirme.”
Adım sesleri odada yankılanırken kaç kişinin kaldığını saydım, eski alışkanlıklar yüzünden. Cihangir’in gitmediğini biliyordum. Sağımda bir, solumda iki kişi daha vardı. Cavit Payiz oğluna ithafen “Eve gelmeyeceğini annene söylerim,” deyip odanın içinde yürüdü.
Gözlerimi açtığımda Cihangir, Kabil ve Cengiz bana bakıyordu.
Ortamı yumuşatmak için Cengiz’e çevirdim bakışlarımı. Dudaklarımın acısına dayanarak alayla gülümsedim.
“Fena acıtıyormuş kafes dövüşü ya!”
“Senin yapacağın şakaya sokayım,” dedi Cengiz bana doğru birkaç adım atarak. Gözleri öfke doluydu, yatağın korkuluğuna yapıştı elleri. Kaşları çatıldı, kendini susturmak için dudaklarını birbirine bastırdı, dayanamadı. “Ayrıca yapacağın işe de sokayım, tamam mı Uhde?”
“Cengiz,” dedim ona dönerken. Susmadı. “Beni kurtarmasaydın lan ölmek için bu kadar götün yanıyorsa. Beraber geberip giderdik.”
“Anlık bir şeydi,” diye açıklama yapmaya başladığımda Kabil’in sesi beni şaşırttı. Bakışlarım ona çevrildi. “Anlık bir şey değildi, kendini kandırma. O kafese girdiğin andan sonrası planlıydı. İsteyerek Panter’i kışkırttın, seni yenebileceğini düşünmesini sağladın, bahsi ölümüne dövüşe çevirdikten sonra bir saniye bile direnmedin. Sen Uhde… O kafese en başından beri ölmek için girdin.”
Gözlerim bir saniyeliğine Cengiz’e döndü.
“Her boku biliyorum,” diyerek elini havada gelişigüzel salladı. Kabil’in Enver’e ihanet ettiğini biliyordu, aynı şekilde Kabil’de bizi biliyordu. Her şey denizci düğümüne dönmüştü. Kim kimin yanında olacaktı, düşünmeye başlamak bile beynime zonklayıcı ağrılar sokuyordu.
“Dışarı çıkın.”
Cihangir’in itiraz kabul etmeyen sesi odada yankılandı.
“Sizden değil, Uhde’den dinlemek istiyorum kalanını.”
Cengiz asker selamı verip arkasını dönüp kapıya yürüdü, olduğu gibi kabullenmişti durumu. Kabil ise bekliyordu, kahverengi gözleri bir süre üzerimde gezindi. Bir şey söyleyeceğini sandım. Söylemedi. Bakışlarımı aşağı indirdiğimde iç çekmekle yetindi, adım seslerini duyduğumda omzumdan yük kalktı. Tabii ki uzun sürmedi. Cihangir’in elleri yatağın korkuluğunu aşağı indirdiğinde çıkan ses ile irkildim. Yanıma otururken yüzü bana dönüktü. Kalçamı kaydırarak bacaklarımı kendime çektim iniltiler eşliğinde. Ona geniş alan açmak istemiştim.
Sol elini saçlarının arasından geçirdi, derin nefesler aldı. Gözlerim istem dışı inip kalkan geniş göğsüne döndü. Gömleğindeki kan lekesine birkaç saniye baktım. Sağ avucunu bana doğru uzattığında dalgınlığımı silip süpürdü. Ciddi yüz ifadesiyle sarsıldığımda “Evet,” dedi.
“Şimdi öğrenelim bakalım, kimmiş bu orospu çocuğu?”
Avucumda sımsıkı eğip büktüğüm kâğıdı bekliyordu: Cihangir Payiz geleceğimi esir aldığı yetmiyormuşçasına geçmişime de göz dikmişti.