GEÇMİŞİN GÖLGESİ
(GÖLGEDE KALAN, ÇAPKIN LİSELİ 'NİN DEVAM KİTABIDIR !!! Hayal Kaya'nın hikayesi tam gaz devam ediyor! )
NOT:
Kitap: +16 Yaş
Hayatın en ısrarcı ve acil sorusu şu: Başkaları için ne yapıyorsunuz? (MARTİN LUTHER KİNG)
Az sonra okuyacağınız Hayal Kaya'nın devam hikayesine başlamadan önce size üç uygulamayı anlatmak istiyorum. En çok okuma sayısı ilk bölümde olduğu için burada yazmayı uygun buldum. Aslında Çapkın Liseli' de ki özel bölüm başlıkları altında bahsetmiştim bu uygulamalardan. Ama belki aranızda o bölümleri okumayanlar olabilir. İşte tüm bu sebeplerle burada bir kez daha bahsedeceğim o uygulamalardan.
Merak etmeyin, uzun uzadıya bir anlatım olmayacak. Biraz sabırlı olup okumaya devam ederseniz birazdan ana karakterimiz Hayal'in hikayesi başlayacak.
UYGULAMA 1: ECOSİA
Bu uygulamada " her kırk beş aramada " dünyaya bir ağaç dikiyorsunuz. Ben 2019'dan beri bu arama motorunu kullanıyorum. Telefonumdan 7076 arama yaparak 156 ağaç dikmiş oldum.
Bir arama motorundan daha fazlası!
Uygulama ücretsiz üstelik.
Ayrıca 2018 yılında gizlilik dostu bir arama motoru olmayı taahhüt etmiştir.
Bu amaçla kullanıcıların yaptıkları aramalar şifrelenirken, kullanıcı bilgileri saklanmamakta, üçüncü kişilere satılmamaktadır.
Kullanıcıyı takip eden Google Analytics gibi harici izleme araçları kullanmadığını belirtmektedir.
Düşünsenize diktiğiniz ağaçlar yüzyıllar yaşayacak ve o ağaçlardan faydalanacak insanlar olacak yıllarca! Dünyada dikili bir ağacım bile yoktu diyemeyecekseniz, artık!
Siz de Madagaskar, Burkino Faso, Kenya, Senagal, Etiyopya, Endonesya ve diğer ülkelerde ağacınız olsun istiyorsanız, Ecosia'yı kullanın derim. Bu ülkelerde aramalarınız sayesinde dikilen ağaçlar o bölgelerdeki insanlar için yiyecek, iş vb. ihtiyaçları karşılıyor.
En önemlisi de küresel ısınmada mücadeleye ağaç dikerek destek oluyorsunuz. Bildiğiniz gibi ağaçlar oksijen üretip atmosfere yaydığımız zehirli gazları tutarlar. Bu yüzden çok fazla ağaç! Bu da Ecosia'da arama yapmak demek!
Ecosia'da ne ararsanız arayın havadan CO2 atarak iklim değişikliğiyle mücadelede bulunacaksınız. Düşünsenize bunu sadece elinizde tuttuğunuz telefonda arama (Ecosia'da) yaparak yapıyorsunuz!
Onedio'da da Ecosia ile ilgili açıklayıcı bir yazı var. İsterseniz aşağıdaki linkten bakabilirsiniz.
https://onedio.com/haber/girdiginiz-her-kelime-basina-agac-diken-yesil-sevdalisi-bir-arama-moturu-ecosia-722352
Youtube 'da da ağaçların dikimini ve büyüdükten sonraki hallerini gösteren videolar var. Ve her ay mali rapor veriyorlar, sayfalarında. Şeffaflar yani!
https://www.youtube.com/watch?v=6dgJ7hYd2aU
https://www.youtube.com/watch?v=U2EDMawvJAo
Bunlar Ecosia'nın videoları. Laptop 'ta izlerken ayarlardan otomatik çevire girip Türkçe altyazılı izleyebilirsiniz.
Ecosia kullanıcıları 2020 yılında 100.000.000 ağaç dikti. Bu ağaçların arasında benim arama sonuçlarımla dikilen ağaçlar var. Sizin de neden olmasın?
UYGULAMA 2: HELP STEPS
Attığın adımları iyiliğe çeviren bir uygulama. Saat 00.00 olmadan attığın adımları dönüştürüp ihtiyaç sahibi insanlara veya derneklere bağışlıyorsun. Hedef rakamlara ulaşıldığında ihtiyaç sahibinin hesabına para yatırılıyor.
İhtiyaç sahipleri; Ahbap, Kansersiz Yaşam Derneği, SMA-DER, Haçiko gibi çeşitli dernekler ve bazen pusete ihtiyacı olan bir çocuk oluyor bazen de engelli aracına ihtiyacı olan yetişkinler oluyor.
Hedeflenen rakamlara ulaşıldığında ihtiyaç sahiplerine puset veya engelli aracı ulaştırılıyor. Uygulama ücretsiz.
UYGULAMA 3: FREE RİCE
Freerice oynadığınızda ve soruları doğru yanıtladığınızda, ekranınızda reklamlar belirir. Bu reklamlardan birini gördüğünüzde, dünya çapında hayatları kurtaran ve değiştiren çalışmalarını desteklemek için Dünya Gıda Programı'na (WFP) mali bir ödeme başlatırsınız.
Freerice, ihtiyaç sahiplerine her doğru cevabınla pirinç gönderen bir uygulama. İngilizce Gramer ve kelime bilgisi, Antik Roma, coğrafya, edebiyat, resim, kimya ve insan anatomisi kategorileri var. Çapkın Liseli'deki Aşk Ve Rekabet bölümünde de yazdığım gibi sevdiklerinizle yarışabileceğiniz ve bilginizi ölçebileceğiniz çok yararlı bir uygulama.
Ben bu uygulamayı kullandığımdan beri 68.016 tahıl bağışladım. Eminim siz benden kat kat fazla tahıl başlayacaksanız.
Şimdi sizi Hayal Kaya ile baş başa bırakıyorum. İyi okumalar!
***
Sabah aynı rüyayla uyandım. Buna uyanmak denirse? Çığlık çığlığa uyandım. Rüyamda da çığlık atıyordum. Ter içinde kalmıştım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Yatakta doğruldum. Komidindeki su bardağını aldım. Bardağı elime alırken elimin titrediğini fark ettim. Bardaktan su içerken kendi kendime bir rüyaydı diyordum.
Komidindeki telefonum çalmaya başladı. Telefonda sekreterimin adını görünce ofladım. Telefonu açtığımda "Elif?" dedim. Elif "Sabah sabah uyandırdığım için özür dilerim Hayal Hanım." diye başladığında söze biran önce girmesi için "Evet?" dedim. Sekreterim "Hayal Hanım müvekkiliniz Hayri Bey sizinle öğlen dava hakkında konuşmak istiyormuş. Bunu size iletmemi istedi." dedi. "Başka bir şey var mı Elif?" dedim. Sesimin kulağa sinirli geldiğini biliyordum ama hala rüyanın etkisindeydim. Elif telefonu kapatmadan önce "Başka bir şey yok. Özür dilerim." dedi. "Elif Hayri Bey'e öğlen onunla konuşmak istediğimi iletirsin." dedim. "Kaçta geleceksiniz?" dediğinde "Her zamanki saatte Elif." diye telefonu kapattım.
Kendine gel Hayal. Bir rüyaydı. Zaman zaman gördüğün bir rüya. Sen şimdiye odaklanmalısın. İşine odaklan. Davayı düşün. Öğlen boşanma davası hakkında konuşacağın Hayri Bey'i düşün. İşin önceliğin olsun.
Yataktan kalktım. Pudra rengindeki tekli koltuğun üstüne attığım ceketimi giydikten sonra odadan çıktım. Mutfağa gittiğimde annemi gördüm. Saçını topuz yapmıştı. Bu haliyle Fransız mürebbiyelerine benziyordu. Annemin yanına gittiğimde yanağına bir öpücük kondurdum. "Bonjour anne. Bugün yine Fransız mürebbiyesi havasındasın." dedim.
"İlahi Hayal. Benimle dalga geçmeyi bırak da otur. Kahvaltını et." derken ocağın altını kapattı. "Anne farkında değilsin galiba. Ben büyüdüm. Koca kız oldum. Bir işim var. Ama sen hala bana kahvaltı hazırlıyorsun." dedim.
Annem bardağıma çay koyarken "Sen benim gözümde hiç büyümedin. Ve şunu da biliyorum. Sana kahvaltı hazırlamasam kahvaltı etmeden işe gidersin sen." dedi. Annem haklıydı. Ben kahvaltıyla uğraşmazdım. Annem olmasaydı büroda çay ve simit eşiğinde bir kahvaltı beni bekliyordu. Ama şimdi enfes bir kahvaltı beni bekliyordu.
Çayımdan bir yudum aldım. Annem çay kaşığıyla çayını karıştırmaya başladı. Bunu genelde bana benim sevmediğim bir şeyi anlatırken yapardı. "Seni dinliyorum anne." Annem çayı karıştırmayı bıraktı. "Bugünlerde iyi değilsin. Canını sıkan bir şey mi var?" Neden böyle düşündüğünü sordum. "Üzgün görünüyorsun." dediğinde "Sadece yorgunum anne." dedim.
Çayımı bitirdiğimde masadan kalktım. Annem "Hayal hiçbir şey yemedin kızım." dediğinde "Doydum anne." dedim. Annemin daha fazla bir şey demesine izin vermeden odama gittim. Telefonumu elime alıp sekreterim Elif'i aradım. Elif "Hayal Hanım Hayri Bey'e söylediklerinizi ilettim." dedi. "Elif bana simit alabilir misin?" dedim. Elif "Yanında peynir ister misiniz?" dedi. Elif ile çoğu zaman yaptığımız bir rutin haline gelmişti büroda kahvaltı. "İsterim." dedikten sonra telefonu kapattım.
Dolaptan beyaz gömleğimi ve siyah pantolonumu çıkardım. Kıyafetlerimi giydikten sonra odadan çıktım. Annem oturma odasından çıkıp yanıma geldi. "Böyle yapma Hayal." dedi. Çantama telefonu koyarken "Anne ben iyiyim. Üstüme gelme. Olur mu?" dedim. Annemin yüzündeki endişeyi gördüğümde benim için korktuğunu anladım. "Senin için endişeleniyorum." dedi. "Ben iyiyim. Bak önemli birkaç davam kaldı. Onlar bittikten sonra seninle tatile çıkacağız. O zaman sen beni gör." Annem dediğime ikna olmasa da "Peki." dedi.
Evden çıktığımda içimdeki sıkıntı daha da büyümüştü. Nefes alamıyor gibi hissediyordum. Kapıdan çıktığımda derin derin nefes almaya başladım. Gömleğin düğmesini açtığımda biraz daha rahatladım. Telefonum çaldığında söylenene söylene telefonu açtım. "Hayır Elif kahve istemiyorum." dedim sinirle.
Telefonda erkek kahkaha sesi duyunca arayanın Elif olmadığını anladım. "Hayal Hanım size kahve ısmarlayabilir miyim acaba?" dediğinde gülümsedim. Bu iyi gelmişti. Onun sesini duymak her zamanki gibi bana iyi gelmişti. "Bilemiyorum. Biliyorsunuz meşgulum." dedim. "Benimle bir kahve içmeyecek kadar da mı meşgulsünüz?" dedi. "Ajandama bakmam lazım." dediğimde "Bol köpüklü bir Türk kahvesine hayır demezsiniz diye düşünüyordum." Nasıl da biliyor benim Türk kahvesine hayır diyemediğimi? "Size hayır diyemeyeceğim ama sizin için değil." dediğimde yakınımda bir ses duydum. "Yani benim için kabul etmedin?" dediğinde arabasının kaputuna dayanırken onu gördüm.
Üstünde gri bir tişört ve siyah kot vardı. Yanına gittiğimde bana gülümsedi. "Bana kahve ısmarlayacaksınız." dediğimde "Memnuniyetle." dedi. Arabaya bindik. "Her gün beni almayı bırakmalısın. Benim de arabam var." dedim. Burnuna düşen gözlüğü parmağıyla itti. "Bunu bilerek yapıyorum. Bir nevi çıkar meselesi." Yüzünde güldüğünde gamzeleri belirdi. "Neymiş bundan çıkarın?" dediğimde "Benzin fiyatları malum. İleride benzin alamayacak duruma gelirsem beni arabanla sen alıp götüreceksin." Yola bakarken "Çok çıkarcı olmuşsun ya." dedim. O yola bakarken "Geleceğimi düşünmek zorundayım." dedi.
Büroya yakın olan kafeye geldiğimizde her zamanki yerimize oturduk. Pencere kenarındaki en uzak köşe. Pencereden dışarıdaki insanları izliyordum. Bazen orada oturup insanlar hakkında yorum yapardım. Sandalyeye oturdum. Pencereden insanları izlemeye başladım. "Sence buradan yürüyerek giden kaç kişi boşanacak?" dedi elimdeki menüye bakarken.
"Tamam işim insanları boşamak olsa da boşanma fikrinden hoşlanmıyorum." O elindeki menüyü masaya bıraktı. Yüzüme baktı. "Bir avukata göre fazla duygusalsın." dediğinde "Avukatların da duyguları var." dedim. Elinde sipariş defteri ve kalemiyle gelen garsonu görünce konuşmamı yarıda bıraktım. Ben kahve diyecekken o "Bir tane karışık tost ve çay." dedi. "Kahve içeceğimizi sanıyordum." dediğimde gülümsedi. "Ve bir tane bol köpüklü Türk kahvesi. Yanında lokum olursa sevinirim."
Garsonun gittikten sonra "Annem mi seni aradı?" dedim. "Hayır." Parmaklarımla masaya vurmaya başladım. Bunu genelde sinir olduğum zamanlarda yapardım. "Hayal neye kızdın şimdi?" dediğinde "Kızdığımı nerden çıkardın?" dedim. "Yapma lütfen. Hep kızdığında yaptığın şeyi yapıyorsun." Parmaklarımla masaya vurmak da beni ele veriyor. Karşımdaki kişi de benim vücut dilimi keşke bu kadar iyi okumasa. "Tamam. Kızgınım ama üstüme geliyorsunuz." dedim.
"Üstüne mi geliyoruz?" dedi. Peçetelikten bir peçete aldım. Peçeteyi katlamaya başladım. "Bazen unutmak istiyorum." dediğimde onun yüzüne baktım. Gözlerindeki endişeyi gördüğümde konuşmamaya karar verdim. "Yine hatırladın değil mi?" Yutkundum. Birazdan gözlerimin yaşaracağını biliyordum. Başımı pencereye doğru çevirdim. "Bak. Şu sinirle yürüyen kadını görüyor musun? O bence evli ve kocasından şikayetçi." Yoldaki diğer insanlara bakarken "Kaçmaya çalışmak anlamsız. Bunu biliyorsun." dedi.
"Ya anlatmak? Anlatmak da anlamsız. Ben anlatmaktan yoruldum. Sen dinlemekten yorulmadın." dedikten sonra gülümsedim. "Ben susmaya anlatmak demezdim." Bazen susmak en iyisidir. Sözcükleriniz biter. Sözcükler anlamını ve işlevini yitirir. Geriye yapılacak tek şey kalır. Susmak! Ben de onu yapıyordum işte. Susuyordum.
Garson siparişlerimizi getirdiğinde içimden tam zamanında dedim. "Bu konuda konuşmak istemiyorsun anlıyorum. Ama ne zaman konuşmak istersen seni dinlerim. Biliyorsun değil mi?" Çayımı karıştırmaya başladım. "Çok dert dinliyorsun. Haberin olsun erken yaşlanacaksın. Sonra da seni kimse beğenmeyecek." Güldü. "Biri beğenir muhakkak ya."
Tosttumu yemeye başladım. O bol köpüklü Türk kahvesini içiyordu. "Sözde beni kahve için kafeye çağırdın. Sen kahve içiyorsun ben değil." dediğimde garsonu çağırdı. "Hanımefendiye bol köpüklü orta Türk kahvesi." dedi.
Tostumu yerken "Akşam Şermin bizi yemeğe çağırdı." dedi. Davalara çalışmam lazımdı. Onu söyledim bahane olarak. Gelmek istemediğimin o da farkındaydı. "Demek dava? Davalara çalışman gerekiyor. Anlıyorum." Bana inanmadı. "Yemeğe gitmek istemediğin için daha iyi bahaneler uydurursun sanıyordum. Sonuçta sen avukatsın." dediğinde "Bulduğum bahanelere inanmıyor musun?" dedim. "Eee... Avukatın yanında dura dura avukat oldum." Güldüm.
Benim kahvem geldiğinde "O zaman Şermin'e geleceğimizi söylüyorum." dedi. "Ben geliyorum demedim." dediğimde yüzünde kafasına koyduğunda oluşan bir ifade oluştu. "Sakın bana Şermin'e geleceğimizi söyledim deme." dediğimde elini kaldırdı. "Söylemem o zaman." Bu huyundan nefret ediyordum. Bana gidelim mi diye soruyordu. Soru sorma bahaneydi. Gidecektik. Çünkü gideceğimizi söylemişti. "Böyle yapmandan nefret ediyorum." dediğimde "Beni buna sen mecbur ediyorsun. Bir avukatı ikna etmek ne kadar zor biliyor musun?"
İnatçı olduğumu söyleyenler var. Galiba da inatçıyım. Kafama bir şey koyduğumda onu yapmalıyım. Bir kere o konuda inat etsem öldürseler o konudan vazgeçmem. İnatçılığım başıma belalar açmıştı. Lisede yaşadıklarımın nedeni belki de inatçı olmamdan kaynaklanıyordu. Ve zaman zaman bu kabusu yaşamımın nedeni inatçı olmamdı.
"Tamam geliyorum ama bir daha emri vaki yapma." dedim. Yine aynı şeyi yapacağını biliyordum. Güldü. "Tamam bir daha yapmam." dediğinde "Yalancı!" dedim. "Hey kendini benimle karıştırıyorsun. Ben avukat değilim. Avukat olan sensin. Yani yalancı olan sensin." değinde "Ahh! Avukatların adı çıkmış bir kere. Sen benden daha iyi yalan söylüyorsun." dedim.
Bana cevap verecekken telefonu çaldı. Telefonuna açtığında "Tamam geliyoruz. Hayal mi? Geliyor tabii." dedi. "Hilebaz!" dediğimde bana göz kırptı. Telefonu "Akşam oradayız. Merak etmeyin geç kalmayacağız." diyerek kapattı. "Arayan Şermin'di. Bizi bekliyorlar." dediğinde "Tamam gidiyoruz. Seni Hilebaz." dedim.
Arabayla büronun önüne geldiğimizde "Seni saat sekizde alırım." dedi. "Gelme diyeceğim ama geleceksin. Bu yüzden seni saat tam sekizde bekliyor olacağım." Bileğindeki saati gösterip "Tam sekizde alacağım." dedi. Güldüm.
Büroya girdiğimde Elif'i telefonda konuşurken gördüm. "Hayır tabiiki yemiyorum tatlı. Bunun Ferdi ile bir ilgisi yok." Pervaza dayanıp "Kiminle ilgisi var Elif?" dedim. Elif beni görünce "Hayal Hanım. Zeliha telefonu kapatıyorum." dedi. Odama geçerken "Odama bir tane çay getirebilir misin Elif?" dedim. "Tabii Hayal Hanım."
Odada masada duran dosyaya çalışırken Elif çayımı getirdi. "Hayri Bey geldi Hayal Hanım." dediğinde "İçeri çağırabilirsin." dedim. Telefonumu sessize aldıktan sonra Hayri Bey içeri girdi. Siyah takım elbiseli kırk yaşında bir beyefendiydi, Hayri Bey. Karısına boşanma davası açmıştı. Boşanma nedeni karısının artık sevmiyor olmayışıydı.
Hayri Bey siyah tekli deri koltuğa oturdu. "Ne zaman dava açıyorsunuz Hayal Hanım?" Yirmi yıllık hayat eşinden bir insan nasıl bu kadar çabuk vazgeçerdi? Severek evlendiğin, hayatının eşi olan, çok sevdiğin hatta dünyalar kadar sevdiğin eşinden bir mahkemede boşanmak... Benim yaptığım iş buydu. Hayri Bey parmağıma bakarken "Evli misiniz?" dedi. Cevabımı beklemeden "Görüyorum ki evli değilsiniz. Evlilik farklıdır Hayal Hanım. Aşk... Aşk güzeldir. O ilk heyecanlar tatlıdır. Sonra evlenirsiniz. Ve o büyü bozulur. Bizim hikayemizde bu. Büyü bozuldu Hayal Hanım." dedi.
Hayri Bey ile davanın detayları hakkında konuştuk. Nafaka ve çocukların velayeti kimde olacağı hakkında ve karşı tarafın avukatı ile ne zaman konuşacağım konusunda bir saat konuştuk. Hayri Bey acı kahvesini bitirmeden önce "Bir gün çok sevdiğiniz birini bırakmak zorunda kalırsanız... Umarım bırakmak zorunda kalmazsınız. Eğer bırakmak zorunda kalırsanız..." dediğinde Hayri Bey'e "Dediğinizi çok iyi anladım." dedim.
***
Eve gittiğimde hiç keyfim yoktu. Hayri Bey'in bürodan çıkarken söyledikleri aklımdaydı. Çok sevdiğiniz birini bırakmak zorunda kalırsanız... Hayat en çok unutmak istediğim anda karşıma bir şekilde bunu karşıma çıkarıyordu. Bundan kurtuluşum yoktu galiba. Bazen bir rüya, bazen bir kelime, bazen bir şarkı. Her şey bana geçmişimi hatırlatıyordu.
"Hayal sen hala hazırlanmadın mı? Kızım geç kalacaksınız?" dedi annem. Yeşil çayımdan bir yudum aldım. "Anne daha var." dediğimde annem "Kızım bırak şu çayı. Hadi hazırlan. Çocuk şimdi gelecek." dedi. Çayımdan büyük bir yudum daha alıp bardağı mutfağa bıraktım. Mutfaktan sonra odama gittim. Siyah bir pantolon ve beyaz bluz giydikten sonra odamdan çıktım.
Annemi odada onunla konuşurken gördüm. Annem "Hayal iyi değil. Yine kötü olmasından korkuyorum. Biliyorsun zor bir süreçti onun için" dedikten sonra odaya girdim. Annem beni gördükten birkaç dakika sonra şaşkınlık ifadesini bıraktı. Ah anne! "Hayal?" dediğinde anneme bakmadan ona baktım. "Ben hazırım. Hadi gidelim."
Anneme "Kızınızı merak etmeyin. Hayal'i on iki olmadan eve getireceğim." dedi. Annem güldü. "Sana güveniyorum." dedi biz evden çıkarken. Arabaya bindiğimizde "Annem sana güveniyor ama ben güvenmiyorum." dedim. Arabayı çalıştırdı. "Annen güveniyor ama sen güvenmiyorsun." dediğinde "Bir avukatı kandıran insandan korkmak lazım." dedim. "Seni kandırmak çok zor oluyor. Seni kandırsaydım şimdi benim..." öksürmeye başladım. Yalandan öksürürken o bana iyimiyim diye sordu. Gülümsememi görmesin diye başımı çevirdim. Beni kandırmak için hala çok çalışması vardı. Kırk fırın ekmek yemeyi bitirmedi daha.
Arabayı sitenin park yerine park ettikten sonra siteye gittik. Büyük beyaz dubleks evin önünde geldiğimizde "Keşke çiçek alsaydık." dedim. O arkaya sakladığı çiçeği çıkartırken "Merek etme. Ben çiçek işini hallettim." dedi. Güldü. "Sen var ya? Senin bu özelliğini çok seviyorum." dediğimde bana doğru yaklaştı. Kapı açıldığında "Tam zamanında!" diye kızdı. Şermin "Hoşgeldiniz!" dediğinde alçak sesle "Hoş gelmedim." dedi. Kolunu cimdirdim. Şermin'e papatyalardan oluşan çiçek demetini uzattı. "Bu güzel çiçekler için teşekkürler." dedi Şermin.
İçeri girdiğimizde enfes bir yemek masasını gördüm. "Bu bizim boşanma avukatı değil mi?" dedi yanıma gelen Bulut. "Bana öyle deme Bulut. Kendimi kötü hissediyorum." Bulut "Bu senin işin Hayal. İnsanları boşamak." dediğinde suratımı astım. Bulut "Bir gün bizim eve gelip de Şermin'in boşanma avukatı olduğunu söyleyeceksin diye çok korkuyorum." dedikten sonra güldü. Şermin masaya tabakları koyarken "Benden böyle kolay kolay kurtulamazsınız Bulut Bey." dedi. Mutfağa tekrar gitti. Ben de arkasından yanına gittim. Şermin çorbayı büyük tabağa koyarken "Ben ne yapayım Şermin?" dedim. Şermin "Hayal sana bir şey sormak istiyorum." dediğinde korktum. Sesi tedirgindi. Galiba beni rahatsız edecek bir soruydu. "Çoğu arkadaşlarınız evlendi. Çocukları bile oldu." dediğinde sözünü kestim. "Ben çorbayı götürürüm." deyip tabağı aldım. Mutfaktan ayrıldım.
Bulut "Hastaneyle ilgili senle konuşmak istiyorum." dedi ona. "Konuşalım." dediğinde "Bu akşam olmaz. Bu akşam siz misafirsiniz." dedi Bulut. "Haydi yemeğe." dedi Şermin. Masaya geçtiğimizde Bulut "Bugün ne oldu? Biliyor musunuz?" dedi. Bulut konuşkan yapıdaydı. O gibi değildi. O daha sessizdi. Bezen benim yanımda çok konuşsa da genelde sessizdi. Bazen susar beni dinlerdi. O anlar konuşsun isterdim. Çünkü biliyordum. Ben konuşurken beni gözlüyordu. O an canımın sıkıldığını ya da üzüldüğümü belli etmemek için konuştuğumu bilirdi. Onu kandıramazdım.
Bulut hastanede yaşadığı olayı anlatırken o Bulut'u izliyordu. İnsanlar hakkında bu kadar bilgili olmasının nedeni onları mimiklerine kadar gözlemlemesiydi. Bir dedektif gibi insanların yüz ifadelerini okurdu. Yalan makinesi gibiydi ona her yalan söylediğimde beni anlardı. Beni bu kadar bilmesinden korkardım. Sanki odama gizlice girmiş de beni izleyen sapık gibiydi. İnsan düşüncelerinin okunduğunu bilince savunmasız hissediyordu.
Şermin "Hayal hiçbir şey yemedin. Yemeği mi beğenemedin yoksa?" dedi. Tabağımdaki sarmadan bir tane aldım. "Yemekler çok güzel olmuş. Eline sağlık Şermin. Hele de bu sarma." Bulut bana "Kıymetinizi bilin. Ben istediğimde sarma sarmıyor Şermin. Siz geldiniz diye sardı." dedi. Şermin kocasının tabağına sarma koyarken "Bu erkekler nankör olur evlendikten sonra Hayal. Sen ne yaparsan yap görmezler. Sen de bizimkiyle evlen o zaman göreceksin." dedi. Sarma boğazımda kaldı. Öksürürken o sırtıma vurdu. Şermin su bardağını bana uzattı. "Su iç." Bardağı alıp suyu içerken herkesin bana baktığını gördüm. Bardağı masaya koydum. "Ben iyiyim." Bu olaydan sonra evlilik konusu bir daha konuşulmadığı için keyfim yerindeydi gecenin ilerleyen saatlerinde.
Şermin'in yaptığı ıslak keki yerken tek çocukları olan Berk'in bebeklik anılarını anlattı Bulut. "Berk bir yaşındaydı. Biz ilk kelimesini duymak için sabırsızlanıyorduk. Şermin çocuğa anne demek için zorluyordu." dediğinde Şermin araya girdi. "Bulut bunu sen yaptın, ben değil. Ne zaman seni Berk'in yanında görsem "Ba-ba de oğlum ba-ba." diyordun çocuğa." Bulut "Sen sanki benden farklısın. Çocuğa yemek yedirirken "An-ne de oğlum. Çok kolay bak. An-ne" demiyor musun? Anne kolay bir kelime değil. Baba kolay. Çocuğa tuturmuş anne de diye. Oysa baba iki kere ba'nın tekrarı." dedi. Şermin "Çocuğa adından önce baba diyen adam mı söylüyor bunu?" dediğinde kendimi tutamadım. Kahkaha attım. Ben güldükçe o da benimle beraber gülüyordu.
Beni güldürmek için çok uğraşıyor. Onu tanıdığımdan beri beni güldürmek için uğraşıyordu. Ona bakarken aklıma bir hatıra geldi. O zamanlar yüzüm gülmüyordu hiç. Asık surat ve çatık kaşımla ortalarda dolanıyordum. Eve gelmişti. Ben odamda yatıyordum. Kapının vurulma sesinin ardından o içeri girdiğinde ben pikeyi başıma çektim. O odaya girdiğinde "Uyumadığını biliyorum." dedi. Ben hala pike başımın üstünde onun gitmesini bekliyordum.
Odadaki koltuğa oturdu. Gitmeyeceğini anladığımda yatakta doğruldum. Pikeyi göğsüme çektim. Koltukta oturmuş bana bakıyordu. O yine sinir edici bakışıyla sessizce beni izliyordu. "Neden geldin?" dedim. Gülümsedi. "Neden buraya geldin?" Sesimdeki öfkeyi duymuştum. "Her zaman bana karşı kibar oluşunu takdir ettim." sinirden güldüm. "Bana bakıcılık yapmana gerek yok." dediğimde ayağa kalktı. "Siz ergenlerin sorunlarını anlamıyorum. Bu kadar öfkeli olmak iyi bir şey değil." Dolabımın önünde durdu. Dolabımı açıp kıyafetlerime bakacağını anladığım için yataktan kalktım. Yanına gittim. Dolabın önünde durdum.
"Bana ergen demeyi kes." dedim. Elini omzuma koydu. Gözlerime bakıp "Ergen değilsen odandan çık o zaman. Ergenler gibi odana kapanma." dedi. Omzumu geri çektim. "Ben ergen değilim. Ben sadece acımı yaşıyorum." Omzumdan tutup beni kenara çekti. Dolabın kapağını açtı. Kıyafetlerime bakarken "Sen acı mı yaşıyorsun?" dedi. Kolundan tuttum. "Sen ne biliyorsun ki? Benim hakkımda benim acım hakkında konuşuyorsun. Sen acı çekmiyorsun. Ben acı çekiyorum." Gözlerinde beni anladığını gördüğüm bir ifade vardı. "Seninle beraber acı çekenler var. Onlara da mı diyeceksin acı çekmiyor diye?" Gözlerimin yaşardığını hissediyordum. Ağlamamak için dudağımı ısırdım.
"Acının zamanı vardır. Matemin de." dediğinde "Ne yapmamı istiyorsun? Hiçbir şey olmamış gibi devam etmemi mi? Gülmemi mi?" dedim. Yüzünde buruk bir gülümseme oldu. "Gülmen iyi olurdu. Ama gülmeyeceğini biliyorum. En azından bir şey yap kendin için." İç çektim. "Ne istiyorsun?" Dolabımdaki kıyafetlerime bakmaya başladı. Eline eskimiş ayıcık resmi olan tişörtümü aldı. Tişörte bakıp gülerken "Sana ergen diyorum ya. Vazgeçtim sen çocukmuşsun." dedi. Elinden tişörtümü almaya çalıştım. O benden uzun olduğu için tişörtü bir basketbol topuymuş gibi havaya kaldırdı. Elinden almaya çalıştım. Elinden asıldığımda başı eğildi. Alnı alnıma değdi. Yutkundu. Elini havaya kaldırdı. Eli yanağıma dokunacakken durdu. "Küçük bir kız çocuğu gibisin. Benim hiç olmayan kız kardeşim." Sonra elini indirdi. Tişörtü elime verdi. "Hazırlan gidiyoruz." Elimdeki tişörte bakarken "Ben gelmiyorum." dedim.
Kapıya doğru giderken durdu. "Geliyorsun. Annene söyledim." Sonra güldü. "Üstüne çocuksu bir şey giyme sakın." dediğinde tişörtümü onun yüzüne attım. Tişörtü eline aldığında "Sana sinir oluyorum." dedim. Tişörtü geri bana atarken "Çok konuşuyorsun çocuk." dedi. Odadan çıktığında arkasından "Sinirrr!" diye bağırdım. Kahkasını duydum az da olsa.
Üzerime siyah bir tişört ve siyah pantolon giydikten sonra odamdan çıktım. Annem onunla konuşurken gördüm. Annem "Hayal hala üzgün. Bu yüzden öfkeli." dediğinde o "Onu anlıyorum. Acısı hala ilk günkü gibi taze." dedi. Benim hakkımda konuşmalarına kızıyordum. Ne biliyordular? Acı çektiğimi. Acı çekiyordum doğru. Ve bu acı hiç geçemeyecek gibi canımı acıtıyordu. Her gün her dakika canım yanıyordu. Hiç geçmeyen bir ateş vardı sanki göğsümde. Hep yanıyordu. Benimle beraber başka insanlar da bu yangından yanıyordu. En çok annem. O benimle beraber o da üzülüyordu.
"Hayal'in biraz daha zamana ihtiyacı var." dediğinde bağırmak istedim. Daha ne kadar? Daha ne kadar vardı bu acının bitmesi için? Bir yıl, iki yıl? Kaç? Annem "İyi ki Hayal'in yanındasın. Teşekkürler." dedi. "Ben hazırım. Hadi çıkalım." Kıyafetlerime baktı. "Yine renkli giyinmişsin Hayal." Renkli giyinmeyi bu acıyı yaşadığım günden beri bırakmıştım.
"Siyah renginin iyi bir renk olduğunu düşünüyorum." dediğimde "Yasın rengide ayrıca." dedi. "Sana yası hatırlatıyorsam gelme buraya o zaman." Annem "Hayal kendine gel. Senin için gelen bir insana bu yapılır mı?" dedi. "Hadi gidelim." dediğinde oflayarak evden çıktım. Beni sinemaya götürdü. Koca sinemada komedi filmine gülmeyen bir ben vardım, bir de o vardı. Sinemadan çıktığımda bana "Seni acıklı bir filme götürseydim keşke! O zaman suratını boşuna asmazdın." dedi. Gülümsedim.
Şerminler'den çıktığımızda suskundum. "Neyin var? Pek suskundun yemek boyunca." Camdan dışarı baktığımda yanımızdan geçen arabalara bakıyordum. Kırmızı ışığa yakalandık. Bir motor durdu yanımızda. Motoru kullanan erkeğe sıkı sıkı sarılan kızı görünce kötü oldum. Yine nefes alamıyordum. Elimi boynuma götürdüm. Yavaş yavaş nefes almaya başladım. "İyi misin Hayal?" dedi. "Nefes... Nefes alamıyorum." diyebildim. Yeşil ışık yandı. Arabayı kenara çekti. Kemerimi çözdü. "Derin derin nefes al Hayal." Arabanın kapı koluna uzanmaya çalıştım. Kapı koluna uzandı. Kapıyı açınca dışarı çıktım. Serin hava yüzüme çarpınca iyi gelmişti.
Derin derin nefes alırken yanıma geldi. "Hayal iyi misin?" dediğinde gözlerim yaşardı. "Neden yanımdasın Burak?" Sorum karşısında şaşkındı. "Ne demek istiyorsun?" Başımı kaldırdığımda gökyüzüne baktım. Dolunayı gördüm. Çocukluğumdan beri ayın en sevdiğim şekli dolunaydı. Beyaz, yuvarlak ay. Ne zaman dolunayı görsem mutlu olurdum. Ama şimdi mutlu değildim. Üzgündüm. Ve de yorgun. Burak elimi tuttu. "Seni sevdiğim için yanımdayım." dediğinde "Sana kötü çok kötü davrandığımda bile kaçmadın benden." dedim. Burak çenemi kaldırdı. Gözyaşlarım yanağıma akarken sildi. "Senin gibi bir cadıya neden katlandığımı mı Soruyorsun?" dediğinde güldüm. Omzuna vurdum. "Demek cadıyım ben." eliyle yanağıma dokundu. "Cadısın ama tatlı cadı."
Burak bana aşkla bakarken içimde bir suçluluk duygusu hissettim. O beni bu kadar çok severken hala aklımın bir köşesinde onun olması... Bu hiç adil değildi. Bu Burak için adil değildi. "Şermin ya da Bulut sana bir şey mi dedi? Bakma sen onlara. Tamam Bulut bazen patavatsız oluyor ama kötü niyeti yok." dediğinde "Bana boşanma avukatı derken hiç öyle gözükmüyordu." dedim. "Bulut'u bilirsin o patavatsızın teki. Bir bayanla nasıl konuşacağını bilmez. Bunu Şermin'in fark edip seni tutmasından korkuyor." Güldüm.
"Şermin sana evlilikle ilgili bir şey mi söyledi?" dediğinde "Bunu da nerden çıkardın?" dedim. "Bana genede bunu söylüyor da ondan. Yaşınız geldi. Evlenin artık. Abin amca olmak istiyor." gevelemeye başladım. "Ben yani biz... Erken değil mi? Ben bilmiyorum." Burak elimi tuttu. "Ona biraz daha zamanımızın olduğunu söyledim." Bu cümleden sonra az da olsa rahatladım. "Sen ne zaman istersen o zaman evleneceğiz sevgilim. Hadi şimdi arabaya gidelim. Annene seni erken bırakacağımı söyledim. Arabaya bindik. Kemerimi takarken Burak "Umarım uzun zamana ihtiyacın yoktur. Bir an önce karım olmanı istiyorum." dedi. Sonra da "Sen dediğime bakma. Seni her zaman beklerim ben. Bilirsin ben sabırlı biriyim. Seni uzun zamandır bekledim ben." dedi.
***
Evden çıkarken annem tuturdu gitme diye. "Gitme Hayal. Yeter artık! Daha ne kadar gideceksin?" Ofladım. Her yıl gittin. Artık bırak onu." dediğinde bağırdım anneme. "Karışma anne. Karışma artık!" Annem elimi tuttu. "Senin için üzülüyorum Hayal. Daha ne kadar onun yanına gideceksin?" Gözlerim yaşardı. Elimle gözyaşlarımı sildim. "Ölene kadar anne. Tamam mı? Ölene kadar!"
Evden çıktığımda bir taksi çağırdım. Taksiye gideceğim yeri söyledikten sonra hiçbir şey demedim. "Abla geldik." dediğinde taksiden indim. Toprak yoldan yürürken siyah tülbenti örttüm. Neden hala sana geliyorum? Aradan geçen onca zamana rağmen? Neden acı çekmek için sana geliyordum?
Toprak yolun sonunda başında çam ağacı olan yere gittim. "Ben geldim. Yine geldim." dedim beyaz mermere dokunurken. Beyaz mermeri o'ymuş gibi dokunurken gözyaşlarım akıyordu. "Bugün zor bir davayı kazandım. Bana kızdığında dediğin gibi inatçı bir insanım. İnat ettim bu davayı kazanacam diye. Ve kazandım da. Benimle gurur duyorsundur, umarım." Gözyaşlarım akarken güldüm. "İnat edip çoğu şeyi yaptım bugüne kadar. Tek bir şey yapamadım. O da sensin. Sen o kadar bencil bir insansın ki... Sırf kendi istediğin olsun diye oldu tüm bunlar. Senin yüzünden acı çekiyorum ben."
Elinde kullana kullana eskimiş su şişeleriyle bir çocuk geldi. Mezarı gösterip "Sulayım mı abla?" dedi. Başımı salladım. Suyu toprağa dökmeden önce topraktaki yabani otları yoldu. Mezardaki isme baktı. "Abin miydi?" dediğinde "Hayır." dedim. Sonra mezarda yazan ölüm tarihine baktı. "Öldüğünde gençmiş de." dediğinde ağlaya ağlaya "Evet gençti. Ölemeyecek kadar gençti." çocuk şişeyi eline aldı. Toprağı sularken "Abla seni hep görüyorum burda. Bazı mezarlar var. Üstü yabani ottan geçilmiyor. Hiç kimse gelmiyor rahmetliye." Mezar taşlarına su dökerken "Belli ki sen bu kişiyi seviyordun." dedi. Gözyaşlarımı sildim. "Sevmek değil bu." dediğimde çocuk şişeleri eline aldı. "Ne bu, abla?" dediğinde "Bu yapman görevi yerine getirmek." dedim.
Çocuk gitmeden önce elini açtı. Onun için dua etti. "Abla bu mezara bir sen çok geliyorsun bir de şu siyah giyinen adam." dediğinde çocuğa "Nasıl biriydi dediğin kişi?" dedim. Çocuk ona seslenen kardeşi diye tahmin ettiğim çocuğa geliyorum dedi. "Uzun boylu, yapılı bir adamdı." dedikten sonra yanımdan ayrıldı.
Elime bir avuç toprak aldım. "Senin için gelmedim ben buraya. Aslında kendim için geldim. Buraya geldiğimde bana söylediğin sözler geliyor aklıma. O zaman diyorum ki sen kimin için üzülüyorsun? Kim için bunca zaman acı çekiyorsun?" mezarın vazosuna konulan çiçeklere baktım. Henüz kurumamıştı. Demek ki benden önce gelen biri olmuştu. O çocuğun dediği siyahlı adamdı belki de. Kimdi o? Benim kadar gelen kişi kimdi? Kimin canı benim kadar yanıyordu? Belki de babasıydı. Babası...
Etrafa baktığımda koyu gri tişörtlü siyah şapkalı birini gördüm. Bana baktığını sandım ama yanıldım. Çünkü adam siyah mezarın başına geçip dua okumaya başladı. Tekrar mezar taşına baktım. "Sana bir şey söylemek istiyorum. Bunca zamandır söylemedim ama söylemem gerekti. Benim hayatımda biri var." Sustum. Sanki mezardan çıkıp bana kızacak diye bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. "Bunu neden mi şimdi söylüyorum? Çünkü önceleri söyleyecek gücüm yoktu. Bir de şu var. Onu hayatımda olması fikrini kabullenmem gerekti. Sana söylüyorum çünkü bunu kabullendim. Benim ona ihtiyacım var hiç olmadığı kadar. O beni bekledi bunca zaman. Ona onun için hiç umut olmadığını söylediğimde benden vazgeçmedi. O sen gibi değil. Zaten onu sevmemin nedeni onun sen gibi olmayışı. Duydun işte! Onu seviyorum." Bunu dedikten sonra ayağa kalktım. "Artık gitme vakti. Zaten bunu söylemek için geldim."
Onun için dua ettikten sonra mezardan ayrıldım. O grili adama baktım ama onu görmedim. Mezara bir kez daha baktım. "Hoşçakal!" dedim. Toprak yoldan yürürken görünüşüm bulandı. Durdum. "Hanımefendi iyi misin?" dedi takım elbiseli bir adam. "İyiyim. Galiba tansiyonum düştü." adam koluma girdi. "İsteseniz aşağı yolda eczane var. Sizi oraya götüreyim." adamın kolundan çıktım. "İyiyim. Gerek yok." dedikten sonra yavaş adımlarla yürümeye başladım. Mezardan çıktıktan sonra köşede bekleyen taksilerden birine bindim, eve gittim.
***
Babam telefonda beni aradığında şaşırmıştım. Birkaç günlüğüne iş seyahati için Almanya 'ya gideceğim diyen babam iki yıldır Almanya'da yaşıyordu. Ona sorsak iş için gelmişti oraya, tatil için değil. "Hayal kızım nasılsın?" dediğinde annemin babamı aradığını anladım. Benim mezara gittiğim her gün babamı arıyordu. Babama galiba şu kıza bir şey diye çemkirirken Babam şu an meşgulu diye telefonu kapatıyor diye tahminde bulunuyorum.
"Almanya'dan sevgiler demen gerekiyor baba." dediğimde "Sen bırak Almanya 'yı şimdi. Neler yapıyorsun?" dedi. Sanki yanımdaymış da uzun süredir konuşuyormuşuz gibi davranması yok mu? İki yıldır yanımda olmayan adam neler yapıyorsun diyor. "Mezara gittim baba." diye merak ettiği şeyi söyledim. Babam "Hayal kaç zaman geçti! Neden hala gidiyorsun? Babası ordan taşındı bu acı yüzünden. Sen hala onun mezarına gidiyorsun." O bizim aramızda onun adını söylemek yasaklı bir kelime haline gelmişti. Onun bir tek ismi vardı. O da o'ydu.
"Baba söylediğin gibi o bir baba. Tek evladını kaybetti." dediğimde babam "Bizde o kazada tek evladımızı kaybedecektik." dedi. "Ama kaybetmediniz." Annem de durmadan bunu söylüyordu. Ölen o'ydu. Ben değildim. Ölen benmişim gibi davranıyordular. "Seni kaybedebilirdik Hayal. Sen ölebilirdin. Senin bize dönmeni bekledik o acı günlerde. Neden hala acı çektiriyorsun kendine kızım? Yorulmadın mı?" dediğinde "Baba Almanya'dan beni nasihat vermek için mi aradın? Baba telefon parasına yazık." dediğimde "Nasihat değil bu. Bu, bir babanın kızının daha fazla üzülmemesi için söylediği sözler. Artık daha fazla üzülme Hayal." dedikten sonra telefonu kapattı.
Başımı iki elimin arasına alıp ofladım. Hayatınızda yaşadığınız bir olay olur. Mesale bir kişi hayatınıza girer. O kişiyle beraber tüm hayatınız değişir. Bilmezsiniz o kişinin sizin hayatınızdaki yerini. Aslında hayatınızdaki tüm insanların sizin hayatınızda önemli bir yeri vardır. Sınıfınızdaki en ezik kişi gelecekte patronunuz olabilir. Ya da aynı mahallede oturan ama hiç selam sabahınız olmadığı bir kişi eşiniz olabilir. Eski dostunuz düşmanınız, düşmanınız yeni dostunuz olabilir. Hayatınızdaki kişileri iyi tanımak gerek, sanki ölümcül bir dövüşe hazırlanır gibi. Sanki rakibinmiş gibi her kişiyi iyi tanırsan bu dövüşten az yara alıp kurtulursun.
Kapı vurulduğunda duruşumu düzelttikten sonra gir dedim. İçeri Elif girdi. Elinde bir fincan çay vardı. "Çayınızı getirdim Hayal Hanım." Çayı masaya koyarken Elif'in parmağındaki yüzük dikkatimi çekti. Parmağındaki yüzüğü gösterip "Sen nişanlandın mı?" dedim. Elif yüzüğüne dokunurken "Evet." dedi. Yüzünden mutlu olduğu okunuyordu. Gözleri ışıl ışıldı. "Ne zamandır nişanlısın Elif?" dediğimde "Bir aydır nişanlıyım. Siz tabii davalara kendinizi kaptırdığınız için bunu fark etmediniz." dedi. Sekreterimin bana sitemini duymamazlıktan geldim. "Neden bana söylemedin Elif?" Elif bana sitem eder gibi sesle "Bunu size tam bir ay önce söyledim. Siz o zaman başınızı kaldırdınız yaa dediniz." Kız bir ay önce ne dediğimi unutmamış. Gerçi unutulmayacak bir kelime söylemişim. Ya!
"Hayal Hanım size bir şey sormak istiyorum müsaitseniz." Sandalyeye oturmasını işaret ettim. Sandalyeye otururken ona yakışan siyah çiçekli elbisesinin eteğini düzeltti. "Sizce doğru insan nasıl anlaşılır? Yani siz doğru insanı nasıl anlıyorsunuz?" Bu soru karşında güldüm. Ben mi doğru insandan anlıyorum? "Benim doğru insandan anladığımı nasıl anladın?" dediğimde masada duran Burak ile fotoğrafımızı gösterdi. Burak doğru insan mıydı? Benim için en doğru insan galiba oydu. Burak'la hastane önünde çektirdiğimiz bir fotoğraftı. Ona kızmıştım o gün. "Neden hastanede fotoğraf çekiliyoruz? Biliyorsun, hastaneleri sevmiyorum." dediğimde kolunu omzuma atıp "Ben doktorum. Hastanelerde benim evim. İnsan evinde fotoğraf çekilmez mi?" demişti.
Elif parmak şıklattığında fotoğrafa bakmayı bıraktım. "Hayal Hanım, diyordum ki doğru insanı nasıl bulurum?" Nişanlanmıştı ama doğru insan olup olmadığından emin değildi. "Hayatımızda doğru ve yanlış kararlar vardır. Bunlar doğrultusunda hayatımız ya iyi yönde ya da kötü yönde ilerler. Ben buna inanıyorum. Doğru ya da yanlış insan yoktur. Doğru ya da yanlış karar vardır." Elif dediklerimi düşünürken çayımdan bir yudum içtim. "Peki sizce Burak Bey doğru insan mı? Pardon, doğru karar mı?" Geçmişte aldığım yanlış kararlar yüzünden canım çok yandı. Ve hala yanıyordu da. Ama Burak öyle değildi. Onun yanında kendimi huzurlu hissediyordum. Öfkeli deniz dalgalarından beni koruyan bir kaleydi o benim için. O benim huzur içinde yaşayabileceğimi düşündüğüm son limanımdı.