3.bölüm

1789 Words
Bir ben, bir de annem vardık. Hayat bize başka kimseyi vermedi. Ama biz birbirimize hep yettik. Babam, ben beş yaşındayken ansızın “Artık ben yokum,” deyip ortadan kayboldu. Ardından ne bir mektup ne bir selam bıraktı. Onu çok fazla hatırlamıyorum. Gittiği gün annemin gözlerindeki ifadeyi asla unutmam. Annem... O gün çöktü ama ertesi sabah yine ayağa kalktı. Hem anne, hem baba, hem dost oldu bana. Okumam için temizliklere gitti, sarma-börek sardı, komşulara sattı. Bana “çalışırsan başarabilirsin” demedi, gösterdi. Onun ellerinde büyüdüm. O ellerin çatlağında umut vardı, terinde dua. Benim annem, benim nefesim, benim rol modelim oldu. Her şeye rağmen. O gün sonunda eve varmıştım. Evi görünce, yorgunluk bedenimi ele geçirmeye başladı. Anahtarım vardı ama yine de kapıyı çaldım. Annemin güler yüzüyle karşılanmak, yorgunluğumu hafifletiyordu. “Annem!” diyerek boynuna sarıldım. “Canım,” diyerek sımsıkı sardı beni. Biz hep böyleydik. Birbirimizi bir saat görmesek hemen özlerdik. “Kuzum, yorgunluktan bitmiş gibisin. Hadi elini yüzünü yıka. Mantı yaptım, sipariş vardı, bize de biraz ayırdım. Soğumasın.” “Tamam annem, hemen geliyorum. Kurt gibi açım!” dedim ve banyoya koşup elimi yüzümü yıkadım. Aynaya baktım: gerçekten perişan haldeydim. Hem okul, hem butik, hem de annemin siparişleri derken iyice yorulmuştum. Aynada elimi yumruk yapıp kendi kendime fısıldadım: “Wayting! Başarabilirim.” Kore dizisi izlemekten Koreli olmuşum resmen... Neyse, hayırlısı. Masaya koşup mantımı yemeye başladım. “Anne, başka sipariş var mı?” dedim. “Var kızım. Bahçeden domates, biber toplayıp kışlık hazırlamamız lazım. En az 20 kavanoz istediler.” “Tamam, mantımı yiyeyim hemen çıkıp toplayayım. Sen de kavanozları hazırla annem.” “Kızım zaten çok yorgunsun, ben hallederim. Projen bitti mi senin?” “Az kaldı. Bu gece biter, yarın teslim edeceğim. Merak etme.” Karnımı tıka basa doyurup bahçeye çıktım. Küçük bir evimiz ve küçük bir bahçemiz vardı, ama bize yetiyordu. Annem fırsat buldukça bahçeyle ilgilenirdi. Her yer çiçek, ağaç, sebzeydi. Yazın meyvelerden reçel yapar, satardı. Her şeyi değerlendirirdi. Domates, biberleri toplayıp mutfağa koştum. Yıkadım, hazırladım. Annem de kavanozları hazırlamıştı. Gülüşe konuşa saat on bire kadar kavanozladık. Biz de resmen tükenmiştik. “Annem, ben odama gidiyorum. Projeyi bir kontrol edip yatacağım,iyi geceler” dedim. Yanağından koca bir makas alıp koştum odama. Arkamdan, “Deli kız...” diye söyleniyordu. “Duşunu al öyle yat kuzum, her yerin domates kokuyor,” dedi. Tişörtü burnuma kadar çektim. “Benim de kavanoza konmam lazımmış, resmen menemen olmuşum!” dedim gülerek. Üstümü hızlıca çıkarıp banyoya koştum. Su ılık olsun diye ayarladım ama zaten şofben olduğu için az akıyor... Her zamanki gibi söylene söylene yıkandım. Saçlarım kısaydı, iki kere yıkamak yetti. Aslında kestirdiğim için biraz pişmandım ama bu tempoda uzun saçla baş etmek mümkün değildi. Sabır dedim. Son iki ay... Mezun olacağım. Artık ben de moda tasarımcısı olacağım. Üniversiteyi burslu okuyordum. 4 yıl boyunca gece gündüz çalıştım, kendim ve annem için. Bitiyordu. Aklıma geldikçe sevinçten çığlık attım. “Kızım iyi misin, düştün mü?” diye seslendi annem. “Hayır annem,” dedim. “O zaman niye bağırıyorsun deli kız, ödümü kopardın!” Seslice güldüm. “Mezun olacağım aklıma geldi, ondan çığlık attım!” “Tamam deli kızım, oyalanma artık. İşlerini halledip uyu, yorgunluktan hasta olacaksın.” “Tamam annem,” dedim. Çilekli vücut şampuanımı elime döktüm, kokusunu içime çeke çeke yıkandım. Çilekli her şeye zaafım vardı. Çilek olasım vardı da Buse olmuşum herhalde... Bornozumu giyip çıktım. Saçlarımı kuruttum, şortlu takımı giyip projeye son bir kez göz attım. İki aydır emek verdiğim çalışmam bitmişti. Kendime güveniyordum. Hocalarım ve arkadaşlarım çizimlerimi beğenirdi. Bu da beni daha çok motive ediyordu. Yıl sonu okul birincisine prestijli bir şirkette iş imkanı verilecekti. Bu da beni daha fazla çalışmaya teşvik ediyordu. Masanın üstünü topladım, yatağıma girdim. Havalar ısınmaya başlamıştı. “Artık son iki ay,” dedim ve kendimi uykunun kollarına bıraktım... Sabah, alarmın sesiyle uyandım. Gözümü açtığımda yüzümde yorgun ama umut dolu bir tebessüm vardı. Mutfaktan gelen tıkırtılar annemin uyanık olduğunu gösteriyordu. Hızla kalkıp yatağımı topladım, elimi yüzümü yıkayıp mutfağa koştum. “Günaydın annem!” diye bağırdım. “Günaydın güzel kızım,” dedi annem, her zamanki gibi o sıcacık sesiyle. Yanağına büyük bir öpücük kondurup oturdum. “Anne, projem bitti. Umarım sorun çıkmaz. Dua et benim için.” “Senin için her zaman dua ediyorum kızım. Başaracağına da inanıyorum,” dedi gözlerimin içine bakarak. Kahvaltımızı sohbet ederek, günü planlayarak yaptık. Sonra odama geçip üzerimi giyindim. Mavi bir crop tişört, siyah bir jean ve üzerime siyah ceket aldım. Hafif bir makyaj, biraz düzleştirilmiş saç ve proje dosyamı alarak hazırdım. Annemle vedalaşıp durağa yürüdüm. Otobüs gelince boş bir yer aradım ama sabah saatlerinde ne mümkün! Neyse ki tutacak bir yer bulup şükrettim. Okulun kapısına geldiğimde arkadaşlarım Ayça ve Kerem beni bekliyordu. “Selam!” dedim. Birbirimize sarıldık. “Hazır mısınız?” dedim heyecanla. “Galiba… İki aydır çalışıyoruz zaten. Olsun artık!” dedi Ayça. Sınıfa geçtik. Herkes projelerini sundu. Kimileri heyecandan konuşamadı, kimileri başarıyla atlattı. Biz üçümüz de başarmıştık. O anda derin bir nefes verdim. “Bu kadar da stres bünyeme fazla,” dedi Ayça. “Al benden de o kadar. Ama bitti gençler! Son projeydi! Sıra sınavlarda. Onu da atlattık mı mezunuz!” dedim, ‘u’ harfini uzata uzata. “Sanki sınavlar kolay… Asıl zor şimdi başlıyor. Farkındasın, değil mi Buse?” dedi Kerem. Haklıydı. “Ama olsun. Başarı, başarıdır.” Kerem bana göz devirdi ve kantine doğru yürümeye başladı. Kahve aldık, masaya oturduk. “Hadi bu akşam bunu kutlayalım. Bencede... başarı başarıdır,” dedi Ayça. “Okuldan sonra butiğe gideceğim, akşam da annemin siparişi var. Gelemem,” dedim. Ayça dudağını büküp bakışlarını kedi gibi üzerime çevirdi. “Bir kere gel be! Ne olur, lütfeeen!” Şu hâliyle çok tatlı görünüyordu. “Tamam, ben okeyim,” dedi Kerem. “Hadi uzatma Buse. Bir kere olsun çıkalım. Eğlenmek bizim de hakkımız.” Gülerek iç geçirdim. “Tamam... Ama önce annemle konuşayım. Ona göre çıkarız.” “Tamam,” dediler. Kahvelerimizi içip son ders için sınıfa geçtik. Ders biter bitmez annemi aradım. “Annem! Projem birinci oldu! Başardım!” dedim sevinçle. “Biliyordum kızım. Hiç şüphem yoktu,” dedi sesi titreyerek. “Annem... Ben Ayça ve Kerem’le bu akşam bunu kutlamak istiyorum. Geç gelmeyeceğim. Söz.” “Kızım, tabii kutlayın ama... gündüzler çuvala mı girdi? Neden gece?” “Ayça’nın arabası var. Beni eve bırakacak. Zaten Kerem de bizimle. Bir şey olmaz, annem.” “Telefonun şarjı var mı?” “Var, merak etme. Seni sürekli ararım.” “Tamam kuzum. Dikkatli ol. Öpüyorum.” “Ben de seni annem. Görüşürüz.” Ayça ve Kerem butik çıkışı beni alacaklardı. Onlarla konuşup vedalaştım. Sonra butiğe geçip işe koyuldum. Ama... aklıma birden Emir Şanlıoğlu geldi. “Acaba yine gelir mi?” diye düşünmeden edemedim. Ama kendi kendime hemen kızdım: “Kızım saçmalama! Adam koskoca tekstil firması sahibi. Neden tekrar gelsin?” Yine de, kalbim beni dinlemiyordu. Karşılaşma mı? Belki kader. Ama Buse’nin kalp atışları, bunun sıradan bir alışveriş olmadığını farketmişti. O gün şansıma butik çok yoğundu sayılmazdı. İşleri hızlıca toparlamıştım. Saat yediye geliyordu. Askıları düzeltip çıkmaya hazırlanırken, kapının açılmasıyla irkildim. Başımı çevirdim ve... O oradaydı. Emir Şanlıoğlu. Yine gelmişti. Yok artık. Kalbim anında göğsümden çıkacak gibi oldu. “Sakin ol Buse. Sakin. Lütfen bunu sesli söylememiş olayım,” diye dua ederken fark ettim ki, yine dilimle beynim anlaşamamış. Adam elleri cebinde, dudaklarında o meşhur alaycı gülümsemeyle bana doğru yaklaştı. “Buyurun,” dedim tebessümle. Hiçbir şey demedi. Sadece yüzüme baktı. Öylece. Gözlerinin içinde sanki beni çözümlüyordu. Her milimi mi inceler gibi bir bakış… O bakış beni utandırdı. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum. “Kesin pancar oldum.” Kafasını geriye atarak kahkaha attı. Sesli söylediğimi anladım. Kendime lanet ettim. Önümde durdu. Baş parmağını yanaklarıma sürdü. “Buse…” dedi. “Buse…” Sadece “Hii” diyebildim. Galiba dilim tutuldu. “Kendine gel Buse. Bu adam ne yapıyor?!” Bir adım geri çıktım, göz temasından kurtulmaya çalıştım. “Hmm,” dedi alayla. “Ceket bakacaktım. Modelleri çıkar benim için.” İçimden ‘Emrin olur paşam’ dememek için kendimi zor tuttum. Yüzüme kibar bir tebessüm yerleştirip, “Bu taraftan Emir Bey. Belirli bir model var mı aklınızda?” dedim. “Yok. Senin zevkine güveniyorum. Göster bakalım.” Gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. “Siz... benim zevkime mi güveniyorsunuz?” Alt dudağını