Misafir

805 Words
Konağın yemek salonu ağır ağır misafirlerini kabul ederken, gümüş tabaklar, parlayan kristaller ve özenle dizilmiş servis takımları ışığın altında zarifçe parlıyordu. Mihri ile Nazenin, ellerinde tepsilerle, sessiz ve dikkatli adımlarla masanın yanına geçmiş, görevlerini yerine getirmek için hazır bir şekilde bekliyorlardı. Mihri, saçını yeniden düzeltip, hafif bir gülümsemeyle salona giriş yapan konuklara baktı. Onun yanında ise Nazenin durmuş, başını hafifçe eğmişti. Üzerindeki sade beyaz gömlek ve siyah etek, diğer hizmetçilerle aynıydı belki ama duruşunda başka bir şey vardı. O, diğerlerinden farklıydı. Daha sade, daha masum, daha asil. Boran, ağır adımlarla sofraya doğru ilerlerken gözleri sıradan bir alışkanlıkla etrafı tarıyordu. Taş mimari, antik mobilyalar ve loş aydınlatmalar dikkatini çekmişti. Bir an bakışları sofranın sağ tarafında bekleyen hizmetçilere takıldı. Önce Mihri’yi gördü. Sarı saçları, özenle çekilmiş siyah sürmeleri ve gülümsemesiyle dikkat çekiyordu. Ama sadece bir saniyeliğine… Sonra gözleri bir anda Mihri’nin yanındaki kıza kaydı. Boran’ın ayakları kendiliğinden durdu. Nefesi göğsünde takıldı kaldı. O kız… O kız… Kalbindeki kapalı bir çekmece bir anda açılıvermişti sanki. Zaman durmuş, salon sessizleşmişti. O anda tek duyduğu şey, kalp atışlarıydı. Gözlerini ondan ayıramıyordu. Adımları kendiliğinden ilerledi. Sanki onu başka bir güç kontrol ediyordu. Salonun ortasında, herkesin şaşkın bakışları arasında ağır adımlarla yürüdü. Ve Nazenin’in tam karşısında durdu. Ona seslendiğinde, sanki salonun bütün duvarlarında umut ve heyecan dolu sesi yankılandı, “Perinaz... Sen misin?” Nazenin’in elindeki tepsi titredi. Gözleri büyüdü. Başını kaldırdı. Göz göze geldiklerinde, Boran’ın çelik mavisi gözlerinde kayboldu. Çekici, güçlü ve otoriter bakışları onu bir anlığına hapsetmişti. “Ben... Ben... Benim adım Nazenin efendim...” diyebildi zorlukla. Sesi titrekti, yanakları kızarmıştı. Ne diyeceğini, ne yapacağını bilemiyordu. Misafire saygısızlık etmek istemiyordu ama kendisine doğrudan bir soru sorulmasını da beklemediği aşikardı. Ağa Efendi bir adım öne çıktı. Konuğun bu ani tepkisini saygılı ama temkinli bir ifadeyle gözlemliyordu. Boran ağaya hitap ederek: “Birine mi benzettiniz Boran Ağam?” Boran’ın bakışları hâlâ Nazenin’in üzerindeydi. Birkaç saniye daha göz göze kaldılar. Sonra gözlerini zorla da olsa ondan kaçırdı. Gerildi. Davranışının oldukça tuhaf olduğunu fark etmişti. Boğazını temizleyip başını hafifçe salladı. “Galiba,” dedi. “Affedersiniz.” “Ortaklıktan ön koşullarınız neler, bu gece öğrenmek isterim,” dedi Boran, bir anda sesiyle ortamı toparlayarak. Konuyu değiştirmek ve ortamdaki ağır havayı dağıtmak istiyordu. Yerine otururken güçlü görünmeye çalışarak omuzlarını yeniden dikleştirdi. Ama yüzündeki sert ifade gitmişti. Yerini kırılgan, bastırılmış bir duygusallığa bırakmıştı. Gözleri arada sırada hâlâ Nazenin’e kayıyordu. Sanki biraz önce salonun ortasında hiçbir şey olmamış gibi Ağa Efendi işin ciddiyetine geçmenin rahatlığıyla söze girdi: “Bizim aileye ait olan zeytinlikler ve taş ocağı, uzun süredir aile işletmesi olarak devam ediyor. Ama bu yıl kapasiteyi artırmayı, hem iç piyasaya hem de yurtdışına açılmayı planlıyoruz. Sizinki gibi güçlü bir sermaye ortaklığı, bizim için büyük bir fırsat.” Oğlu Adar da araya girdi: “Yatırım payınızı yüzde otuzla sınırlayıp, yönetimde söz hakkı verebiliriz. Ama biz, üretim ve işçi yönetimini elimizde tutmak isteriz. Bu konuda anlaşabilirsek, detayları avukatlarımız da görüşebilir.” Boran, gözlerini masadaki şamdanlara dikmiş, başını hafifçe sallıyordu. Dinliyor gibi görünüyordu ama kafasında bambaşka şeyler dolanıyordu. Duyduğu hiçbir şey umurunda değildi. Yüzde otuzmuş, yönetim payıymış… Hepsi bir uğultudan ibaretti. Çünkü onun aklında hâlâ biraz önce gördüğü genç kız vardı. Perinaz. Ya da Nazenin. Artık adı neyse... İmkânsızdı. Mantıkla açıklanamazdı. Ama o yüz... o gözler... o masumiyet... birebir aynıydı. Gözlerinin renginden, duruşuna, endamından, vücut hatlarına kadar Perinaz ile birebir aynıydı. Bu nasıl olabilirdi? İnsanlar çift yaratılmış derlerdi. Ama bu kadarı mümkün müydü? Aklı bir an için yıllar öncesine gitti. Biricik eşini doğumda kaybettiği o uğursuz günde, içinden bir şey kopmuştu. O günden sonra duygularını, acılarını, geçmişini gömmüştü. Her şeyini işine adamış, duvarlar örmüştü sert bir adam olup çıkmıştı. Ama şimdi, Perinaz’ı tekrar görmenin etkisiyle o duvarlar çatırdamaya başlamıştı. Belki de bu yüzden bir anda sarsılmıştı. Belki de onu bir anda karşısında görmesi, kalbinde yıllardır sakladığı acıyı yeniden gün yüzüne çıkarmıştı. Tam o anda, Nazenin, servis yapmak için tepsisini aldı ve ağır adımlarla masaya yaklaştı. Boran ağa, onu yeniden izlemeye başladı. Hareketleri nazik ve ölçülüydü. Başını eğdiğinde görünen beyaz boynu, ellerinin hızlı ve zarif hareketleri... Bu kız Perinaz’a o kadar benziyordu ki, bir an içi sızladı. Tepsiyle sofraya eğilen Nazenin, göz ucuyla Boran ağaya baktı. Boran, gözlerini onun gözlerine kilitlediğinde bir anlığına zaman yine durdu. Ve bu kez Boran, kendini tutamadı. Elini hafifçe kaldırıp tepsiye uzandı. Ve servis yapan Nazenin’e yardım ederek tabağını aldı. Normalde böyle bir şey sofra adabına aykırıydı. Ama yaptığını kimse fark etmemişti. Ağa Efendi ateşli bir şekilde ortaklık için koşulları anlatmaya devam ediyordu. Nazenin ise bu bir anlık temas ve yardımdan etkilenmişti. Kıpkırmızı kesilirken, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Bu garip adam ne yapmaya çalışıyordu? Önce ona Perinaz demiş, şimdi de servise yardım ederek kendi tabağını almıştı. Gecenin geri kalanı boyunca Boran ağa konuşulan hiçbir şeyi duymadı. Ortaklık konuşmaları, rakamlar, teklif detayları... Hepsi birer gölgeydi. Onun tek düşündüğü, servis yapan o kızdı. Yıllar sonra, geçmişi karşısına dikilmişti. Ve Boran Turan, hayatında ilk defa ne yapacağını bilmiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD