Gökyüzü Mavisi

1483 Words
“ÇAKIRBEY SERİSİ -1-“ Hızlı ve sert adımlarla fidanlıktan içeriye giren Mahmut Ali, kapıyı çalıp içeri girdiğinde karşısındaki büyük masanın başında abisi yerine koyduğu patronu, sağ ve sol tarafında ise abisinin en yakın dostları oturuyordu. Üç adamda gelişmeleri duymak istercesine Mahmut Ali'nin gözlerine baktılar. "Abi gemi bu gece saat iki gibi limanda olacak." "Herhangi bir temas olmamalı bu işte. Olabildiğince bilgi toplamak işimiz. Başka bir şey değil." Dedi abisinin sağ tarafında oturan Doğan Yılmaz. "Doğru şuan işimiz sadece bilgi toplamak ama o kancıklar onca hapı ülkemize sokacaklar. Nasıl göz yumacağız buna?" Dedi abisinin sol tarafında oturan Nejat Kara. "Öyle ya da böyle, bu işi elimize yüzümüze bulaştıramayız." Doğan fikrinde ısrar ederken Nejat durumu kabul etmek istemiyordu. Mahmut Ali'nin gözleri ikilinin arasında gidip geldikten sonra sessizce dinleyen abisine döndü. Oldukça uzun boylu, cüsseli ve geniş omuzlu olan abisi bacak bacak üzerine atmış elinde ki tesbihini çekmekle meşguldü. Yüzünden pek bir şey anlaşılmasa da bir şeyleri hesap ettiği belliydi. Sessizliğiyle birlikte ağır bir şekilde yerinden kalkan adam fidanlıktan çıkıp eve doğru yürüdü. BU kısa yürüyüşün ardından eve geldi ve en üst katta bulunan çalışma odasına girip usulca cama yaklaştı. Şehirden oldukça uzak, ormanın tam ortasına kurulu ve oldukça fazla yapıdan oluşan bu geniş arazinin sahibi Poyraz Çakırbey, kıstığı gözlerini dışarıdan çekerek ahşap masasına doğru ilerledi. Telefonunu parmakları arasına alarak masaya ritimli bir şekilde vurmaya başladığında aklındaki planlara yardım edecek olan adamı aramaya karar verip numarayı tuşladı. Otuzbeş yıllık hayatında sırtını yaslayabileceği nadir insanlardan birisiydi bu adam. Telefon bir iki çalmaya hemen açıldı. "Poyaz?" "İlyas baba. Müsait misiniz?" "Tabi ki evlat. Bir sorun mu var ?" "Yüz yüze görüşmemiz gerekiyor. Şu nakliyat mevzusu." "Tamam evlat. Ben şuan gelemiyorum ama sen gel bize görüşelim. He gelirken o haytalarıda getir uzun zamandır ortalıkta yoksunuz." "Eyvallah İlyas baba. Bir saate kalmaz ordayız." İlyas Haznedar. Elli altı yaşında ki koca çınar Poyraz için büyük önem taşıyan manevi bir adamdı. Daha on altı yaşında genç bir delikanlıyken babasını kaybetmişti. İşkence görmüş bedeninin kafasına sıkılmış kurşunla öldürülüp, evinin önüne atılmıştı Mehmet Çakırbey'in cansız bedeni. Bu durum Poyraz için büyük bir yıkım olmuştu. Kolay kolay bu travmayı atlatamasa da, ruhu bu yıkımı kaldıramasa da tek varlığı olan annesini her gördüğünde, her aklına getirdiğinde hırçın, asi bir aslan gibi göğsünü gere gere dimdik ayakta durmasını da bilmişti. Babasının iş adamı olmasının dışında gizli işlerini elbette biliyordu. O kara, bataklık olan dünya da parasıyla, nâmıyla adaleti sağladığını, mazluma her daim el uzattığını hem biliyor hem görüyordu. Ama Mehmet Çakırbey katletildikten sonra o hiçte babası gibi olmamıştı. İçinde ki intikam ateşi gün geçtikçe büyük bir kora dönüşüp annesi dışında ki herkesi yakıyordu. Babasının yerine gecip nâmıyla ve soyadıyla gücünü daha da büyütüp bu piyasada ki herkesin ondan korkmasını sağlamıştı. Çakırbey denildiğinde Herkes bir adım geriler, tereddüt eder olmuştu. Çünkü Poyraz Çakırbey, onların gözünde işkenceleriyle bilinen bir canavardı. Her kimse hep bir adım önden gidiyordu. Bir türlü yakalayamamıştı ama kim onlara bu acıyı yaşatmışsa er ya da geç bulacaktı. Yapacağı işkenceler bile hazırdı. O şerefsizi bulup parçalara bölüp gömecekti. Şerefi namusu üzerine ant içmişti. Poyraz derin düşüncelerden sıyrılıp kara gözlerini kapıya çevirip tok sesiyle konuştu. "Mahmut Ali!" Abisinin gölgesi gibi dolaşıp her an hazırda olan genç delikanlı kapıyı çalarak içeri girdi. "Buyur abi?" "Uyuşturucu itleri ne alemde?" " Başlarından birisini yakaladık abi. Ama konuşmuyor piç. O yüzden ben diyorum ki müsadenle gidip bu itin kafasına sıkayım." Çakırbey'in gözü çektiği tesbihinde, kulağı Mahmut Ali'deydi. Kapı pervazına yaslanmış iki dostu da pür dikkat bu konuşmayı dinliyorlardı. Çakırbey hiç istifini bozmadan özgüveniyle konuştu. " Konuşacak,konuşacak." Ağır ağır söylediği sözlerle üç adamda Çakırbey'in kararmış yüzüne baktı. Konuşacak dediyse aksi olmazdı. "Dostum, yarın biz başlarız ilgilenmeye sende bir gelir bakarsın." Çakırbey oturduğu geniş, deri koltuğundan hafifçe doğrulup taviz vermeyen tavrıyla net bir şekilde konuştu. "Kime kafa tuttuklarını göstereceğim o ibnelere!" Odadakiler rahatça nefes alırken dudakları da sinsice kıvrılmıştı. Çakırbey'di bu, kafa tutmaya gelmezdi. Poyraz kafasını iki dostuna çevirip konuştu. "İlyas babaya gideceğim. Sizi de bekliyor." Nejat her zaman ki eğlenceli tavrıyla " Vay Vay koca çınarımı çok özlemiştim. Uzun zaman oldu he." Derken Doğan daha ciddiydi. "Aynen öyle. Ne zaman çıkacağız?" Çakırbey başıyla kapıyı işaret ederek "Çıkalım bizi bekliyor." Diyerek heybetli bedenini kapıya yöneltti. * Haznedar'ların evinde ise tatlı bir telaş vardı. Zülal Hanım gelip gidip özenle hazırladığı masasını ve mutfakta ki fevkalade yemeklerini kontrol ediyor, aynı zamanda da şarkılar söylüyordu. İlyas beyse eşinin bu halini keyifle izliyordu. "Yeter artık Zülal'im. Gel biraz otur yamacıma. Her şey çok güzel ki sen yaparsın da olmaz mı?" "İlyaas kızım geliyor benim kızım. Nasıl yerimde durayım." Yanına ilişen karısının yanağını şefkatle okşayıp mırıldandı yaşlı adam. "Öğrencilerinden ayrıldığında beri ilk defa yüzünde böyle güller açıyor. Bunu izlemek nasıl huzurlu bir bilsen." Sessizce kıkırdadı Zülal hanım. Kaç yıl geçerse geçsin hala utanıyordu eşinin ona iltifat etmesinden. İlyas bey aklına gelen şeyle hemen doğrulup konuştu. " Zülal'im hani bizim deli fişekler var ya." "Evet canım bayadır da gelmiyorlar. Hayrola İnşallah?" "He işte, kızım geliyor diye ben çıkmayım dedim. Onları davet ettim." Zülal hanım tereddütle kocasının gözlerine baktı. Bu üç delikanlı geliyorsa yine bir şeyler vardı belliki. İlyas beyse karısının bakışlarından ne düşündüğünü anlayabiliyordu. Sevgiyle eşini kucaklayıp kulağına fısıldadı. "Hiç bir sorun yok hayatım. Sadece uzun zamandır görüşemedik." Zülal hanım anlayışla başını sallarken ortama giren farklı bir ses onları ayırmıştı. "Ooo çifte kumrular böldüğüm için çok özür dilerim ama burası nezih bir ev. Lütfen odanıza çıkar mısınız?" Zülal hanımın kıkırdaması kahkahaya dönüşürken İlyas bey koltuğa yaslanarak söylenmeye başlamıştı. "Otuziki yaşında koskoca herif oldun sıpa ama hala bizimle uğraşıyorsun." "Sıpa olmaktan kurtulmadım ama baba." İlyas bey gülerek, "O biraz zor." Dediğinde Zülal hanım oğluna sarılıp öptü. "Simay gelmedi mi Efken?" Genç adam annesinin alnını öperek geri çekilirken yüzü anlık bir huysuzlanır gibi oldu. "Hanfendi eve geçip oradan gelecekmiş. Alayım dedim, ne gerek var ben gelemiyor muyum diyor." Oğlu söylendikçe Zülal hanımda İlyas beyde genişçe gülümsemeye başladılar. Efken'e de tam böylesi yakışırdı işte. O her ne kadar babasının yolundan gidip İstihbaratçı olsa da müstakbel gelini başarılı bir şirkette avukattı. İlyas bey kafasını çevirip yüzündeki tebessümle televizyona dönerken Efken masayı süzüp annesine sitem etmeye başlamıştı bile. "Kızın gelecek diye