Gülce, tezgâhın başında küçük bir kaşıkla koca tenceredeki sarmalara bakarken bir yandan da göz ucuyla kızları kontrol ediyordu. Her şey kusursuz olmalıdı. Misafirler, Ağa Efendi için önemliydi; bu yüzden en küçük ayrıntıya kadar özen gösteriyordu. Kaşığın ucuyla sarmanın içini kontrol etti, başını hafifçe sallayarak memnuniyetini belli etti. Ardından yüzünü kızartan buharı eliyle savuşturdu ve sesi sert ama alışılmış bir otoriteyle yankılandı:
“Kerime! Hadi kızım, çıkar artık önlüğünü, masayı hazırla!”
Kerime, fırının başında hamurları kontrol ederken olduğu yerde hafifçe irkildi. Elini kolunu silkeleyip önlüğünü çıkarmak üzereyken, mutfağın diğer ucundan Mihri'nin sesi parladı:
“Ben kurarım sofrayı Gülce Abla!”
Mihri, bir anda öne atılmıştı. Sanki bu fırsatı kolluyormuş gibiydi. Önlüğünü hızla çekip çıkardı, savurur gibi bir kenara attı. Elbisesinin ütüsü yerinde, saçları muntazam toplanmıştı. Niyetinin masa değil, etrafta görünmek olduğu belliydi.
Mihri kapıdan çıkarken, Kerime dudaklarını büzüp arkasından dik dik baktı, gözlerini devirerek içini çekti.
“Bak, bak bak! Nasıl da kendini göstermeye çalışıyor,” diye fısıldadı ama sesi mutfağın kalabalığında duyulacak kadar yüksekti. “Vallahi bu kız da kendini birine kakalarsa, ben burada kahrımdan ölürüm!”
Sakine güldü, tezgâhın başında mantıyı yoğururken başını salladı. “Aman Kerime, bırak kendini paralama, herkesin bahtı kendine!”
Kerime hırsla: “Ben onu kıskanmıyorum, ama yok yere her yerde çıkıntılık yapıyor! Eli işte gözü oynaşta...”
Bazıları konakta neler döndüğünü az buçuk biliyordu ama kimse bunu açıktan açığa dile getiremiyordu.
Nazenin, bu laf kalabalığının arasında biraz bunalmıştı. Sessizce patlıcanları doğrarken iç çekti, yüzüne dökülen bir tutam saçı arkaya attı.
“Boş ver abla,” dedi yumuşakça. “Yemekleri yetiştirelim biz en iyisi. Çok iş var daha.”
Kerime hemen döndü, kaşlarını kaldırarak sertçe baktı. Elindeki tahtayı tezgâha bıraktı.
“Tabii senin tuzun kuru Nazenin! Aldın Ali gibi yakışıklı çocuğu, sana dokunan mı var? Umursamazsın tabii kimseyi!”
Nazenin’in elindeki bıçak bir an durdu. Yanaklarına bir sıcaklık yayıldı. Ne diyeceğini bilemediği o birkaç saniyede utancını gizleyemedi. Ali gerçekten de yakışıklıydı. Hizmetçilerin çoğunun gözü ondaydı. Hem maaşı onlardan yüksekti hem de ağa efendinin en yakın adamlarındandı.
“Abla… Ben kimseyi almadım ki,” dedi, sesi kısık ama netti. “Hanımağa öyle uygun gördü.”
Bu söz mutfakta hafif bir sessizlik yarattı. Herkesin kulakları bu cümledeydi. Konakta hanımağa ne derse o olurdu. Hele söz nişan gibi meselelerse onun kararı sorgulanmazdı. Ama bu, kimsenin içindekini konuşamayacağı anlamına da gelmiyordu.
Sakine, ellerini hamurdan temizleyip peçeteye silerken gülümseyerek Nazenin’e baktı.
“Hadi hadi... Senin de gönlün var belli ki. Bizi kandıramazsın.”
Bu laf mutfağı hafif bir kahkahaya boğdu. Kadınların içten, hafif alaylı ama sevecen gülüşleri arasında Nazenin başını öne eğdi. Gülümsedi ama bir şey demedi. Gözlerini yere indirdiğinde, herkes bunun “evet” demek olduğunu biliyordu. Kadınca bir dilde, söylenmeyen kelimeler bile bir anlam taşıyordu.
Gülce o sırada elinde büyük bir servis tepsisiyle içeri geldi. Gözleri bir an kızına takıldı. Gülümsedi, sonra hemen ciddileşip seslendi:
“Kerime, kızım! Tatlıları sen al mutfağın öbür ucuna. Tepsilere diz. Sakine, sen şerbeti hazırla. Nazenin, gel sen de benimle. Mihri sofrayı kuruyor ya, biz üst kattaki tabakları alalım. Misafir için olan gümüş takımları. Ağa Efendi onların konulmasını istedi.”
Nazenin hemen annesinin peşine takıldı. Mutfaktan çıkarken, Kerime’nin arkasından homurdanmaya devam ettiğini duydu ama aldırmadı. Taş koridor mutfağa göre biraz olsun daha serindi. Yukarı çıkan basamakları birlikte yöneldiler. Gülce’nin omuzlarında yılların yükü vardı.
Üst kata çıktıklarında, konağın köşesindeki vitrinli odanın kapısını açtı. İçeri girince, raflarda dizilmiş gümüş tabaklara, kristal bardaklara ve parıltılı çatal-bıçak takımlarına göz gezdirdi. Gülce bir rafın önünde durdu, cam vitrini açtı.
“Bunlar çok değerli kızım,” dedi. “Misafir için, özel akşamlar için. Herkese çıkmaz. Ama bu akşam önemli. Ağa Efendi az önce tembih etti. ‘En iyisini çıkarın, konuklar bizim kim olduğumuzu bilsin’ dedi.”
Gülce, Nazenin’in ile birlikte tabakları aldıktan sonra kapıyı tekrar kilitledi. “Haydi, aşağı inelim. Sofraya bir bakalım.”
Aşağı indiklerinde Mihri salonun ortasındaki ahşap masaya, beyaz masa örtüsünü geriyordu. Kumaş ipek gibiydi, masanın dört köşesine dikkatlice çekiyor, kırışıklık bırakmamaya gayret gösteriyordu. Nazenin ile Gülce içeri girince Mihri hemen dikleşti.
“Gülce Abla, örtüyü serdim. Şimdi çatalları yerleştiriyorum.”
Gülce başını salladı, gözü hemen masanın simetrisine gitti. Mihri gerçekten özenmişti, bu konuda becerikliydi. Ama onun niyeti başkaydı; kimse bilmese de Gülce anlardı. Bir kız bir sofrayı bu kadar tutkuyla kuruyorsa, içinde başka bir sey vardır, diye düşündü. Çünkü Mihri hiçbir zaman eli iş tutan, sıkı bir kız değildi.
“İyi etmişsin,” dedi kısa bir şekilde. “Nazenin tepsideki gümüşleri al, onları da sofraya yerleştir."
Mihri, Nazenin’in elindeki tepsiye şöyle bir göz attı. Bakışları anlam yüklüydü, ama bir şey söylemeden kenara çekildi. Sofrayı o kurmalı, insanlara o hizmet etmeliydi. Ama o anda Gülce ve Nazenin’e itiraz edemezdi.
Gülce ve Nazenin tabakları dizmeye başladı. Her tabak dikkatle yerleştiriliyor, ardından parlatılıyordu. Kristal bardaklar, ince işlemeli peçeteler ve gümüş çatallar sofraya dizilmeye başlamıştı.
Sakine, Kerime ve Rojin mutfaktan içeri elleri dolu tepsilerle girdi. Ortalık bayram yerine dönmüştü. Herkesin yüzünde bir yorgunluk ama aynı zamanda bir umut vardı. Bu gece konağın geleceği ve belki de kendi kaderleri değişebilirdi.
Sofrayi tamamlandıklarında, Gülce elini beline koydu, bir adım geri çekilip masaya baktı. Masa ağa efendinin zenginliğini ve ihtişamını yansıtacak derecede kusursuzdu.
“Tamam,” dedi Gülce memnun kalarak. “İnşallah bu geceyi kazasız belasız atlatırız.”