Heyecan, korku ve bilinmezlik her yanımı sarmıştı. Ama yine de yaşamak, görmek istiyordum. Kötü şeyler düşünüp kendimi boş yere üzmek istemiyordum. Kaderin bana güzel şeyler yaşatacağına inanmak istiyordum.
Yatmadan önce çantamı kontrol ettim, ışığı kapatıp yatağa uzandım. Telefonumu elime alıp bildirimlere göz gezdirdim. Gruptan Kerem ve Ayça'nın bana sitem eden mesajlarını okuyup gülümsedim. Ardından öpücük emojisiyle yanıt verip gönderdim. Telefonu şarja takıp komodinin üzerine bıraktım ve gözlerimi kapattım.
Sabah, alarmın o rahatsız edici sesiyle uyandım. Ne kadar kalkmak istemesem de yorganı üstümden atıp bir çırpıda ayağa kalktım. Banyoda hızlıca rutin işlerimi halledip yüzümü soğuk suyla yıkadım. Aynanın karşısında kendime kısa bir bakış attım. Göz altlarım biraz yorgundu ama genel olarak fena görünmüyordum.
Abartıya gerek yoktu, sade bir şeyler yeterdi. Hafif kapatıcıyla göz altlarımı aydınlattım. Kirpiklerime biraz maskara sürdüm, gözlerim daha belirginleşti. Yanaklarıma hafif bir allık dokunuşu ve dudaklarıma nemlendiriciyle karışık nude tonlarda bir parlatıcı… Yeterince canlı, ama doğal.
Üzerime dizlerimin üstünde biten, yandan hafif yırtmaçlı, kare yaka triko elbisemi giydim. Saçlarımı düzleştirip doğal bir şekilde bıraktım. Saate baktığımda okula yalnızca yarım saat kalmıştı. Hemen çantamı alıp odadan çıktım.
Ben odadan çıkar çıkmaz, annem de ellerini kurularken mutfaktan çıktı.
“Kızım, bi’ şeyler yesen de öyle çıksan ya,” diyerek yanıma yaklaştı.
Yanaklarını elimle sıktım.
“Okulda yerim annecim, geç kaldım. Hem biliyorsun, uyanınca hemen yiyemiyorum,” dedim ve öpücük gönderip vestiyerden beyaz spor ayakkabılarımı aldım.
Dış kapıyı açıp ayakkabılarımı yere koydum ve giymek için eğildim. Annem arkamda, her zamanki gibi beni yolcu etmek için bekliyordu. Ayakkabılarımı giyip doğruldum, çantamı omzuma taktım ve anneme el sallayarak bahçe kapısına doğru yürüdüm.
Kapıyı açıp çıktığımda... Gözlerim sokağın başına takıldı.
Emir.
Arabaya yaslanmış, beni bekliyordu. Göz ucuyla sağa sola baktım. Bu kadar yakına gelmiş olması içimi huzursuz etmişti. Gören olmuş muydu acaba? Sabahın sekizi olduğu için sokak tenhaydı ama yine de dikkatli olmalıydık. Hızlı adımlarla yürümeye başladım.
Adım seslerimden geldiğimi fark etti, başını kaldırdı.
Bakışları önce gözlerime, sonra saçlarıma, gerdanıma, en son da elbisemin yırtmacına takıldı. Uzunca bir süre orada oyalandı.
Utançla gözlerimi kaçırdım. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Yanına vardığımda kısık sesle,
“Selam,” dedim. Etrafa bakmaktan kendimi alamıyordum. Biri görür diye aklım çıkıyordu.
Cevap vermek yerine aniden bileğimden tuttu. Bir hamlede kendine çekti ve sert göğsüne yapıştım.
“Selam, güzelim,” dedi. Saçlarımdan bir öpücük kondurup sıkıca sarıldı.
Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Hemen kendimi toparladım ve ondan uzaklaştım.
“Emir! Mahalledeyiz, biri görebilir. Hemen gidelim,” diyerek arabanın kapısını açtım ve hızlıca bindim.
Arabaya biner binmez kalbim deli gibi atmaya başladı. Emir direksiyonun başına geçti, ama çalıştırmadan önce bana dönüp baktı.
“Beni görünce bu kadar heyecanlanırsan, her sabah seni almaya gelirim,” dedi alaycı bir gülümsemeyle.
Gözlerimi ondan kaçırdım.
“Mahalledeyiz Emir, biri görse ne der.”dedim telaşla.
“Umrumda değil güzelim,” dedi aniden ciddileşerek. “Sana sarılmak istedim.”
Bu tavırları… Hem korkutuyor hem de kalbimin derinlerine işliyordu. Hani insanın bir yanı gitmek ister ama diğer yanı kök salmış gibi kalır ya… İşte tam öyleydim.
Bir şey demedim, sadece camdan dışarı bakmaya başladım. Sessizliğim uzadıkça, o da motoru çalıştırdı ve yola koyulduk. Sokaklardan çıkıp ana yola bağlandığımızda göz ucuyla bana baktı.
Ses tonu yumuşaktı ama bir o kadar da ciddi tutarak:
“Benimle dışarı çıktığını… görseler… ne olur?”
“Yani… Bilmiyorum. Herkes hemen etiket yapıştırmaya hazır zaten,” dedim, gözlerimi onunkilere kaçamak bir şekilde çevirerek.
O ise bakışlarını yoldan ayırmadan konuştu.
“Ben kimin ne düşündüğünü umursamam. Seni tanımak istiyorum. Daha yakından… daha derinden…”
Cümlesindeki anlam yükünü iliklerime kadar hissettim. Sessizce yutkundum.
Gülümseyip tam cevap verecektim ki müzik açıldı. Arabada fonda hafif bir parça çaldı… Emir başını bana çevirdi, bu defa gülümsedi.
“Rahatla güzelim. Bugün sadece seni okula bırakacağım. Ama akşam seninle yakından ilgilenmek istiyorum.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Ama dudaklarımdan sadece şu kelime döküldü:
“Tamam…”
O an, göz göze geldik. Kısa ama sanki saatler süren bir temas… Kalbimden bir şeyler koptu. Kafam karmakarışık olsa da, hissettiklerimi inkâr edemiyordum.
Emir arabayı tenha bir ara sokağa çekip motoru susturduğunda, içimdeki kıpırtı iyice artmıştı. Gözlerini yoldan çekip bana döndü. Gülümsemesi… tam bir bela davetiyesiydi.
“Üzerindeki elbise çok fena ,” dedi gözlerini üzerimde gezdirirken. “Ama altındaki teni daha çok merak ettim.”
Şok olmuş gibi bakamadım bile. Çünkü bunu söyleyebileceğini tahmin etmemiştim ve itiraf etmeliyim ki… hoşumada gitmişti.
Kafamı iki yana sallayıp kısık bir sesle güldüm. “Emir” dedim utanarak.
Yavaşça bana doğru eğildi. Aramızda sadece nefesimiz kadar bir mesafe kalmıştı.
“Utanma güzelim daha başlamadım bile… Ama senin ağzının tadını çok özledim.”
Sözleriyle birlikte dudağını dudağıma değdirdi ama öpmedi. Sadece dokundurdu… kıvrak bir oyun oynar gibi. Gözlerimi kapattım, dudaklarımın aralanmasına engel olamadım.
“Ne istiyorsun benden?” dedim fısıltıyla.
Gözleri, gözlerimin tam içine kilitliydi.
“Şu an mı? Beni öyle masum masum izleme, aklımı alıyorsun,” dedi, sesi karanlık ve kadifeydi.
Elini dizime koydu, başparmağıyla yavaşça tenimde gezindi. Dizimin altından yukarıya doğru…
Tüm vücudumun içi yandı. Kalbim deli gibi atıyordu ama korku ya da pişmanlık değildi bu... tamamen heyecandı. Aramızda daha önce yaşanan o günün yankıları bedenimde tekrar yankılanıyordu.
Gülümsedi. Elini yavaşça yukarı kaydırdı, kalçamın hemen kenarında tuttu sonra dudağını boynuma yaklaştırdı.
Bir öpücük kondurdu. Islak ve uzun.
İçimden bir inilti yükselmesine engel olamadım. Gözlerimi sıkıca kapattım. Elleriyle belime sarılıp beni kendine çektiğinde, istemeden bir “Ah” çıktı dudaklarımdan.
Aramızda hiçbir mesafe kalmamıştı.
“Yapma böyle...” dedim, nefes nefese kalmıştım. Sesim titriyordu ama bu titreme korkudan değil, tamamen ondan kaynaklıydı.
Başını hafifçe yana eğip burnunu boynumda gezdirdi. Tenime değdiği her yer alev alev yanıyordu.
“Nasıl?” diye fısıldadı, ses tonu alaycı ve tehlikeli derecede çekiciydi.
“Seni böyle istememi sağlama...”
Sözüm biter bitmez dudaklarımı kıyısından yakaladı. Dudaklarımız değmeden önce, gözlerinin içine baktım. Aramızdaki o gerilim... patlamak üzereydi.
“İşte tam da bunu istiyorum,” dedi, dudak kenarından gülümseyerek. “İstemenin tadı her şeyden güzel. Çünkü seni zaten... alacağım.”
Sözleri zihnimde yankılandı. Böyle rahat, böyle emin konuşması... sinirlerimi bozacak gibiydi ama işin garibi—bunun beni daha da kendine çektiğini biliyordum.
Deliriyordum. Ama ne kadar kızarsam, bir o kadar da ona yaklaşmak istiyordum. Ellerim onu itmek isterken, bedenim onun sıcaklığında eriyordu.
“Bu çocuk beni hem yakıyor… hem bağımlı ediyor.”
Gözlerimi kapattım, nefesimi tuttum. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. O ise hâlâ tenimde dolaşıyor, sınırları zorluyordu. Bu kadar arsız, bu kadar özgüvenli olması içimdeki tüm mantığı bastırıyordu.
Tam o an… arabanın camından geçen biri olur mu korkusuyla irkildim.
“Emir, yeter,” dedim hızlıca toparlanıp elini tuttum.
“Sabah sabah mı başlıyoruz yani?”
Gülümsedi, elini geri çekmedi.
“Seninle sabah başlar, gece biterim. Ama hiç doymam,” dedi göz kırparak.
Kızardım. Ama inkâr edemezdim: Onunla yan yana olmak… her şeyi unutturuyordu…
Ben hâlâ onun dokunuşunun etkisindeyken, Emir yavaşça elini çekti. Gözlerimin içine baktı, sanki bir şey söylemek istiyor ama kelimelere dökemiyordu. Bense yalnızca derin bir nefes alabildim. Kalbim hâlâ hızla çarpıyordu.
Motoru yeniden çalıştırdı. O an aramızdaki o yoğun enerji yerini sessizliğe bıraktı. Arabada fonda hâlâ aynı şarkı çalıyordu ama artık çok daha uzaktan geliyormuş gibi hissediliyordu. Yol boyunca ne o bir şey söyledi ne de ben. Ama ikimiz de biliyorduk… bu sessizlik, konuşmamaktan değil, yaşanandan kaynaklıydı.
Okul binası yavaş yavaş göründüğünde içimde garip bir burukluk oluştu. Arabadan inmek istemiyordum ama inmek zorundaydım. Hayat bir şekilde normal akışına dönmeliydi.
Emir arabayı okulun hemen karşısındaki sokağa çekti. Elimi tuttu, sıkıca kavradı. “Akşam konuşuruz, güzelim,” dedi, ses tonu bu defa yumuşak ve daha korumacıydı.
Başımı salladım. “Tamam,” diyebildim sadece. Sonra elini nazikçe bıraktım ve kapıyı açıp dışarı çıktım. Ayaklarım yere bastığında sanki gerçek dünyaya dönmüş gibi oldum.
Çantamı omzuma taktım, hızlı adımlarla okul kapısına doğru yürümeye başladım. Arkama dönüp baktım mı? Evet. Emir hâlâ oradaydı. Cama dirseğini yaslamış, beni izliyordu. Göz göze geldiğimizde bir gülümseme kondurdu dudaklarına. Sonra ben başımı çevirdim ve kalabalığın arasına karıştım.
Güneş artık biraz daha yükselmişti. Okulun önünde toplanan öğrencilerin sesleri, sabahın karmaşası ve koridorlardan gelen uğultular… Hepsi Emir’le geçirdiğim dakikaların üzerine serilmiş bir örtü gibiydi.
Ama içimde bir yerde onun sıcaklığı hâlâ duruyordu. Bunu ne zamana kadar taşıyacağımı bilmiyordum.