10 YIL ÖNCE!!!
"Hayal!"
Bir ses duyuyordum. Biri Hayal diyordu. Hayal! İlk başta anlamsız bir kelime benim için anlamlı bir kelimeye döndü. Hayal! Hayal, benim adımdı. Ses çok uzaktan geliyordu. Sonra giderek azaldı. Daha da duyulmaz oldu. En sonunda sesi duymaz oldum. Her şey sessizliğe büründü.
***
Karanlık ve korkutucu bir ormandaydım. Büyük ve çıplak ağaçlar vardı. Yaprakları dökülmüş bu ağaçların arasında yürüyordum. Adımlarım ayda yürüyecek kadar hafif aynı zamanda ağırdı. Adım atarken ayağımın altında çatırdayan çalılar ve yabani hayvan sesler dışında ses yoktu koca ormanda. Yürürken bir ağaca konan baykuşu gördüm. Gri renkte tüyleri olan baykuş beni izliyordu. Bir adım attığımda baykuş öttü. Bir adım daha attığımda baykuş yine öttü.
İçimde bir korku belirince koşmaya başladım. Bu ormandan kaçmam gerekiyordu. Ama çıkış yolunu bilmiyordum. Birbirlerine girmiş olan ağaçlar, uzaktan gelen korkutucu ses... Koşarken sık sık aldığım nefesler canımı acıtıyordu. Sanki oksijen değil de zehir alıyordum ciğerlerime. Soluklanmak için durdum. İki büklüm olurken bir ses duydum. Bir hırlama sesi. Arkamı döndüğümde ağzından kanlar akan bir kurt gördüm. Kurt bana hırlarken onun arkasından gelen kurtları gördüm. Gri kurtların tüylerinde kanlar vardı. Bu kanlar nerden geliyordu? Neden bana öyle bakıyordular?
Kurt bana doğru yaklaşırken arkaya doğru bir adım attım. Sonra bir adım daha attım. Yavaş yavaş adım attıkça onlar da benimle beraber öne doğru adım atıyordular. Bana hırlarken kurtlar ben nefesimi tutmuş onlara bakıyordum. Ses çıkarırsam sanki üzerime saldıracaklardı. Yavaş adımlarla geriye doğru giderken bir şeye çarptım. Ellerim pütürlü ağaç çıkıntılarında dolanırken bunun bir ağaç olduğunu anladım.
Ağacın geniş gövdesine baktığımda nutkum tutuldu. Bir duvar kadar geniş bir gövdesi vardı bu ağacın. Ağacın gövdesi boyunca yürümeye başladım. Benimle beraber kanlı kurtlar da ilerliyordular. Bana neden saldırmadıklarını anlamıyordum. Köşeye sıkışmıştım. Kaçacak yerim yoktu. Bana saldırabilirdiler. Benimle oyun oynuyor gibiydiler. Bu aciz halimden zevk alır gibiydiler. Kurtlar çenelerini açınca kanlar dişlerinin arasından akmaya başladı. Acı bir çığlık attığımda onlar da ulumaya başladı benimle beraber.
***
BURAK!
Elimde kahveyle kapıya vurduğumda yorgun bir ses duydum. "Gir." İçeri girdiğimde Bulut'u tam da beklediğim gibi yorgun gördüm. "Yorgun görünüyorsun doktor." Yüzünde buruk bir gülümsemeyle güldü. "Öyleyim de ondan. Sabahtan beri üç zorlu ameliyata girdim. Bunların dışında hasta kontrolünü saymıyorum bile." Karşısındaki yeni olan sandalyeye oturmadan önce kahve bardağını masaya koydum.
"Sen neden geldin? Ne istiyorsun yine Burak?" dediğinde kaşlarımı çattım. "İnsan abisini görmek isteyemez mi?" dedim. Bulut bardaktan bir yudum aldıktan sonra "Sen genelde bana kahveyi benden bir şey istemek için getirirsin." dedi. O kahvesini içerken odaya baktım. Diplomasındaki fotoğrafına bakarken gülmemek için zor tuttum kendimi. Resmen robot gibiydi. Duvara bakar gibi bakmış fotoğrafçıya. Kaşlarını çatıp "Diplomama bakmayı kes. Daha doğrusu fotoğrafıma bakmayı kes."
"İnek gibi çıkmışsın." dediğimde ayağa kalktı. Uzun boyuyla bana tepeden bakarken gerildim. Ben de ayağa kalktım. "Gibisi fazla. Tıptan mezun olunca robot gibiydim. Gerçi hala robotum. Neyse boşver sen beni. Anlat karın ağrının derdini." oturmasını işaret ettim. "Biliyor musun Burak? Bazen baş belası oluyorsun." dediğinde "Neden bunu dedin şimdi?" dedim. Parmaklarını kütletmeye başladı. "Hatırlıyor musun? On yaşındaydın. Annemler misafire gitmiştiler. Biz evde kalmıştık. Annem beni sıkı sıkı tembihlemişti kardeşine iyi bak diye." Bunu dedikten sonra eliyle beni gösterip "Sen uslu durmamıştın, evdeki bütün abur cuburları yiyip kusmuştun. Eve annem geldiğinde senin yüzünden bir sürü azar işitmiştim." dedi. Omuz silktim. "Çocuktum o zaman. Çocuk!" dediğimde "Sanki şimdi değilsin. Çocuk gibisin hala. Kaç yaşına geldin hala başıma bela açıyorsun Burak." dedi.
Ayağa kalktım. Yine azara başlayacaktı. En iyisi direkt söylemek. "Şu hastanla ilgilenmek istiyorum." plastik bardağı buruşturup çöpe attı. "Hangi hasta?" klasör ve kağıt yığınları içindeki masaya baktım. Kızın adını bilmiyordum ki nasıl bulacaktım dosyayı? Keşke bana eğilimi olan kumral hemşireye sorsaydım. "Yeni gelen hastan var ya!" ofladı. "Yeni gelen bir sürü hastam var Burak." elime birkaç klasör aldım. Hastaların bilgilerini okumaya başladım. Ne çok beyin travması geçiren hasta vardı. "Böyle bir şeye izin vereceğimi nerden çıkardın?" dediğinde umutsuzca klasörleri masaya geri bıraktım.
"Tek istediğim o hastanın durumunu gözlemek." dediğimde gözlerinde bir merakla bana baktı. "Neden o?" bu soruyu kendime ben de sormuştum. Neden o? Bunca hasta varken neden o? Neden o dikkatimi çekiyordu? Bilmiyordum. Bunu Bulut'a da söyledim. "Bilmiyorum. Sadece onu gözlemek istiyorum. Tek yaptığım bu olacak Bulut. Onu gözlemek." Bulut sinirle masaya vurdu. "Bak Burak! Bu kadavra çalışmak için gizlice morga girip üç saat orda kalmana benzemez. Geri gelmişken hala bu konuda sana sinirliyim."
"Neden izin vermiyorsun? Sana söyledim. Haberin olsun istedim. Sen onaylamasan da onaylasan da bu hastayı gözlemleyeceğim." dedim. Kapıya doğru giderken Bulut "Seni o hastanın yakınında görürsem..." dedi. Durdum. "Ne olur abi?" dediğimde "İnan bana Burak. Kardeşimsin demem seni bu hastaneden güvenlik görevlilerine kalmadan ben kapı dışarı atarım." dedi. Güldüm. "Her zaman beni uyarış tarzını takdir etmişimdir." eliyle masaya vurdu. "Sen bunu yap. Bak o zaman sana neler yapıyorum? O hastadan uzak duracaksın. Anladın mı beni?" kapıdan çıkmadan önce onun da bildiği şeyi söyledim. "Ben doktor olmaya aday bir insanım abi. Ne kadar çok hasta görürsem benim için o kadar iyi." Bağırdı. Kapıdan çıktıktan sonra sinirli bir "Burak!" duyduğumda güldüm.
***
Biri adımı söylüyordu yine. "Hayal!" Bir erkek sesiydi bu ses. Sabırsız bir sesti duyduğum. Ne için acele ediyordu bu kişi? Ve benim adımı neden söylüyordu? Ona seslenmek istiyordum. Ama buna gücüm yoktu. Ağzımı açıp ona seslenmek istiyordum ama bu mümkün değildi. Sonra her zamanki gibi gördüğüm sis bulutunu gördüm. Ses sanki o sis bulutuyla o ses de kaybolmuştu. Gitme diyemeden o sis bulutu içinde kayboldum, kaybolan her şey gibi.
***
BURAK!
Bulut'un odasından çıktığımda aklımda o hastayı görmek yoktu. Tamam belki biraz vardı. Ayaklarım amaçsızca beni o odaya götürdüğünde nefesimi tutmuş cam kapıdan ona bakıyordum. Yüzündeki morluklar ve çizikler... Bir ölü gibi soğuk rengi olan beyaz teni... Hiç kımıldamadan yatağında yatan bedeni... Tüm bunlar aklıma tek bir şeyi getiriyordu. Ölümü!
Sessizlik ve kıpırtısız yatan bedeni bir gün uyanacak mı acaba? Bir gün uyanıp neden buradayım ben diyecek mi? Kendini krem renginin hakim olduğu ilaç kokan hastanede bulduğunda ilk kelimesi ne olacak acaba? Burda ne işim var benim mi? Yoksa çıkarın beni burdan mı? Ben düşüncelere dalmışken beni görünce saçını başını düzelten kumral hemşireyi gördüm. "Durumu nasıl?" başını umutsuzca salladıktan sonra "Aynı, stabil." dedi. Odaya girmeden önce "Sizin için önemli biri olmalı." dedi. Üstümde hastane kıyafetleri olmadan içeri girdim. "Neden öyle düşündün?" Hemşire seruma baktıktan sonra bana baktı. "Hastaneye her geldiğinizde hep bu hastayı ziyaret ediyorsunuz da ondan."
Kısa kahverengi saçlara bakarken içimde garip bir duygu hissettim. Onun için üzülüyordum. Ama bu üzüntü... Saçmalama Burak! "Hocalardan biri ödev verdi. Komadaki bir hastayı gözlemleyin diye." Bu nasıl bir yalan ya? Kız bile güldü yalanıma. "Siz de bu yüzden bu hastayı seçtiniz?" yatakta kımıldamadan yatan bedene baktım. Kalp atışını gösteren makineler onun yaşadığını söylemese yaşadığı anlaşılmayacak gibiydi.
"Ben sadece rastgele bir hasta seçtim. Şansıma bu hasta geldi." ses çıkmayınca hemşire kıza baktım. Hemşire gitmişti. Boşuna mı konuştum ben? Siyah sandalyeyi alıp onun yanına getirdim. Sandalyeye oturduktan sonra sessizlik içinde onu izlemeye başladım. Tek ses makinelerin sesiydi bu sessiz oda içinde. Adı neydi? Bilmiyordum.Tek bildiğim kaza geçirmiş olduğuydu. Bu kızın yaralı yüzünden anlaşılıyordu.
"Neden bilmiyorum? Ama seni görmek istiyorum. Beni sana çeken bir şey var. Seni böyle görmek... Böyle hiç kıpırdamadan uykuna yatmanı görmek... Uyan artık! Sevdiklerin için uyan. Ailen için uyan. Varsa sevdiğin için uyan." dedim. Cam kapı açıldığında ayağa kalktım. Gözü yaşlı bir kadın bana bakarken "Ben intörnüm." dedim. Kadının saçı dağınıktı topladığı halde. Kadın yorgun ve uykusuz gözüküyordu. "Hayal..." dedi ağlamaklı bir sesle. "Hayal kızım ne zaman uyanacak?" dediğinde bana boğazımda bir yumru hissettim. Ben ne diyebilirdim ki bu kadına? Yaşlı gözlerle kızının ne zaman uyanacağını bana sorarken ona yalandan yakında uyanacak diyemezdim.
"Ben doktor değilim. Daha öğrenciyim. Benim bir şey demem çok yanlış olur." dediğimde kadının gözyaşları akmaya başladı. "Sen hiç umutsuzca birinin uyanmasını bekledin mi? Doktorun ağzından çıkacak cümleler bizi neşe ya da kedere boğacak olan cümleler. Tek istediğim ve olması için durmadan dua ettiğim kızımın, Hayal'imin uyanması."
Hastaneye abimin yanına geldiğimde gördüğüm acı manzaralardan biriydi bu. Abimi bir kere küçük kızlarını uyanmasını bekleyen aileye açıklama yaparken görmüştüm. Küçük kız beyinde kanlanma yüzünden ameliyat olmak zorunda kalmıştı. Ameliyat sonunda abim aileye küçük kızın öldüğünü söylediğinde kızın annesi bayılmıştı. İşte o an anladım doktor olmak istediğimi. İnsanlara yardım etmek ve insanların hayatlarını kurtarmak... Kısacası Süpermen olmak istiyordum bu acımasız dünyada.
"Benim gitmem gerekiyor." deyip korkak gibi odadan kaçtım. Hızlı adımlarla merdivenlerden indim. Hızımı alamadım. Bir kat daha indim. Zemin kata gelene kadar yürüdüm. Zemine vardığımda durdum. Lacivert küçük tabelada beyaz puntoyla yazılan morg yazısını görünce yere çöktüm. Burası son duraktı! Biz insanlar doğup ölecektik. Bunu biliyorduk ama çoğu zaman aklımıza getirmiyorduk istemiyorduk. Ölüm gibi acı gerçeğin olduğu bir dünyada bu acı gerçeği her an her dakika aklına getirmek ağır yüktü onca yükünün arasında.
İnsanlar acı ve onları üzecek haberlerden kaçma eğilimindedir. Televizyonda bile acı bir haberi görünce değiştirirler. Cenazeye bile gelmeyen insan var. Kendisi üzülmesin diye. Bu insanlar ölüm fikrinden kaçan insanlar. Ya bunu yapamayanlar? Her an ölüm fikri ile burun buruna gelenler nasıl kaçacaktı? Mesale o gözü yaşlı anne! O ve onun gibi insanlar! Öleceğini bilen hastalar! Akıllarında en acı bir soru, yüreklerinde hep yanan bir kor. Acaba ne zaman öleceğim ben?
"Yine mi sen? Bak yine gizlice morga girmeye çalışıyorsan başhekime söyleyeceğim bu sefer." dedi morg görevlisi. Ayağa kalktım. Kel görevliye "Yanlışlıkla geldim buraya. Gidiyorum zaten." dedikten sonra yavaş adımlarla merdivenlerden çıktım. Birinci katta kan ve idrar örneği vermek için sırada bezgince bekleyen insanları gördüm. En iyisi hastaneden çıkmaktı. Her şey üzerime doğru gelirken burda durmanın anlamı yoktu. Bahçeye çıktığımda havayı içime çektim.
Hastanedekilerden bankaların birine oturdum. Telefonum çaldığında konuşmak istemediğim için sessize aldım telefonu. Banka koydum telefonu. Aramaktan vazgeçmeyen ısrarlı kişi bu sefer mesaj atmıştı. Telefonu elime aldığımda Melda'nın beni iki kez aradığını ve üç kez mesaj attığını gördüm. Onu aradığımda ilk sözü çığırtkan bir şekilde "Nerdesin sen Burak?" oldu. İç çektim. "Hastanedeyim. Ne oldu? Neden beni aradın?" dediğimde her zamanki yaptığını yaptı, alınganlık gösterdi.
"İnsan sevgilisini arayamaz mı? Seni özledim." dediğinde "Daha iki saat önce aynı amifede oturmuyor muyduk Melda?" dedim. Melda "Sana bakmaktan hocanın dediklerine odaklanamıyorum. Senin yüzünden derslerden zayıf alıyorum." dedi.
Zaman zaman kendimi sorguladığım anlar oluyordu. Bunlardan biri de buydu. Neden Melda gibi yapışkan bir kızla çıktığımı anlamıyordum. Bu kızla çıkma kararı alırken aklım nerdeydi benim? "Sensiz kalmadığım için suç benim mi oluyor şimdi?" Al işte! Şimdi de trip atıyor. Bu kızın triplerini hiç çekecek halde değilim. "Melda benim kapatman lazım. Doktor sessiz olmamı söylüyor." dediğimde "Hangi doktor bu?" dedi. Sana ne kızım hangi doktorsa? "Göz doktoru Melda." dedim. Melda hımmm dedikten sonra sonunda bana acımış olmalı ki telefonu kapattı.
Omzumda bir el hissettiğimde bu kadar şanslı olmadığımı anladım. Melda "Seni hastanede bulacağımı biliyordum sevgilim." dediğinde ayağa kalktım. Melda kot eteği ve siyah sporcu aletiyle tatile gelmiş turist havasındaydı tıp öğrencisinden çok. "Sen neden geldin hastaneye?" dudağını küçük kız çocuğu gibi büktü. Bundan nefret ediyordum. "Telefonda da dedim ya seni özledim." sırmaşık kedi gibi bana sırnaşmaya başladı. Önce yanağımdan öptü. Dudağımdan öpmeden önce onu durdurdum. Çilekli rujunun kokusunu alıyordum. "Yapma Melda. Burası hastane." Kaşlarını çattı. "Neyin var senin? Eskiden seni öpmeme karşı koymazdın." onun da söylediği gibi o eskidendi. "Böyle yapmandan hoşlanmıyorum." dediğimde "Sen bugünlerde her yaptığımdan hoşlanmıyorsun." O zaman ona göre hareket et. "Sana kaç kere söyleyeceğim Melda? Bazı davranışlarından hoşlanmıyorum."
"Kim o?" dediğinde "Kim kim?" dedim. Sinirden topuklu ayakkabısını vurdu. "Ben sana kim o diyorum. Sen de bana kim o diyorsun. Çıldıracağım ya!" bu kızlar da çıldırmaya ne kadar meraklı. "Beni aldattığın kız kim? Bizim sınıftan mı? Dur! Küçüklerden biri değil mi? Ne zaman seninle kampüse çıksak o küçük veletlerin sana bakışını görüyorum. Sana yiyecek bakmaları beni sinir ediyor. Onlara morfin vermeden öldürmek istiyorum." Bu kız ne yaşıyordu böyle? Hangi psikopat filmleri izliyorsa biran önce o filmleri bırakmalı. Kız kıskançlık yüzünden dişi Hannibal'a dönmüştü. "Saçmalama kızım. Öyle bir şey yok." koluma girdi. "O zaman neden uzaksın benden?" Sen neden bu kadar yakınsın bana? Baktım bu muhabbet uzayacak "Benim gitmem gerek." dedim. Melda "Ama..." dediğinde hiçbir şey demeden hızlı adımlarla ondan uzaklaştım.
***
Yine o ormandaydım. Kanlı kurtlar yoktu bu sefer. Onlardan nasıl kurtulduğumu bilmiyordum. Bu sefer orman eskisi gibi karanlık değildi. Güneş ışığı az da olsa ormana giriyordu. Bu korkutucu ormanı daha az korkutucu hale getiriyordu. Yürürken ağaçlara bakarak yürüyordum. Ağaçların yosunlu olması kuzeyi gösterirdi. Belki kuzeyi bulursam bu ürkütücü ormandan kurtulurdum.
Ağaçların üzerinde yosun yok ki ben nasıl bulacağım bu kuzeyi? Ağaçlar o kadar farklı ki... Sanki ağaç değil gibi. Ağacın yüzeyine dokunduğumda bir şey hareket etti. Geriye doğru korkarak gittiğimde bir şey ayağıma takıldı. Düştüm. Etrafımı saran siyah şeye bakarken nefesimi tuttum. Bu bir yılandı. Siyah büyük yılan ip gibi beni sararken nefes alamadım. Hareket ettikçe beni saran yılan bana baktı. Gövdemden başlayıp boynuma doğru saran yılan başını bana doğru uzattı. Çatallı dilini yüzüme doğru uzatırken ağzıma acı bir tat geldi. Son bir kuvvetle bağırdım. "Yardım edin. Ölmek istemiyorum."
***
BURAK!
Amfide oturmuş dersin başlamasını bekliyordum. Yanıma Hasan oturdu. "Neyin var senin? Bu surat ne?Melda ile mi kavga ettiniz?" ofladım. "Hiçbir şey yok." dediğimde "Melda onun yüzünden mi senden ayrı oturuyor?" dedi Hasan. "Bilmiyorum neden ayrı oturduğunu. Çok merak ediyorsan ona sor Hasan." Hasan elini omzuma koydu. "Oğlum sınıfın en güzeli ile çıkıyorsun. Bunun farkında mısın?" bu bir ayrıcalık mıydı? Bu lütuf muydu? Bence değil. "Abi boşver beni. Bana bulaşma bugün." Hasan "Tamam, sakin ol!" dedikten sonra yanımdan ayrıldı. Ders boyunca tüm surat kasıp durdum. Dersi dinlediğim de yoktu. Dersten sonra kütüphaneye gittim. Arkamdan bana seslenen Hasan ve Ferdi'yi duymamazlıktan geldiğim için kolayca onlardan kaçabildim.
Büyük kütüphaneye girdiğimde tıp kitaplarının olduğu ikinci kata çıktım. Tıp kitaplarında beyin travması ile ilgili kitaplara belirledikten sonra kitapları kütüphane görevlisine verdim. Kitapları aldığım gibi boş koltuklardan birine oturdum. Elime en ağır tıp kitabı elime aldım. Beyin travmasıyla ilgili bölümü açıp okumaya başladım. Komada olan hastaların hikayelerini okuyordum. On altı yıl sonra bile uyanan hasta vardı. Yirmi altı yaşında olan adama on altı yıl sonra uyanıyor. Kendini kırk iki yaşında saçlarında beyazları olan biri olarak buluyor. Tedavileri okurken bir ses duydum tepemde. "Bizim inek oğlan değil mi bu?" diyen Ferdi'ye baktım. "Niye geldiniz?" Ferdi dizimdeki kalın kitaba baktı. "İneklik yapmak için bizi mi ektin? Ders çalışacağım deseydin biz seni rahat bırakırdık." Ferdi'ye kızgın kızgın bakarken "İneklik yaptığım yok." dedim. Ferdi elimden kitabı almaya çalıştığında sertçe kitabı kapattım. "Senin neyin var dostum böyle?" dediğinde Ferdi "Beni rahat bırakın." dedim. Hasan elini Ferdi'nin omzuna koydu. "Hadi gidelim Ferdi. Sevgilisi ile kavga etmiş, kızgın." Ferdi "Öyle mi ahbap? Senin için üzüldüm. Benim kız da beni terk etti. Gerçi sonra bana geri döndü." Ofladım. "Beyler burası kütüphane. Sessiz olun."
Ferdi ve Hasan'ı gönderdikten sonra tekrar okumaya devam ettim. Üçüncü kitabı bitirdiğimde aradığımı buldum. İstediğim yazı bulunan dışındaki diğer kitapları iade ettim. Kitabı elime alıp hastanenin yolunu tuttum. Abimin odasına girecekken yaşlı bir hemşire beni durdurdu. "Bulut Bey ameliyathanede." dediğinde abimin odasına girdim. Kitabı açıp abimi beklemeye başladım. Baktım gelmeyecek gibiydi. Odadan çıkıp onun odasına gittim. Hayal'i odasında hemşire ve doktorları görünce odaya girdim. Hemşire monitöre bakıp "Kalp atımı yavaşlıyor." dedi. Bağırdım. "Kurtarın onu." Doktor bana baktı. "Çık burdan." Hemşirelerden biri "Çıkar mısınız?" dedi. Hayal'e bakıp "Hayal, sevdiklerini bırakma. Hayal!" dedim. Hemşire beni dışarıya çıkardı.
Camın arkasından onun can çekişini izlemek çok kötüydü. O can çekerken ben hiçbir şey yapamıyordum. O an başını dizinin arasına alan adamı gördüm. Kumral adam ağlıyordu. "Hayal kızım, bizi bırakma." diyordu durmadan. Galiba Hayal'in babasıydı. Adamın yanına gittim. Ne diyeceğimi bilmeden adama bakıyordum. Adam başını kaldırıp bana baktı. "Seni Hayal'in yanında gördüm." dediğinde eşine dediğini söyledim. "Ben intörnüm."
"Biricik evladım, canım kızım can çekiyor. Benim tek yaptığım onun can çekişini izlemek. Bir baba için en büyük azap." Doktor odadan çıktıktan sonra doktorun yanına gittik. Doktor Hayal'in babasına "Hayal'in kalbi durmuştu." dediğinde adam elini omzuma koyup benden destek aldı. Doktor "Kalbi çalıştırmayı başardık." dedi. Hayal'in babası doktor gidene kadar teşekkür etti. Kızını görmelerine izin vermediler. Babası kızını camdan izlerken onu orda bıraktım. Abimin odasına girdim.
"Kapı çalmayı da mı bırakın artık?" diye beni azarlayan abimi gördüm. "Hastanın biraz önce kalbi durdu." dediğimde "Bu hastanede olan bir şey. Burası ölümün ve doğumun yeri." dedi. Bir doktordan çok imam gibi gözüküyordu gözüme şu an. Az sonra "Her canlı ölümü tadacaktır." diyeceğini bekledim. Ama demedi "Hayal'in kalbi çalıştı." dediğimde "Bundan da haberim var. Cemil hastaya müdahale ederken senin odaya paldır küldür girdiğinden haberim var." dedi. Yanıma geldi. Gömleğimin omuzlarından tuttu beni. "Sen ne yapıyorsun oğlum? Senin derdin ne?" Abimi göğsünden ittim. "Hiçbir şey."
Tıp kitabını işaret etti. "Hiçbir şey için mi bu kitap burda? Beyin travması geçiren hastalar ve travmanın seyri!" Kitabı okumuş. "Abi kitapta dediği gibi kız için bir umut var. Ona ailesinden, sevdiklerinden bahsedilirse belki kız uyanır." dediğimde abim bağırdı. "Biz doktoruz. Hayalperest değiliz. Her yazılan ve çizilen yöntemi uygulayamayız. Ben işimi yapıyorum Burak. Sen de işini yap. Burnunu bu işe sokmaktan vazgeç artık."
"Bu kadar çabuk mu vazgeçeceksin hastandan? Ya kızın ailesi ne olacak? Kadın bana ne dedi? Biliyor musun? Kızım ne zaman uyanacak dedi. Bana yaşlı gözlerle bakan bir anne vardı karşımda." dediğimde abim bağırdı. "Sen ne biliyorsun doktor olmak konusunda? Sen daha öğrencisin. Ben kaç yıldır doktorum doktor. Kaç hayat benim ellerimde can buldu? Kaç hayat bu ellerde can verdi? Bizler bazen kurtarıcı melek bazen de ölüm meleğiyiz." Abim kapıyı gösterip "Şimdi çık git burdan."
***
Bir ses duyduğumda yılanın sıkıca saran bedeni gevşemeye başladı. "Hayal!" Biri adımı söylediğimde nefes almaya başladım. Tekrar biri adımı söylediğinde koca siyah yılan benden uzaklaşıp gitti. Koca ağır bedeni büyük ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla gitti. Yılan beni bıraktığında yere çöktüm. Hızlı hızlı soluklar almaya başladım. Ciğerlerim acıyordu. Bütün kemiklerim kırılmış gibi acıyordu.
Yerde yatarken gri gökyüzüne baktım. Ağaç dallarının göğü kapadığı, küçük bir boşluktan görünen o gri göğe baktım. Güneş yoktu. Ay yoktu. Yıldızlar da yoktu. Gökyüzünde gökyüzünü yapan hiçbir şey yoktu. Bu gri, bu kasvet dolu gökyüzüne bakarken yüzüme bir damla düştü. Sonra bir tane daha sonra bir tane daha derken yağmur yağmaya başladı. Ayağa kalktım. Ağır aksak bir şekilde yağmurdan kaçacak bir yer aramaya başladım.
Geniş gövdeli ağaçlara bakarken gövdesine küçük bir evin sığabileceği oyuğu gördüm. Adımlarımı hızlandırmaya başladım. Ayağımdaki acı ve çamurlaşan toprak yol yüzünden yürümekte zorlanıyordum. Kendimi zar zor ağacın gövdesine atabildim. Yağmurdan sırılsıklam olmuştum. Yere oturdum. Sırtımı ağacın gövdesine dayayıp yağan yağmuru izledim. Bir kuş sesi duyduğumda gözümden bir damla yaş aktı, başımdan akan sularla beraber.
***
"Selim... Sence uyanacak mı?" dedi Hayal'in annesi. Hayal'in annesi ve babası kızlarının uyanmalarını bekliyordu koridorda. Onlar varken odaya giremiyordum. "Nergis umudumuzu kaybetmeyelim. Hayal uyanacak. Kızımız uyanacak. Sonra da bu hastanede olduğu için hemen eve gitmek isteyecek." dedi babası. İkisinin de gözlerinde yaşlar vardı. Annesi "Ama doktor o kadar umutlu konuşmuyor. Kendinizi her şeye hazırlayın diyor. Kızım için ölecek diyor o doktor." dedikten sonra ayağa kalktı. Hayal'in olduğu odanın önünde durdu. Cam kenarında durmuş elini cama koydu. "Kızım, Hayal'im orda yatıyor. Selim onun uyanmama ihtimalini düşünmek istemiyorum. Hayal uyanmazsa ben ne yaparım?" Babası "Kızımız güçlü Nergis. Hayal uyanacak. Göreceksin o uyanacak."
Yavaş adımlarla onların yanına gittim. Öksürdüğümde ikisi bana baktı. "Sizle konuşmak istediğim bir konu var. Konuşabilir miyiz?" Babası "Ne hakkında?" dediğinde camın ötesinde duran Hayal'i gösterdim. "Kızınız hakkında." Annesi "Seni burda birkaç kere gördüm." dedi. Benden şüpheleniyordular. "Hayal gibi hastaları inceledim. Beyin travmasıyla ilgili hastalar için kullanılan bir tedavi yöntemi var." Annesi "Tedavi mi? Ama doktor bir şey demedi. Sadece beklememiz konusunda konuşuyor." dedi. "Kızınızın uyanması için bir umut olabilir. Ama bu kesin kızınızı uyandıracak diyemem." Babası "Nedir bu tedavi doktorun söylemediği?" dedi.
"Kızınıza kendisinden, onunla hatıralarınızdan, ona olan sevginizden bahsedin." Annesi "Bu işe yarar mı? Hayal uyanır mı?" dediğinde "Tedavi kesin işe yarar diyemem. Ümitlenmeniz ve tedavi sonrası hayal kırıklığı yaşamanız olası. Sizi çok ümitlendirmek istemiyorum." Annesi "Kızım için her şeyi yaparım." dedikten sonra camın arkasındaki kızına gözü yaşlı baktı.
***
Bir kadın sesi duyuyordum. Sesi kadife kadar yumuşaktı. Ses tanıdık geliyordu. Bir kadın sesiydi bu. Sesin tonunda hüzün hissediyordum. "Hayal!"
İsmimi söyleyen bu kadın neden üzgündü? Seslenmek istiyordum ama yapamıyordum yine. Sonra ses kayboldu. Bir hiçlik içinde kayboldum yine!
***
Yağmur durduğunda saklandığım ağaç gövdesinden çıktım. Yerler çamurdu. Üzerime ağaçlardan yağmur damlaları damlıyordu. Yürümeye başladım. Ayağımda ayakkabım olmadığı için ayağıma çamurlar yapışıyordu. Nereye gideceğimi bilmeden yürüyordum. İçimdeki sesi dinlemeye karar verdim. Yürürken ayaklarıma taş ve çalılar batıyordu. Ayağıma batan taş ve çalıları umursamadan yürüyordum.
Güneş ışığı az da olsa yoluma ışık oluyordu. Büyük ağaçların dallarına değişik renkte kuşlar kondu. Kanatları rengarenk olan kuşlarda kırmızıdan, maviden, sarıdan, turuncudan, yeşilden... Ve ilk defa gördüğüm renkler de vardı kanatlarında. O kadar güzeldiler ki onların gerçek olmadığını düşünmeye başladım. Kan kırmızısı ve çivit mavisi tüyleri olan bir kuş önümde kanat çırpmaya başladı. Kanatlarını çırparken oluşturduğu rüzgar saçımın uçmasına neden oluyordu. Elimi kuşa doğru uzattığımda kuş kaçmadı. Kuş bileğime doğru alçalmaya başladı. Sonra da sanki onu eğitmişim gibi bileğime kondu. Diğer elimi çekinerek kanatlarını okşamak için uzattım. Kuş her hareketime bakarken durdum. Sonra kuş ötmeye başladı. Sanki hüzünlü bir melodi söyler gibi ötüyordu. Hüzünlenmeye başlamıştım kuş öttükçe. Gözyaşım akarken bir ses duydum. "Hayal!" Sesin geldiği yönü bulmaya çalıştım. "Kimsin?" diye bağırdığımda bileğimdeki kuş kanatlanıp uçtu. Kuşun kan kırmızısı ve çivit mavisi tüylerine bakarken yine adımı duydum. Bağırdım. "Gel artık! Kurtar beni!"
***
"Günaydın Burak Bey." dedi kumral hemşire. Saçlarına sarı mı ekletmişti bu kız? "Bu renk seni açmış." dediğimde kız ona evlenme teklifi etmişim gibi sevindi. Hala kızın adını bilmediğim için ve artık sık sık buraya uğrayacağım için kızın adını sormaya karar verdim. "İsmini öğrenebilir miyim?" Kız kekeleyerek "Taa-tabii!" dedi. "İsmim Aliye." dediğinde gülümsedim. Kızdan sonra numarasını isteyecektim. Hayal'in durumu hakkında bir gelişme olursa beni arasın diye. "Aliye hastanın durumunda bir değişiklik var mı?" dedim, biraz umutla. Genelde böyle hastalar için istatistik umutlu olmamamızı söylese de içimde hala bu kıza karşı küçük bir umut parçası vardı. Aliye "Stabil." dedi. Bu kelimeyi daha ne kadar duyacağımı merak etmiştim. Bu kelime ve olasılıkları aklıma geldiğinde iyi olan olasılıkları düşünmeye çalıştım. Hayal, en azından hayattaydı.
Camın arkasından duran bedene bakınca kaç yaşında olduğunu merak ettim. Bu haliyle genç bedeni oldukça yaşlı gibi gözüküyordu. Yüzünde yaşlılara özgü bir olgunluk vardı. Solgun, beyaz teni ve kıpırdamadan yatan bedeni... Onu görünce aklıma neden hep ölüm geliyor? Bu mesleğimin bir gereği mi yoksa hep mantıklı olmaya çalışan kişiliğimin bir özelliği mi? Karar vermekte güçlük çekiyordum. Aliye elini omzuma koyunca düşüncelerimden sıyrıldım. "Kusura bakmayın Burak Bey ama bunu size sormam gerekir." Eliyle o yatakta yatan bir melek gibi uyuyan Hayal'i gösterdi. "Onu neden seçtiniz? Yoksa o sizin sevgiliniz mi?" dediğinde kısa bir şaşkınlık geçirdim. Hemşirenin bu cesur sorusu karşısında ne cevap vereceğimi bilemedim. "Aliye, daha önce de söyledim. Rastgele bir seçim yaptım. Şansıma Hayal çıktı." Kızın yüzüne baktığımda bana inanmadığını gördüm. Onu inandırmak zorunda da değildim zaten. Umursamadım. İçeri girdiğimde birkaç dakika ayakta onu izledim. Soluk ten rengini, kahverengi saçını...
Sandalyeyi alıp yanına çektim. Sandalyeye oturuken çıkan ses ve makinelerin sesi dışında çıkan ses yoktu. Sessizlik içinde ses büyük bir tezat oluşturuyordu. İnsan bu odadayken ve onun yanındayken sessizliğe sığınmak istiyordu. Onunla konuşmaya korkuyordum. Sanki konuştuklarımı duyacak da bana cevap verecek diye korkuyordum. Oysa bu korkum o kadar saçmaydı ki. O parmağını bile oynatamazken bana nasıl cevap verecekti? Bir gün uyanıp bana cevap verirse şaşırırdım heralde. Keşke beni bir gün şaşırtsa!
"Merhaba Hayal! Yine ben geldim. Benim kim olduğumu biliyor musun? Durmadan seni ziyaret eden ve başını ağrıtan tıp öğrencisi." Kendimi tutamayıp cümlemin saçmalığı karşısında kahkaha attım. "Özür dilerim. Saygısızlık etmek istemedim." Kısa bir süre sustum. Bu sessizlik boyunca ayaklarımı sinirli sinirli yere vuruyordum.
"Biliyor musun, bu mesleği neden istedim?" Pencereden dışarı baktım. Hava güneşliydi. İnsanların bu güzel havada dışarı çıktıklarını, çocukları varsa parka götürdüklerini düşündüm. Sonra da Hayal'in anne ve babasını düşündüm. Hastanede kızının odasının karşısında derisi sökülmüş koltuklarda oturuyordular. İyi bir haber için bekliyordular bu ilaç kokan hastanede. "Kimseyi söylemedim ama sana söyleyeceğim. Bak kimseye söylemek yok. Tamam mı?" Hayal'e baktım ve bir an uyandığını düşündüm. Bana "Kesin kızları tavlamak için doktor olmuşsundur, sen." dediğini düşününce gülümsedim. Sonra o uyuyan bedenin bunu diyemeyeceğini fark ettikten sonra konuşmaya devam ettim. "Bu mesleği seçtim çünkü abim gibi olmak istiyordum. Ben hayatım boyunca abim gibi olmak istedim. Hala da istiyorum. Onun gibi zeki olmak, onun gibi konuşmak... Kısaca o gibi olmak."
Ayağa kalktım. Odada volta atmaya başladım. Volta atarken de konuşuyordum. "Babam, yani Sabri Bey sert biriydi. Bize karşı hep mesafeli oldu. Bizi asla sevdiğini göstermezdi. Bir iki kere başımı okşamıştır. Nerdeyse bize baba demeyin Sabri Bey deyin diyecek. Onun bu davranışını eskiden Yeşilçam filmlerindeki karakter olmak istemesine bağlardım. Orda da mesafeli ama çocuklarını çok seven baba tipleri var ya... İşte ben babamı bu yüzden öyle olmak için bize öyle davrandığını sanırdım." Durdum. "Sonra gerçeği öğrendim. Babamın babası yani dedem sert bir mizaca sahipmiş. Galiba babamdan da sert. Demek istediğim şu; babam babasından bunu gördü, bunu uyguladı. Bu yüzden bize karşı böyle."
Hiç unutmadığım bir görüntü vardı aklımda. "Beş yaşındaydım. Hastalanmıştım. Ateşim çıkmıştı. Terledikçe terliyordum. Annem sirkeli bezle ateşimi düşürmeye çalışıyordu. Babam o gün işi nedeniyle evde değildi. Annem sabaha kadar ateşimi düşürmeye çalıştı. Sabaha doğru gözümü açtığımda babamı gördüm. Yatağın başında durmuş bana bakıyordu. Ne yaptı, biliyor musun? Saçımı okşadı. "Benim aslan oğlum." dedi fısıltı bir şekilde. Bana gösterdiği en büyük sevgi gösterisiydi, bu Hayal."
Sandalyeye hayli yorgun bir şekilde oturdum. Bir oh dedikten sonra dudağımda yarım bir gülümseme ile ona baktım. Elini uzandı titreyen elim. Hala sıcak olan solgun tene değerken üşüdüğümü fark ettim. Bu yaz sıcağında üşümem normal değildi. Hele de terden sırılsıklam olacak kadar sıcak bir günde üşümem hastalık belirtisi olamayacak kadar saçma gözükmüştü gözüme.
"Peki! Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar. Mucizelere inanır mısın? Bilmiyorum ama bence, inanmalısın." dedikten sonra odadan çıktım. Kapıdan çıktığımda burun buruna biriyle karşılaştım. Çatılmış kaşlar, asık suratla bana bakan abimi görünce "Abi! Sen burda mıydın? Seni hiç beklemiyordum." dedim vurdumduymaz olmaya çalışan bir ifadeyle. Bulut yakama yapışırken "Senin burda olacağımı biliyordum Burak Efendi." dedi. Bulut'un elinden kurtulmaya çalışırken "Her şeyi açıklayabilirim." dedim. Sanki sevgilisi ile kötü bir durumda yakalanan genç gibi davrandığımı fark ettiğimde artık geri dönüşümün olmadığını biliyordum. "Ama şimdi değil." dedim koşarak. Merdivenlerden inerken abimin giderek azalan sesini duydum. "Gel buraya baş belası. Yeter artık başıma açtığın dertler."
***
Bir sesle uyandığımda bunun rüya olduğunu anlamamla bir oldu. Halbuki rüya olamayacak kadar gerçek gibiydi. Aynı anda gerçek olamayacak kadar hayal gibiydi. Yumuşak, kadife kadar yumuşak bir ses duydum, önce. "Hayal!" Ses ağlamaklıydı. Her an ağlayacak gibi geliyordu kulağa. Sonra sesin sahibinin bir kadın olduğunu anladım. Acı çeken bir kadın!
Gözümü açtığımda o ses de kesildi rüyayla beraber. Yine o ormanda, toprağın üstünde cenin pozisyonunda uyurken buldum kendimi. Çaresiz ve yalnız! Tıpkı anne karnından çıkıp dünyaya ilk merhaba dediğimizde hissettiğimiz gibi.
Yüzünü bile görmediğiniz bir sesi özlemek mümkün mü? Bu sorunun cevabı benim için evet. Hiç görmediğim bir kadının sesini özlüyordum. Birkaç kez duyduğum bu ses beni bir yere ait hissetmemi sağlıyordu. Aidiyetlik duygusu olarak tanımlanan bu duygu, balta girmemişten hallice iyi olan bu ormanda kendimi bir yere ait hissetmemi sağlıyordu. En önemlisi de buydu galiba. Bir yere ait olmak. Bir ağaç nasılsa kökü ile beraber toprağa aitse ben de birine veya birilerine aittim. Sadece şimdilik bunu bilmiyordum. Ama öğreneceğimi biliyordum. Tıpkı yağmur damlalarını yüzümde acılı kadının gözyaşıları sanmam gibi.
***
BURAK!
"Burak, seninle konuşabilir miyiz?" Bu sesi duyduğumda olduğum kitaptan başımı kaldırdım. Melda merakla bana bakarken başımı salladım. Melda yanımı gösterip "Yanına oturabilir miyim?" Bankın kenarına doğru geçtiğimde o da diğer kenarına geçti. Kısa bir süre sessizlik içinde oturduk. Melda önemli bir konuşma yapacağı zaman yaptığı gibi parmaklarını kütletmeye başladı. "Önemli bir konu mu?" dediğimde şaşkınlıkla "Nasıl bildin?" dedi. Ellerini işaret ederken "Bunu genelde önemli bir şey diyeceğin zaman yaparsın." dedim. Ellerini suçluymuş gibi arkasına sakladı.
"Bunu nasıl yapıyorsun?" Bu derken sorudan çok kızgınlık ifadesi gibi duruyordu. "Neyi nasıl yapıyorum?" Kol kola yürüyen çifte gülümserken "Beni nasıl bu kadar iyi biliyorsun?" dedi. Sonra bana döndü. "Senin kadar beni iyi tanıyan biri olmadı şimdiye kadar." dediğinde yüzünde çözemediğim bir ifade vardı. "Şey... Bu aslında iyi gibi duruyor ama değil." dediğinde kafam karışmıştı. "Ne demek istiyorsun?" dedim direk. "Her zaman doğrudan söyleyen taraf oldun Burak." Sanki bunu derken bu huyumu onaylamıyor gibiydi. "Melda seni anlayamıyorum desem bana kızar mısın?" dedim.
Melda ayağa kalktı. "Sana kızmayı uzun zaman önce bıraktım Burak." Bu ne demekti şimdi? Bazen kızları gerçekten anlamadığımı düşünüyordum. Hele de Melda'yı. Galiba en çok onu anlamıyordum. Sevgilim olduğu halde onu anlayamamam garip olduğu kadar kötü bir durumdu. "Melda benimle konuşacağın konu ne?" dediğimde Melda elini kitabın üstüne koydu. "Ne yaptığını daha doğrusu ne yapmak istediğini biliyorum Burak." ağır kitabı eline alıp kitabı okumaya başladı. İngilizce kelimelerin ne anlama geldiğini anladığında kaşlarını çattı. Kitabın kapağındaki kafatasına bakarken yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. Kitabı açıp orta sayfaya geldi. Altını çizdiğim cümlelere bakarken yüzünde şaşkınlık ifadesini gördüm. Tıpkı benim ilk defa okuduğumda oluşan ifadeydi bu ifade.
Kitabı geri bana sertçe verirken "Ne yapmak istediğini biliyorum Burak." dedi. Gözü hala kitabın kapağındaki kafatasındaydı. "Melda açık konuşur musun?" Melda başını kaldırdığında gözünden almayı bekleyen bir çift gözyaşı gördüm. Elimle gözyaşını silmek için elimi uzattığımda geri çekildi. "Bırak aksın gözyaşlarım. Bu senin için son döktüğüm gözyaşı Burak Atan." Kotunun cebinden bir şey çıkardı. Elindeki gümüş şeye bakarken bunun kolye olduğunu anladım. Melda'nın elinde sallanan ucunda küçük kalp olan kolyeye bakarken bunun benim Melda'nın doğum gününde aldığım kolye olduğunu anladım. Onun yanağından öptükten sonra boynuna kolyeyi takmıştım. "Kalbinin her zaman benim olması dileğiyle!" demiştim kulağına.
Melda elimi açıp içine kolyeyi koydu. Eli birkaç saniyeden uzun süre elimin üstünde durdu. "Bana söylediğin cümleyi hatırlıyor musun Burak?" Evet diyemedim ama o evet dediğimi anlamıştı. "Kalbinin her zaman benimle olması dileğiyle!" Bu cümleden sonra elime bir damla gözyaşı döküldü, Melda'nın gözyaşı. "Benim kalbim her zaman seninleydi Burak." Bunu derken eliyle kalbini işaret etti. "Ama senin... Senin kalbin hiçbir zaman benim olmadı sevgilim." Bunu derken eliyle kalbimi işaret etti. Uzun zamandır attığını sandığım kalbim şimdi atmayı bırakmıştı. Melda'nın ayak seslerine elimden düşen kitap sesi karıştı. Elimde neden düşmediğini anlamaya çalıştığım kolyeye bakarken fark ettim. Kolyenin zinciri kopmuştu. İki parmağım arasında duran ince bir zincir sarkarken yere düştü o küçük kalp!
***
"Hayal hadi uyan!" Bu cümle karşısında gözlerimi açmakta zorlandım. Gözlerim sanki bu cümle karşısında şımarıklık yapmak ister gibi açılıyordu. Tekrar duydum o cümleyi ama bu sefer emir cümlesi değilde dilek cümlesi gibi çıkmıştı bu cümle. "Hayal hadi uyan!"
Gözlerimi açtığımda güneş ışıklarını bedenimde oyun oynamasını izledim. Sonra esneyerek ayağa kalktım. Her zamanki yaptığım şeyi yapmaya devam ettim. Ormanda yürümeye başladım. Artık eskisi gibi korkunç olmayan ormanda birkaç şey dikkatimi çekmişti. Birincisi eskisi gibi karanlık değildi bu orman. İkincisi ise çiçek. Daha önce çiçek görmediğime yemin edebilirdim.
Beyaz ve sarıdan da renk alan çiçeğin yanına gittim. Yere çöktüm. Dizim toprağa değerken çiçeğin güzelliği karşısında nutkum tutulmuştu.