Evin içine attığı ilk adımda tahta zemin gıcırdadı. Salonun ortasına kadar ilerledi. Eşyalar beyaz çarşaflarla örtülmüştü; her biri devasa, hareketsiz hayaletleri andırıyordu. Aras, çocukken izlediği korku filmlerini anımsadı ama buradaki duygu korkudan ziyade, istenmediği bir yere zorla girmiş olma mahcubiyetiydi.
Salondaki büyük piyanonun üzerindeki örtüyü yavaşça kaldırdı. Siyah lake yüzey, üzerindeki yoğun toz tabakasına rağmen hala asaletini koruyordu. Ancak Aras’ın dikkatini çeken piyano değil, tuşların tam ortasına, sanki biri az önce oraya bırakmış gibi duran nesneydi: Gümüş renkli, eski bir makaralı teyp. Teybin hemen yanında, sararmış bir kağıt parçası duruyordu. El yazısı titrek ama kararlıydı:
"Dinle Aras, çünkü gerçekler ancak sessizlikte duyulur. Hoş geldin."
Aras, notu eline aldığında kağıdın hala nemli olduğunu hissetti. "Hoş geldin mi?" diye fısıldadı. Amcası öleli aylar olmuştu. Avukat, evin o günden beri mühürlü olduğunu söylemişti. O halde bu notu kim, ne zaman bırakmıştı?Klik.
Cihazın makaraları ağır ağır dönmeye başladı. Önce uzun bir hışırtı duyuldu. Ardından, derinden gelen bir piyano sesi odayı doldurdu. Birkaç dakika sonra müzik aniden kesildi ve o yorgun ses duyuldu: "Burada olduğunu biliyorum... Duvarların ardına bak. Toprağın altına değil, seslerin arasına bak."
Kayıt bittiğinde Aras bir süre kıpırdayamadı. Dışarıda rüzgar şiddetini artırmış, sarmaşıkların yaprakları camlara kırbaç gibi vurmaya başlamıştı. Tam o sırada, üst kattan bir ses geldi. Tok, ağır bir şeyin yere düşme sesi.
Aras, bel çantasından fenerini çıkardı. Işık huzmesi karanlığı delerken, merdivenlerin tırabzanlarındaki oymaların ne kadar ürkütücü olduğunu fark etti; her biri acı çeken birer insan yüzü gibi işlenmişti. Merdivenleri çıkarken her basamak, Aras’ın kilosunu taşıyamıyormuş gibi feryat ediyordu. Üst kata ulaştığında, koridorun sonundaki odanın kapısının aralık olduğunu gördü. İçeriden zayıf, ritmik bir ışık sızıyordu.Odaya girdiğinde kalbi boğazında atıyordu. Burası büyük amcasının çalışma odası olmalıydı. Duvarlar tavana kadar kitaplarla doluydu ama kitapların çoğu raflarda değil, yerde yığınlar halindeydi. Odanın ortasında eski bir çalışma masası ve masanın üzerinde kendi kendine yanan bir gaz lambası vardı.
"Kim var orada?" dedi Aras, sesi bu kez daha sert çıkmıştı.
Cevap gelmedi ama fenerinin ışığı masanın altındaki bir şeye takıldı. Bir çift ayakkabı. Kahverengi, eski, derisi çatlamış erkek ayakkabıları. Ancak ayakkabıların içinde kimse yoktu. Sadece öylece duruyorlardı, sanki birisi onları tam adım atacakken çıkarmış ve oradan buharlaşıp gitmiş gibi.
Masaya yaklaştı. Gaz lambasının yanındaki not defteri açıktı. Sayfalarca dolusu isim yazılmıştı. Köylülerin isimleri, yanlarında tarihler ve bazı notlar: "Salih - 12 Mart, sustu. Elif - 19 Haziran, henüz bilmiyor."
Aras kendi ismini aradı. Listenin en sonunda, bugünün tarihinin yanında kendi ismini gördü: "Aras - 19 Aralık. Kapıdan girdi."
O an ensesinde soğuk bir nefes hissetti. Evin içinde yalnız olmadığına artık emindi. Arkasını döndüğünde kimseyi göremedi ama odadaki gaz lambası aniden söndü. Karanlık bir çarşaf gibi üzerine çöktüğünde, alt kattaki teyp tekrar çalışmaya başladı. Bu sefer ne müzik vardı ne de amcasının sesi... Sadece hıçkırarak ağlayan bir kadının sesi evi dolduruyordu.Aras karanlıkta sendeleyerek koridora çıktı. Fenerinin ışığı zayıflamaya başlamıştı; piller bitiyordu. "Sakin ol," dedi kendine, "Bu bir oyun. Birileri beni korkutup buradan kaçırmak istiyor." Ama bu "birileri" kimdi ve amcasının kasetlerine nasıl erişmişlerdi?
Merdivenlere yöneldiğinde, ayağı halının altındaki bir çıkıntıya takıldı. Dengeni kaybedip yere kapaklandığında, el feneri elinden fırlayıp karanlıkta kayboldu. Şimdi tamamen kördü. Elleriyle yerdeki halıyı kenara itti. Tahtalardan biri diğerlerinden farklı duruyordu. Parmak uçlarıyla tahtanın kenarını yokladı ve küçük bir kapağı yukarı doğru kaldırdı.
İçeride, tozun içinde parlayan metal bir kutu vardı. Kutuyu kucağına alıp alt kata, teybin olduğu odaya doğru, duvarlara tutunarak indi. Teypteki ağlama sesi durmuştu. Onun yerine sadece o düzenli nefes alışveriş kalmıştı.
Aras, piyanonun yanındaki kibriti bulup bir mum yaktı. Titreyen ışıkta metal kutuyu açtı. İçinden bir tomar siyah beyaz fotoğraf ve bir anahtar çıktı. Fotoğrafların hepsinde aynı yer vardı: Evin arka bahçesindeki o devasa incir ağacı. Ama her fotoğrafta, ağacın dalında asılı duran farklı bir nesne görülüyordu. Bir çocuk ayakkabısı, bir fular, bir gözlük...
En alttaki fotoğrafta ise amcası Hikmet vardı. Yanında genç, güzel bir kadınla duruyordu. Kadının yüzü bir jiletle kazınmıştı. Fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazılıydı:
"Onu gömdüğüm gün, köy de sustu."
Aras, elindeki anahtara ve fotoğrafa bakarken, dışarıdaki fırtınanın içinde birinin eve doğru yürüdüğünü gördü. Pencerenin hemen önünde, yağmurun altında duran bir siluet. Elinde bir fener tutuyordu ve ışığı doğrudan Aras'ın gözlerine çevirdi.