ısırdı, o alaycı gülümsemesiyle başını salladı. “Geçen seferki gömlek güzeldi. Ceket zevkin nasıl merak ettim.” Ne yapmaya çalışıyordu bu adam? Önden yürümeye başladım, o da arkamdan. Arkadan gelen yutkunma sesiyle birden tökezledim. Kolumdan tuttu. Çok yakındı. Çok. Bakışları dudaklarıma kaydı. Nefesim sıklaştı. “İyi misin?” dedi. “Evet, teşekkür ederim. Ayağım takıldı,” dedim. Elimi hemen çektim. Yüzüme baktı, dudaklarını yine kıvırdı. Ceketleri göstermeye başladım. İlk, ikinci, üçüncü derken içimden saymaya başladım. “Efendim, elimizdeki modeller bunlar. Özel sipariş isterseniz Ayla Hanım ilgilenir.” “Mavi olanı alıyorum,” dedi. “İlk gösterdiğim. Güzel seçim. Bende beğ--” Dur. Sus. Sanane Buse! O sırada lacivert ceketi çıkarıp sandalyeye attı, mavi ceketi almak için elini uzattı. Bir an donakaldım. Sonra toparlandım, ceketi verdim. Alt dudağımı ısırmamla, gözlerinin koyulaştığını gördüm. Yanıma geldi. O kadar yakındı ki nefes alırken bile sesini duyabiliyordum. Derin bir nefes aldım, başımı kaldırdım. Boy farkı beni şaşırttı. “190 mı bu adam?” Ben 1.75’im ama neden bu kadar aşağıda kaldım? Sonra başparmağını kaldırdı, alt dudağıma dokunup ısırmamı engelledi. “Nefes al.” Dudaklarıyla fısıldar gibi söyledi. Ve o an fark ettim. Nefesimi tutuyormuşum. Titrek bir nefes verdim. O, gözlerini kapadı. Dudaklarını ısırdı. Benim gözlerim de dudaklarına kaydı. Bu iyiye gitmiyordu. Bir adım geri çekildim. “Buyurun,” dedim, ceketi tekrar uzattım. Aynaya döndü, ceketi giydi. Kol kasları mı dedin Buse? Sus artık. Aynada göz göze geldik. Ben hemen gözlerimi kaçırdım. Dudakları yukarı kıvrıldı. “Bence oldu. Yakıştı mı sence?” dedi. Bana mı soruyordu? “Evet... çok yakıştı efendim,” dedim zor yutkunarak. “‘Efendim’... hmm... sevdim bunu.” Hih. Yine dilim beynimi geçip çıktı. Kasaya yöneldi. Ben de arkadan geçtim. Ödemeyi aldıktan sonra kartını uzatırken parmaklarımı tuttu. Elimi çekmeye çalıştım ama pek istekli değildi. Kaşlarımı çattım. O ise sadece gülümsedi ve yavaşça elimi bıraktı. “İyi günlerde kullanın Emir Bey,” dedim. Başıyla selam verip kapıya yürüdü. Ama birden geri döndü. “Daha sık görüşeceğiz gibi görünüyor.” Ve sonra... saçlarıma eğildi. “Çilek gibi kokuyorsun,” diyerek derin bir nefes aldı. Ben... kalakaldım. “İyi günler efendim,” dedim kaşlarımı çatıp. Butikten çıkarken dudakları kıvrıldı. Gidip siyah takım elbiseli adamlara baş selamı verdi. Arabasına bindi. Ordu gibi adamları vardı. Ne bu gösteriş? “Buse! Kendine gel. Bu adam tehlikeli. Uzak dur!” Lavaboya koştum. Elimi yüzümü yıkayıp aynaya baktım. “Nasıl bir auradır bu ya...?” Derin bir nefes aldım. Butiği kapatmak için hazırlığa başladım. Ayla Hanım'ı arayıp bilgi verdim. Bu gece için elbise almaya karar verdim. Yeşil, yakası hafif açık, kolları tülden, diz boyunda bir elbise seçtim. Yandan ördüğüm saçlar, hafif bir makyaj ve kovboy çizmelerimle artık geceye hazırdım. ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD