Ağa Efendinin Gölgesinde

1627 Words
Geniş salonun yüksek tavanlarında yankılanan tek ses, Ağa Efendi’nin tok ve yavaş konuşmasıydı. Taş duvarlara çarpıp yayılan ses, herkesin içini titretiyordu. Gülce, Mihri, Nazenin, Kerime, Rojin, Sakine ve diğer hizmetçiler, salonun tam ortasında, uzun sofranın tam karşısında hizaya dizilmiş, ellerini önlerinde kavuşturmuş halde ağa efendiyi dinliyorlardı. Ağa Efendi, odanın başında duruyordu. Üzerindeki koyu renkli yelekli ceket, düğmeleri iliklenmiş, her zamanki gibi muntazamdı. Saçları kırlaşmış, sakalının kenarlarında zamanın beyaz dokunuşları belirginleşmişti. Fakat duruşu, otoritesi ve gözlerindeki kararlılıkla hâlâ güçlü ve dimdikti. “Bu akşam,” dedi gözlerini tüm hizmetçilerin üzerinde gezdirerek, “çok mühim konuklarım var.” Söylediği bu cümleyle birlikte salonda gerginlik arttı. Hiç kimse Ağa Efendi’nin lafını hafife alamazdı. Hele ki "mühim" diyorsa, bu işin sadece bir akşam yemeği olmadığını gösteriyordu. Bu bir gösteriydi. Güç gösterisi. “İkramda da, hürmette de en ufak hata istemiyorum,” diye devam etti. “Ne yanlış servis, ne eksik tabak, ne de çatalın yamuk durması... Her şey yerli yerinde olacak. Misafirler geldiğinde geri gidene kadar konak nefes almayacak.” Hizmetçiler birer birer başlarını salladılar. Gülce’nin yüzü ciddiydi. Yılların tecrübesiyle neyin ne anlama geldiğini herkesten iyi o bilirdi. Mihri ise ilk defa Ali’yi bile umursamadan tüm dikkatini Ağa Efendi’ye kilitlemişti. Ağa Efendi, konuşmasına ara verdi ve gözlerini Nazenin’e çevirdi. Birkaç saniye ona baktı. Onun da hizmetçilere yardım etmesi, onu mutlu etmişti. Demek ki kadir kıymet bilen bir kızdı. Gözlerinde yumuşayan bir ifade belirdi. Bir baba gibi değil belki, ama gururlu bir büyüğün bakışıyla: "Aferin kızım," diyordu adeta bakışları. Nazenin de bu bakışın farkındaydı. Hafifçe başını eğdi. “Bu misafirler benim için çok önemli,” diye devam etti Ağa Efendi bir kez daha. Sanki ilk söylediğinde yeterince anlaşılmamış gibi. “Konağın da benim iş hayatımın da geleceği bu geceye göre şekillenecek. O yüzden hiç bir kusur görmek istemiyorum.” Ağa Efendi, Gülce’ye döndü. “Servisi kim yapacak, Gülce?” Bu soru üzerine ortamda zaman sanki bir anlığına durdu. Mihri'nin kalbi güm diye attı. Gözlerini Gülce’ye çevirdi. O anda, ellerini sıktı, başını hafifçe eğerek yalvarırcasına ona baktı. Gülce onun niyetini hemen anlamıştı. Mihri bu gece o sofrada görünmek istiyordu. Belki kendini göstermek, belki de fırsat kollamak için. Gülce, onun bu arzunun arkasında yatan şeyi seziyordu. Ama yine de ona kızamadı. Sonuçta o sadece Nazenin’in değil, bu konaktaki bütün hizmetçilerin anası sayılırdı. “Mihri yapacak, Ağam,” dedi kararlı ama yumuşak bir sesle. Ağa Efendi, Mihri’ye kısa bir bakış attı. Başını salladı ama hemen ardından sözünü tamamladı: “O tek başına yetişemez. Nazenin de ona yardım etsin.” Bir anda Mihri’nin içi buz gibi oldu. Yüzündeki gülümseme donup kaldı. O sofraya tek başına servis yapacağını, tüm ilginin onun üzerinde olacağını sanmıştı. Gözleri, Nazenin’e döndü. İçindeki öfke, kıskançlıkla karıştı. Fakat bunu gösterebilecek lüksü yoktu. Servise çıkabildiğine şükretmeliydi. Nazenin, gözlerini Ağa Efendi’den ayırmadan, nazik ama net bir şekilde konuştu: “Emredersiniz Ağam.” Gülce'nin gözleri, Mihri’yi aradı. Onun dudaklarını ısırıp öfkesini bastırmaya çalıştığını gördü. Mihri güzel bir kızdı, göze çarpan bir havası vardı. Giydiği en basit elbise bile onun üzerinde başka duruyordu. Sürmeli gözleri, ince beli ve kıvrak vücudu onun özgüvenini tamamlıyordu. Herkes bunun farkındaydı. Ama Nazenin... Sadeydi, sessizdi. Konuştuğunda bile kısık sesli ve nazikti. Onda belki Mihri'nin dişiliği ve albenisi yoktu ama Mihri de olmayan başka bir şeyi vardı; Masumiyet. Ağa Efendi sofraya doğru birkaç adım attı. Gözleri dikkatle tabakları, bardakları ve örtüleri taradı. Elini bir gümüş tabağın kenarına koyup hafifçe çevirdi. “Aferin,” dedi. “Dediğim gibi gümüş takımları çıkarmışsınız. Güzel olmuş.” Sonra yeniden salonun ortasında durdu ve sesini biraz daha yükseltti: “Haydi herkes iş başına. Misafirlerimiz az sonra burada olur. Herkes görevini bilsin. Hizmette de, hürmette de kusur istemiyorum.” Kadınlar yeniden başlarını eğdi. Bu kez yalnızca onaylamıyorlardı; içlerinden dua da ediyorlardı. Bu gece yalnızca yemek değil, her birinin bu konaktaki kaderi de masadaydı. En ufak bir hatada Ağa Efendi’nin gözlerinin yaşına bakmayacağı belliydi. Kalabalık hızla dağıldı. Herkes görev yerlerine koşarken Mihri, köşedeki konsolun yanına geçti. Cebinden küçük bir ayna çıkardı. Aynada yüzünü inceledi, saçlarının çıkısan birkaç telini parmaklarıyla düzeltti. Sürmesini tazelemek için cebinden minicik bir kalem çıkardı. Gözlerinin kenarlarını hızlıca çizdi, sonra dudaklarını ısırarak aynaya bir daha baktı. Derin bir nefes aldı. Güzeldi. Çok güzeldi. Bu gece kendini göstermek zorundaydı. Bu, onun hayatının fırsatı olabilirdi. Ağa Efendi'nin zengin misafirleriyle göz göze geldiği, belki de birileriyle bir iki kelime ettiği bir an... Hayatı kurtulabilirdi. Kim bilir, belki içlerinden biri onu fark ederdi. Belki başka bir hayatı olabilirdi. Mihri’nin hayalleri ve arzuları büyüktü, çok büyüktü. Arkadan Nazenin’in küçük ayak sesleri yaklaştığında Mihri aynayı cebine koyup derin bir nefes daha aldı. Geriye döndüğünde yüzünde tatlı bir tebessüm vardı ama gözleri hâlâ kıskançlık ateşiyle yanıyordu. “Hazır mısın?” diye sordu Nazenin yumuşak bir sesle. Mihri sinsice başını salladı. “Her zaman.” Nazenin ona dikkatle baktı. Bu gece birlikte çalışacaklardı. Belki ilk kez bu kadar yakın. Ama asıl sınavları henüz başlamamıştı. Konağın kapısına yaklaşan araba seslerini duyduğunda Nazenin son bir kez derin bir nefes aldı. O da hazırdı... ... Konağın büyük taş kapısının önünde, güneş yavaş yavaş batmaya başlamış, Güneş Mardin’in altın rengi taşlarını turuncuya boyamıştı. Avlunun taş döşemeleri akşam serinliğiyle hafifçe ıslanmış gibi parlıyordu. Gökyüzü lacivertin ve turuncunun tonlarına bürünürken, içerideki hazırlıklar bitmiş, tüm gözler dış kapıya çevrilmişti. Tam o sırada, konak kapısının önüne gelen siyah camlı, gösterişli bir dizi araba hızla fren yaptı. Toz bulutu hâlâ havadayken, ilk arabadan inen şöför, koşarak aracın yolcu kapısına yöneldi. Hızlı ama dikkatli bir şekilde kapıyı açtı. İçeriden çıkan ilk kişi, uzun boylu, iri yapılı bir adamdı. Ayağını yere koyduğu anda sanki zemin hafifçe sarsılmış gibiydi. Adamın adı Boran Turan’dı. Gözlerini çevrede gezdirdi. Konağın taş duvarlarına, avlunun simetrik yapısına, kapının üzerindeki oyma motiflere dikkatle baktı. Bakışlarında şaşkınlık ya da hayranlık yoktu. Sadece alışkanlık. Bu tür yerler ona yabancı değildi. Tersine, çok tanıdık bir hissiyat vardı içinde. Ama bunu belli etmeye hiç niyeti yoktu. Arkasındaki arabalardan üç adamı daha indi. Hepsi koyu renk takım elbiseler giymiş, ciddi ve sessizlerdi. Boran’ın yanında birer gölge gibi duruyorlardı. Konukları karşılamak için kapının önüne çıkan Ağa Efendi, Boran ağayı görünce bir an duraksadı. Gözlerini kısıp onu dikkatle inceledi. Böylesine güçlü, zengin, nüfuzlu biriyle iş konuşacak olmanın verdiği tedirginlikle, onun da en az kendisi kadar yaşlı bir adam olmasını beklemişti. Ama karşısındaki kişi... otuzlarında bile zor görünüyordu. Belki de en fazla otuz beş. Boran, esmer teniyle, düzgün kesilmiş siyah saçlarıyla ve dimdik duruşuyla tam bir heybet ve güç timsaliydi. Takım elbisesi üzerine kusursuz oturuyordu. Omuzları geniş, adımları ölçülüydü. Yüzündeki ifade donuktu. Ve gözleri... çelik gibi masmavi gözleri vardı. Soğuk ve etkileyici. Bir bakışıyla etrafındaki havayı donduracak kadar sert ve güçlü. Ağa Efendi toparlandı, kendine çeki düzen verdi. Ellerini göğsünde birleştirip öne doğru eğildi. Güleryüzlü ama saygılı bir ifadeyle: “Hoşgeldiniz Boran Ağam,” dedi. “Şeref verdiniz konağımıza.” Boran, başını hafifçe eğdi. “Hoş bulduk,” dedi kısa bir tonla. Sesi, gür ama yumuşaktı. Bir komut gibi değil ama yine de bir otoriteyle doluydu. Bu görüşmeye son derece gönülsüz gelmişti. Ortaklık kurmak ya da biriyle birlikte iş yapmak gibi bir niyeti yoktu. Hayatında kimseye bağlı olmak istememişti, özellikle de iş konusunda. Ama dayısı... Hayattaki son akrabası olan yaşlı dayısı, onun için önemliydi. Onun hatırını kırmak istemediği için çıkmıştı bu yola, taa Diyarbakır’dan Mardin’e gelmişti. Ama aslında aklındaki plan çoktan belliydi. Bu görüşmede, hukuki bir pürüz ya da ticari bir belirsizlik öne sürecek, nazik ama kesin bir dille bu ortaklığı reddedecekti. Tam konağın içine doğru yönelmişlerdi ki, karşılarına genç, iyi giyimli bir erkek çıktı. Ağa efendiye benzeyen bu genç kendinden emin bir tavırla elini uzattı. “Hoşgeldiniz Boran Bey,” dedi genç adam. “Ben Adar, Ağa efendinin yani Salih Ağa’nın oğluyum.” Boran, Adar’ın elini sıktı. Tok ve kısa bir sıkış. “Hoşbulduk,” dedi. Sesinde hâlâ o mesafe vardı. Adar yine de gülümsedi. İçeriye girdiklerinde taş zeminli uzun bir holden geçtiler. Yüksek tavanlı, işlemeli kemerlerle dolu bu ev, geçmişten bugüne taşınan bir asaletin simgesiydi adeta. Boran, göz ucuyla duvarlardaki eski fotoğraflara, gümüş şamdanlara ve tavandaki kristal avizelere baktı. İçinden kısa bir an yakıcı bir dalga geçti. Çünkü bu konak ve koridorları onun çocukluğuna çok benziyordu. Kendisi de benzer bir taş konakta doğmuştu. O zamanlar ailesiyle birlikte böyle bir evde yaşıyorlardı. Her sabah uyanıp kahvaltı masasındaki kristal sürahileri izler, annesinin keyifli sohbetini duyar, babasının gazete sayfalarını çevirme sesini dinlerdi. Ama sonra... hayat onun elinden her şeyi çekip almıştı. Bir gece, karanlık bir yolda, yağmurun sel gibi aktığı bir vakitte, bir kaza yaşanmıştı. Boran, annesi ve babasını o uğursuz gecede kaybetmişti. Küçük Boran, o günden sonra kimsesiz kalmıştı. İşte o zaman, dayısı çıkagelmiş, ona elini uzatmıştı. Onu yanına almış, büyütmüş, eğitmiş, hatta iş hayatına sokmuştu. Dayısına borçluydu. Hem de çok borçluydu. Zaten buraya da bu yüzden gelmişti. Dayısına duyduğu manevi borçtan dolayı... Boran başını hafifçe salladı. Şimdi duygusal davranmaya gerek yoktu. Geçmişin içinden çıkmak gerekiyordu. Bu konağa gelme sebebi nostalji değil, formaliteydi. Salonda bekleyen Ağa Efendi, onu büyük yemek odasına aldı. Ortada büyük, ahşap bir yemek masası vardı. Üzerine özenle serilmiş masa örtüsünün üzerine gümüş takımlar sıralanmıştı. Her şey yerli yerindeydi. Masa çiçeklerle, mumlarla ve yemeklerle donatılmış, zarafetle hazırlanmıştı. Ağa Efendi, Boran’a dönüp nezaketle konuştu: “Hoş geldiniz Boran Ağam. Uzun yoldan geldiniz, yorgunsunuzdur. İsterseniz önce sofraya geçelim. Birşeyler yiyelim. Sonra iş ve diğer meseleleri konuşuruz.” Boran gözlerini Ağa Efendi’ye dikti. Duru, dikkatli bir bakış. Nezaketi kırmadan, ama duygusuz bir ifadeyle konuştu: “Sağ olasın Salih Ağa.” Yavaşça başını salladı. Arkasındaki adamlar hâlâ sessizdi. Onların yüzlerinde de bir heyecan ya da merak yoktu. Sadece görev bilinciyle Boran ağanın her hareketini takip ediyorlardı. Mihri, odanın köşesinden bu tabloyu izliyordu. Gözleri Boran’ın üzerinde takılı kalmıştı. Daha önce hiç böyle bir adam görmemişti. Buz gibi soğuk olmasına rağmen yakışıklıydı. Çok yakışıklıydı. Kalbi hızlanmış, elleri terlemişti. Nazenin, Mihri'nin heyecanla kime baktığını çoktan fark etmişti. Ama bir şey demedi. Onun için ne Boran ağanın ne de bu adamların özel bir anlamı yoktu. Onun Ali’si vardı. Ve Ali ona yeterdi. Hem de sonsuza dek...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD