Nazenin derin bir soluk aldı. Odasının açık penceresinden içeri giren sıcak hava, tenine yapışan nemi daha da artırıyordu. Alnında biriken teri kolunun nersiyle sildi ve valizinin içinde kalan son birkaç giysiye göz gezdirdi. Pamuklu gömleklerini, yazlık eteklerini ve kitaplarını tek tek çıkarıyor, itinayla dolabına asıyordu.
Mardin sıcağında hayat kolay değildi, hele ki taş duvarların arasında, yüzyıllık bir konakta hiç kolay değildi. Yine de içi huzurluydu. Kalbi dingin, ruhu taze... Bunca yıl sonra, ilk kez her şeyin yerli yerine oturduğunu ve yoluna girdiğini hissediyordu. Mutluydu. Çünkü sonunda başarmıştı.
Üniversiteyi bitirmişti.
O okulun ardında yıllar süren hayaller, gözyaşları, ayrılıklar ve sabırlar yatıyordu. Ailesinin ve Ağa Efendi’nin desteğiyle bitirmişti üniversiteyi. Şimdi, eski taş duvarların ardında çocukluğunun geçtiği bu konağa geri dönmüştü. Ama bu kez sadece bir hizmetçinin kızı okaram değil, o konağın saygı duyulan bir ferdi, genç ve eğitimli bir kızı olarak...
Valizin kapağını yavaşça kapattı. İçinde kalan boşluğu fark ettiğinde, bir parça hüzün duydu. Üniversitede geçirdiği yıllardan izler taşıyan defterleri, kalemleri, fotoğrafları vardı. Onlara tek tek baktı. Her biri, bir döneminin tanığıydı. Şimdi ise o dönem bitmiş, yerine başka, bambaşka bir dönem başlamıştı. Hem de çok heyecanlı, çok güzel bir dönem.
Yakında evlenecekti.
Ali ile...
Onu düşününce içini garip bir kıpırtı kapladı. Elini valizin üzerine koyup başını eline yasladı. Ali... Neredeyse birlikte büyüdüğü, yıllarca ailesiyle birlikte Ağa efendiye hizmet eden genç adam. Gençliğinden beri kalbinin tek sahibi...
İki yıl önce nişanlandıklarında çok heyecanlıydı. Uzakta okurken ona yazdığı mektupları hâlâ saklıyordu. Ali'nin cevaben yolladığı kısa ama sevgi dolu notları, bir şey olur korkusuyla naylon dosyalarda tutuyordu. Bir genç kızın tüm masumiyetiyle onu düşlüyor, gece gündüz geleceklerine dair hayaller kuruyordu.
Hayalleri hep yaklaşan düğünlerinden başlıyordu. Konakta yapılacak düğünden sonra biraz para biriktirip Mardin’de küçük bir ev tutacaklardı. Ali yine Ağa Efendinin şöförlüğünü yapmaya devam edecekti. Kendisi ise küçük evlerinde onu bekleyecek, ona nefis yemekler hazırlayıp güzel sofralar kuracaktı. Belki Ali’ye destek olmak için o da çalışırdı. Sonuçta okumuş kızdı. Gerçi Ali onun çalışmasını istemiyordu. Olsun dedi içinden. Belki bir bebekleri olana kadar çalışıp Ali'ye destek olur, sonra da evde bebeklerine bakardı.
Tabi tutacakları evin konağa yakın olması şarttı. Böylece hem Ali işine kolayca gidip gelebilir, hem de o ailesini sık sık görebilirdi. Annesinin çeyizi için hazırladığı danteller ve yazmalar, bir bohçanın içinde ,sabırla, evleneceği günü bekliyordu. Onları tek tek evine serecek, annesini ve babasını evine davet edecekti.
"Ahh ahhh" diye düşündü. Konağın hanımının yani Ağa Efendi’nin eşinin onu yanına çağırışı daha dün gibi hatrındaydı. Ona kendi elleriyle kahve ikram etmişti. “Nazenin bilirsin seni de kendi kızım gibi severim,” demişti. “Ali var, bu konağın şöförü. Seni onla nişanlayalım diyorum. Dürüst, işinde gücünde bir çocuk. Hem ana babası da yok.” O an, Nazenin’in kalbi sevinçten duracak gibi olmuştu. Tabi ki de ağa efendinin hanımının bu ricasını reddedemezdi. Ama içten içe Ali’yi o da çok beğeniyordu. Yakışıklı çocuktu. Konaktaki bütün hizmetçilerin gözü ondaydı. Ama konağın hanımı Ali’ye onu uygun görmüştü. Sessizce boyun büktü ama bakışları evet dediğini çoktan ele veriyordu. Hanım da gülerek "Ama önce okulunu bitireceksin. Sonra düğününüzü kendi ellerimle yapacağım." demişti. Ali gibi dürüst, güvenilir sadık bir çocuğa, Nazenin gibi temiz ve ahlaklı bir kız yaraşırdı. Ne iyi etmişti bu işi Nazenin’e açmakla.
Hanımın bu teklifinden kısa bir süre sonra konakta sade bir törenle nişanları yapılmıştı Zaten Ali’nin annesi babası yoktu. Nazenin içinse Ali ile nişanlandıktan sonra nişanın büyüklüğünün bir önemi yoktu.
Derin bir nefes aldı. Ve şimdi okulunu bitirip konağa geri dönmüştü. Bu konağa dönerken yanında sadece diplomasını değil, ailesine onur ve gurur da getirmişti. Yıllardır bu konağın mutfağında çalışan annesi, bahçesinde ter döken babası, onun diplomasını alıp, okulu bitirdiğini görünce onunla gurur duymuştu.
Nazenin gülümsedi. Bu gülümseme kendiliğinden doğan, içten gelen bir gülümsemeydi. Ailesinin tek evladıydı. Ne kadar dua etmişlerdi, kaç gece ellerini açıp yalvarmışlardı Allah'a bir evlat için... Allah onlara bir kız çocuğu vermişti, başka da çocukları olmamıştı. Bu yüzden de Nazenin onların değerlisi, biricik yavrularıydı.
Bu duygularla dalgın dalgın Ali'nin mektuplarına bakarken aniden telefonu çaldı. Babası arıyordu.
- Alo, baba.
- Alo, Nazenin kızım.
- Buyur baba.
- Kızım akşama ağa efendinin Diyarbakır'dan misafirleri gelecekmiş. Kaç kez aradım ananı, görmedi. Hemen hazırlıklara başlayın. Ağa efendi muhakkak iyi yemekler hazırlansın, hizmetçiler hiçbir şeyi eksik etmesin dedi.
- Tabi baba, hemen anneme haber ederim.
- Bir de kızım, ayıp olmasa senden bir isteğim daha var?
- Buyur baba?
- Bu akşam misafirler kalabalık, konaktakiler yetişemez. Biliyorum, sen bizim gibi değilsin, okumuş etmiş insansın ama anana yardım edebilir misin?
- O nasıl söz öyle baba? Tabi ki de ederim. Hem ağa efendi az mı yardım etti size, beni okutmanız için. Bir gün hizmetçiliğini yapmışım çok mu?
- Kusura bakmayasın kızım, gelenler çok mühim olmasa inan sana da zahmet vermezdim.
- Olur mu öyle şey baba. Ben şimdi bir koşu gidip anama haber ederim.
Nazenin telefonu kapatıp alt kata yöneldi. Mutfakta olan annesine bir koşu gidip haber verdikten sonra hızlıca odasına geri döndü. Buraları bir an önce toplayıp o da annesine yardım etmeye inmeliydi. Hem ailesine hem de ağa efendiye çok şey borçluydu...