donatmışsın her yeri Zülal sultan." "Aşk olsun Efken! Sanırsın seni aç bırakıyorum oğlum. Simay kızıma da sana da aynıyım ben!" Alınganlığını sürdürmeyen kadın hemen oğlunun koluna girerek en masum ses tonuyla mırıldandı. "Birkaç aya güzel bir düğünle evlendirelim sizi hemen bir torun istiyorum ona göre." "Sultanım emeklilik sana hiç yaramamış. Hemen torun sahibi olup yaşlanmak mı istiyorsun? " "Bana bak çıkarttırma bana yirmilik cetvelimi." Bir yanda keyifli sohbet eşliğinde kahkahalar havada uçuşurken diğer yanda memleket kokusunu derince içine çeken genç kız vardı. Valizini peşine süren genç kız havaalanının kapısında gözlerini kapatmış ciğerlerine dolu dolu nefesler çekiyordu. Yanına birisinin yaklaştığını hissettiğinde tembelce göz kapaklarını araladığında baştan aşağıya simsiyah giyinen bir adamla karşılaştı. " Hoşgeldiniz Eflin hanım. Beni babanız İlyas bey gönderdi efendim. Bunu size vermem için." Adamın uzattığı anahtara gülümseyerek baktı Genç kız. Teşekkür ederek anahtarı alıp yoluna devam edecekken gerisinde bıraktığı adam saygılı bir şekilde seslendi. "Hemen yolun karşısında Eflin hanım." Eflin teşekkür babında adama dönerek hafifçe gülümsedi. Karşıya bakmasıyla arabasının ona göz kırpması bir oldu. Fark edilmeyecek gibi de değildi ki. Valizini yerleştirip şoför koltuğuna oturduğunda bir iki dakika nefes alıp arabasını inceledi. Çok özlemişti. Oldukça bakımlıydı. Belli ki babası bizzat ilgilenmişti. Annesi ne kadar karşı çıksa da babası Eflin'in araba tutkusunu, hız tutkusunu çok iyi biliyordu. Kızının bu tutkusuna belli kurallar içerisinde göz yumuyordu. Genç kız direksiyonu kavrayıp kontağı çalıştırdı. Arabanın canavar gibi çıkan sesiyle gülümsedi ve ibreyi yükselterek evin yolunu tutmuştu. On yedi yaşından beri İngiltere'deydi. Bu yedi yıl çok yorucu ve özlem dolu geçmişti ama değmişti. Köklü bir üniversite olan Oxford'ta başaralı bir doktor adayıydı. Son olarak birkaç sınavından sonra kepini fırlatarak koşa koşa memleketine dönecekti. Kendisine güveniyordu. Bu kadarını yapmışsa bunu da yapacaktı. Evinin yoluna girdiğinde önünde oldukça gösterişli olan beş siyah araç vardı. Bahçeye giren araçlar peş peşe park ederken, genç kız seri bir manevrayla önündeki park edecek aracın yerine park etti. Şoför koltuğunda oturan Mahmut Ali'nin gözlerinden ateş püskürse de camlar siyah olduğu için Eflin'in gülen yüzünü göremedi. Mahmut Ali dikiz aynasından tereddütle abisine baktığında abisi herhangi bir tepki göstermeyince kendisi de susmak zorunda kaldı. Kızın karşısına park edip abisinin kapısını açmak için hızlıca araçtan indi. Poyraz tüm heybetiyle araçtan inerek arkadaşlarına doğru ilerlediğinde Nejat kendini tutamayarak Audi R8 olan araca bakıp alayla mırıldandı. "Kendini Transformers'te zannediyor galiba bu velet." "Burnu havada bu piçleri iyi bir döv..." Onu takip ederek konuşmaya başlayan Doğan'ın lafı ağzına tıkanmıştı resmen. Çünkü Eflin arabasından indi ve uzun beyazımsı saçları bel çukuruna kadar döküldü. Hiç biri arabadan bir kız iner diye beklemedikleri için hayretler içerisinde bir müddet Eflin'i incelediler. Üzerinden şaşkınlığı atan ilk Doğan, peşine de Nejat oldu. Hemen kızdan gözlerini çekerek kapıya çıkan İlyas bey ve Zülal hanıma doğru ilerlerken genç kızdan gözlerini ayıramayan tek bir kişi kalmıştı. Poyraz Çakırbey. Eflin acele etmeden saçlarını düzeltip arkasını döndüğünde gökyüzü kadar parlak mavi gözlerini gece karası kadar koyu gözlere kaptırdı ve ikisi de ne olduğunu anlamadan oldukları yerde mıhlanıp çakılırcasına kalakaldılar.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD