Nazenin aynada son kez kendine baktı. İnce pamuklu gömleğini giymiş, siyah saçlarını sıkı bir topuz yapmıştı Yaz sıcağı öğlen iyice artıyor, konağın içi bile sıcağın etkisiyle ağırlaşıyordu. Üzerinde sade ama şık bir siyah etek vardı. Ne giyerse giysin, üstüne yakışıyordu. Annesinin dikiş makinesinde özenle diktiği siyah eteği dizlerinin altına kadar geliyordu. Beyaz gömleği ve siyah eteğiyle aynı konaktaki diğer hizmetçi kızlar gibi olmuştu. Eteğini son bir kez düzeltip, hızlıca mutfağa yöneldi.
Odasının kapısını sessizce açtı, taş koridora yönelip hızlı adımlarla yürümeye başladı. Çocukluğundan beri bildiği bu taş zemin, onun ayak izlerini ezberlemişti. Konağın kalbi olan mutfak, alt kattaydı. Basamaklardan inerken uzaktan gelen sesler duyulmaya başlıyordu bile. Yoğun bir uğultu, hareketli ayak sesleri, çat çut kesme sesleri ve araya serpiştirilmiş kahkahalar...
Kapıdan içeri adımını attığında sıcak yemeklerin kokusu bir dalga gibi burnuna çarptı. İçerisi tam bir kaos halindeydi.
Koca tencereler kaynıyor, fırınlar çıtır çıtır yanıyordu. Tezgâhın bir köşesinde sarmalar sarılıyor, diğer köşede hamur yoğruluyordu. Hizmetçilerin her biri bir tarafa yetişmeye çalışıyor ama bir yandan da çeneleri hiç boş durmuyordu.
Hizmetçilerden Rojin, genç, meraklı ve sohbetli bir kızdı. Elinde biber dolmasını tutarken gözleri parlıyordu.
“Duydunuz mu?” dedi, sesi heyecanla titriyordu. “Ağa Efendi’nin bugünkü misafirleri çok zenginmiş. Vallahi öyle sıradan konuklar değilmiş bunlar. Bugün ağırlanacaklar, yarın da ağa efendi onlara ortaklık teklif edecekmiş. Ondan bugün hiçbir sorun çıkmasın istiyormuş.”
Sakine, hemen karşısındaki hamur yoğuran kız, elini beline koydu, kaşlarını kaldırarak:
“Yaaa? Ben de Diyarbakır’dan geldiklerini duydum,” dedi şaşkınlıkla. “Namlı adamlarmış bunlar. Astığı astık, kestiği kestik diyorlar. Hani en ufak yanlışında gözünün yaşına bakmazlarmış!”
Rojin hemen atıldı: “Öyle diyorlar ama zenginlikleri dillere destanmış. Paralarını bir dökseler bizim konak da dahil tüm Mardin’i satın alırlarmış!”
Tam bu sırada, Nazenin'in annesi Gülce'nin sesi yükseldi.
“Ben onu bunu bilmem kızlar,” dedi, kaşları çatık ama sesi yorgun bir annelikle doluydu. “Ama eğer siz sohbet etmekten akşama yemekleri yetiştiremezseniz, Ağa Efendi sizi diri diri keser, haberiniz olsun! Biberleri doldurun, sonra dedikodu yaparsınız.”
"Amaan be abla, ne var hevesleniyoruz işte içimizden birini de alıverir mi diye?" diye güldü Rojin.
Mihri, ona küçümseyici bir bakış atarak "Sizi alıp da ne yapacak? Bu konaktan birini alacaklarsa beni alırlar!" Gerçekten de Mihri sarıya çalan açık renk saçları ve beyaz teniyle diğer kızlardan ayırt edilen bir güzelliğe sahipti.
"Aman haspam" dedi Kerime. "Adam kendine odalık olarak bile almaz seni gibisini."
"Sen ne bilirsin erkekleri" dedi Mihri bir kaşını kaldırarak. "Ben isteyeyim o adam beni odalığı da yapar, karısı da" sesindeki özgüvenli küçümseyici ton açıkça belliydi.
"Karısı demişken" dedi Sakine. "Çok güzel bir karısı varmış ama vakitsiz ölmüş. Kadın bu adamla çocuklarını doğururken ölmüş, çocuk da yazık anasından sonra fazla yaşamamış. "
"Yaaa. Yazık bee." dedi Kerime. "Adam sonra hiç evlenmemiş mi?"
"Yok" dedi Sakine. "Kaç yıldır dulmuş."
Bunu duyan Mihre'nin gözleri parladı. Belki de bu aradığı fırsattı. Sonunda bu hayattan yırtabilirdi. Bu akşam ne olursa olsun yemek servisine çıkmalı ve bir şekilde o adama kendini göstermeliydi.
Gülce "Kızlar ben daha az önce size ne dedim?" dedi sinirle. İşler yetişmezse Ağa efendiden fırçayı o yiyecekti. Tam o sırada kızı Nazenin’in geldiğini görünce kısa bir duraksama yaşadı. Elleri una bulanmıştı, saçının ucu alnına yapışmıştı. Ama gözlerinde o tanıdık annelik sıcaklığı vardı.
“Hoş geldin kuzum,” dedi, bir anlığına her şey durmuş gibi. “Hadi, sen şu soğanları doğra, kimse yanaşamıyor. Acısı çok fena. Bari sen kurtar bizi!”
Nazenin gülerek başını salladı. Tezgâhın bir köşesinden önlük alıp bağladı, hemen yan taraftaki sepette bekleyen kuru soğanlara yöneldi. Doğrama tahtası, bıçak, hepsi tezgahtaydı. İlk soğanı ikiye bölüp kabuğunu soyarken gözleri annesine kaydı.
Annesi Gülce hızlı ama ustaca çalışıyordu. Eli mutfağa alışkındı, her hareketi yılların tecrübesiyle şekillenmişti. Arada bir gözleri Nazenin'e kayıyor, dudaklarının ucundaki hafif gülümsemeyle onu izliyordu. Nazenin bunun farkındaydı. Annesi ona her baktığında, sadece kızını değil, yıllarını, hayallerini ve sevgisini görüyordu.
Yan masada Sakine ve Rojin hâlâ birbirlerine fısıldıyorlardı.
“Bu misafirler gelirse,” dedi Rojin, “belki konakta işler büyür. Ağa Efendi zenginleşirse belki biz de daha iyi maaşlar alırız ha?”
Sakine başını salladı: “Ya da daha çok çalışırız. Kim bilir, bu zenginlik dedikleri şey, bizim gibi garibanlara yarar mı ki?”
Nazenin sessizce onları dinliyordu. Ama içindeki düşünceler onlarınkinden çok daha farklıydı. Eğer bu ortaklık gerçekleşirse, konaktaki tüm düzen değişecekti. Ağa efendi daha da zenginleşecek ve belki de Ali de bu sayede daha fazla maaş alacak, istedikleri o küçük evi kolayca tutabilecekti. Bunu düşünmek bile heveslenip daha büyük bir şevkle çalışmasını sağladı.
Annesi ona doğru yaklaştı, hafifçe sırtına dokundu.
“Soğanlar çok acı değil ya?” diye sordu, fısıltı gibi bir sesle.
Nazenin hevesle başını iki yana salladı. “Yok anne, iyiyim.”
Gülce, kızının yüzüne baktı. Bir an için gözlerinde bir gölge belirdi. Kızını okutmuş, üniversiteli etmişti. Ama o da burada bir hizmetçi gibi çalışıyordu. Halbuki konakta çalışan sadece anne babasıydı. Ama fedakar kızları bundan hiç gocunmuyor elinden geldiğince onlara yardım etmeye çalışıyordu.
O sırada dışarıdan sebzeleri getiren genç çocuk, “Domatesleri nereye bırakayım Gülce abla?” diye seslendi.
“Şuraya, pencerenin altına koy,” dedi Gülce. “Önce yıkanacak onlar. Üstleri toprak içinde.”
Nazenin de bir an için pencereden dışarıya baktı. Dışarıda güneş iyice tepeye çıkmıştı. Bahçedeki ağaçların gölgesi bile çekilmişti. Ama içerideki hareketlilik tüm hızıyla devam ediyordu. Mutfak, konağın atar damarıydı. Her yemek bir şölen, her akşam bir tören gibiydi. Hele ki bu akşamki yemek bu şölenlerin en büyüklerinden biri olacaktı.
Rojin, elindeki tepsiyi taşırken yine dayanamayıp dedikoduya başladı.
“Duydunuz mu, Ağa Efendi’nin oğlu da bu akşam sofrada olacakmış. Hani İstanbul’da okuyan... Hep duyuyorduk ama hiç görmemiştik.”
Mihri heyecanla atıldı “Cidden mi?”
Kerime onu yine tersleyerek “Boşuna ağzının suyunu akıtma Mihri. Adam nişanlı. Yakında evlenecek.”
Mihri omuz silkip, "Nişanlı, evli değil ya! Hem ne demişler evlenmek de hak, boşanmak da!"
Kızlar onun bu arsızlığına gülse de içten içe hepsi kendilerini bu yorucu ve fakir hayattan kurtaracak birini bekliyordu. Sadece hiçbiri bunu Mihri kadar açıktan açığa dile getiremiyordu. Aralarında sadece Nazenin bu konuda istisnaydı. O sadece Ali ile mutlu bir yuva istiyordu.
Gülce kaşlarını çattı. “Haydi haydi, yeter! Adam daha gelmeden ıcığına cıcığına kadar konuştunuz. Sofrayı kuracak vaktiniz kaldı mı acaba? Rojin sen sofraya bak. Sakine, sarmaları bitirdin mi?”
Nazenin, soğanları bitirmişti. Yavaşça doğruldu, ellerini önlüğüne sildi. Mutfakta işler hızlanmıştı. Bu hızla birlikte kalbindeki umut da hızla büyüyordu. Gelen misafirler, ortaklıklar, yeni yüzler... İnşallah bu misafirler ağa efendinin teklifini kabul ederdi. İnşallah Ali daha çok maaş alır, hayallerindeki evi bir an önce tutabilirlerdi.
Ama şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Annesinin dediği gibi daha sofra kurulmamış, işler hallolmamıştı. Eğer misafirler buradan memnun ayrılmazsa hem ağanın işleri hem de Nazenin'in hayalleri suya düşecekti.