Bölüm 7

1911 Words
Ekim'in sözlerini duyduğumda kalbimdeki ağırlık paha biçilemezdi. Onun kararlılığına karşı koyamazdım. İçimdeki duygular birbirine karışmışken, ağır adımlarla odadan çıkmak zorunda kaldım. Kapıyı arkamdan sessizce kapattım ve sarayın yolunu tuttum. Ellerimi cebime sokarak bahçeye doğru yürüdüm. Soğuk hava yüzüme çarptığında, donmuş nehrin kıyısına doğru ilerledim. Nehrin üzerinde donmuş olan buz tabakasına bakarak, içimdeki duygusal fırtınayı sakinleştirmeye çalıştım. Ekim'in beni yanından kovması, kalbimde derin bir yara açmıştı. Her adımımda, onun kararlılığı ve sesi yankılanıyordu zihnimde. Nehrin kenarına ulaştığımda, ayaklarımın altındaki karın çıkardığı hışırtı, yalnızlığımı daha da belirginleştirdi. Donmuş nehrin sessizliği içinde bir süre kayboldum. Buzun altında yavaşça akan suyu izlerken, içimdeki duyguların karmaşıklığına karşı koymaya çalışıyordum. Nehir gibi, benim duygularım da yüzeyde donmuş, ancak derinlerde hala akıyordu. Gözlerimi kapattım ve Ekim'in yüzünü hatırladım. Onun kararlılığı ve endişesi, içimi acıtmıştı. Ellerimi cebimden çıkararak, soğuk havanın yüzümde yarattığı hissi derinlemesine içine çektim. Duygularıma yenik düşmüştüm, ama Ekim'in iyiliği için doğru olanı yaptığımı biliyordum. Donmuş nehrin sessizliğinde bir süre daha kalıp, içimdeki fırtınayı dindirmeye çalıştım. Her şeyin sonunda, Ekim'in mutluluğu ve güvenliği, benim için her şeyden daha önemliydi. Donmuş nehrin kenarından ayrıldığımda, ellerim hâlâ cebimdeydi ve kararlı adımlarla yürümeye başladım. Saray, buradan oldukça uzaktaydı ve bu soğuk havada uzun bir yürüyüş beni bekliyordu. İçimdeki duygusal karmaşa, her adımda daha da derinleşiyordu. Ekim’in beni yanından kovmuş olması, kalbimdeki ağırlığı daha da artırıyordu. Yol boyunca karla kaplı ağaçların arasından geçerken, düşüncelerim Ekim’e geri dönüp duruyordu. Ayaklarımın altındaki karın hışırtısı, gecenin sessizliğinde yankılanıyordu. Soğuk hava yüzümü keskin bir şekilde okşarken, Ekim’in güvenliğini sağlamak için doğru olanı yapma arzum beni ayakta tutuyordu. Uzun bir yürüyüşten sonra, ormanın derinliklerine ulaştım. Ağaçlar, soğuk ve karanlık geceyi daha da gizemli kılıyordu. Yolumu bulmak için dikkatle ilerliyordum, çünkü saraya varmak için daha gidecek çok yolum vardı. Ormanın içindeki sessizlik, düşüncelerimin yoğunluğunu daha da artırıyordu. Yolculuk sırasında, Ekim’in yüzünü, gözlerindeki endişeyi ve kararlılığı tekrar tekrar gözümde canlandırdım. Onun yanından ayrılmak zorunda kalmak, içimdeki acıyı daha da derinleştiriyordu. Ancak, onun iyiliği için bu yolu kat etmek zorundaydım. İçimdeki bu kararlılık, adımlarımı daha da hızlandırdı. Bir süre sonra, ormanın derinliklerinde eski bir kulübe gördüm. Geceyi burada geçirip, sabahın ilk ışıklarıyla yolculuğuma devam etmeye karar verdim. Kulübeye yaklaşırken, içimdeki duygusal fırtınayı biraz olsun dindirmek için derin bir nefes aldım. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, kulübenin içinde eski bir şömine ve birkaç ahşap mobilya gördüm. Şöminenin önünde biraz odun bulup, ateşi yaktım. Ateşin sıcaklığı, içimdeki soğuğu bir nebze olsun dindirdi. Ateşin önünde otururken, Ekim’i ve onunla geçirdiğimiz anları düşündüm. Onun güvenliği ve mutluluğu için yapmam gereken her şeyi gözden geçirdim. Saraya ulaşmam uzun sürecekti, ama bu yolculuğun sonunda Ekim’in iyiliği için gereken her şeyi yapmaya hazırdım. Gecenin sessizliğinde, ateşin çıtırtıları arasında, Ekim’e olan sevgim ve bağlılığım bir kez daha güçleniyordu. Kulübede ateşin sıcaklığında otururken, kimin olduğunu merak ediyordum. Yorgunluk ve düşüncelerimin ağırlığı, bu merakı bastırarak gözlerimin kapanmasına neden oldu. Tam uykuya dalmak üzereyken, dışarıdan gelen bir sesle irkildim. Kulübenin sahibi gelmişti. Kapı yavaşça açıldığında, yaşlı bir adamın silueti belirdi. Adamın yüzü kırışıklıklarla doluydu ve gözleri derin bir bilgelik taşıyordu. Elinde titreyen bir fener vardı ve etrafı aydınlatıyordu. Donakalmış gibi dururken, adamın sorduğu soruyu düşündüm. "Burada ne arıyorsun, yabancı?" diye sordu adam, sesi nazik ama bir o kadar da merak doluydu. Hızla ayağa kalkarak, adamın karşısında durdum. "Özür dilerim," dedim. "Yolumu kaybettim ve geceyi geçirmek için bir yer arıyordum. Sizi rahatsız ettiysem özür dilerim. Hemen ayrılırım." Yaşlı adam, gözlerimdeki yorgunluğu ve dürüstlüğü görmüş olmalıydı. "Sorun değil," dedi adam, gülümseyerek. "Bu soğukta dışarıda kalmana gönlüm razı olmaz. Gel, otur. Ateşi biraz daha canlandıralım ve sıcak bir çay içelim." Adamın davetine minnettar bir şekilde gülümsedim ve teşekkür ettim. İçim huzur dolmuştu, çünkü bu ani duraklama beklenmedik bir rahatlama sağlamıştı. Elias'ın yüzündeki sıcak tebessüm, onun içten samimiyetini gösteriyordu. Çayını yudumlarken, Elias'ın hikayesini dinlemek hoşuma gitmişti. "Bir dakika," dedi Elias, kaşlarını çatarak. "Sizi tanıyorum, değil mi? Ünvan sahibi biriydiniz siz. Daha önce sizi Prens'in yanı başında defalarca gördüm. Simon, değil mi? Prens'in güvenilir dostu ve... Bir yerin sahibiydiniz..." Elias’ın bu sözleri karşısında şaşırdım. Beni tanıması hem rahatlatmış hem de biraz tedirgin etmişti. "Evet, doğru," dedim yavaşça. "Uzun zaman boyunca saraya hizmet ettim. Newburry Vikontuydum..." "Elias başını sallayarak gülümsedi. "Sizi tanımamak imkansız," dedi. "Prens’in yanında gösterdiğiniz sadakat ve bilgelik, köyümüzde sıkça konuşulurdu. Ama burada, bu ıssız kulübede sizi görmek gerçekten büyük bir sürpriz. Ünvanınızı söylerken geçmiş zamandan bahsettiniz, nedenini sorabilir miyim beyim?" "Geçmişte yaşadığım bazı olaylar nedeniyle artık sarayla ilişkim kesildi," dedim sakince. "Bu yüzden biraz uzaklaşmaya ihtiyaç duydum." Ona, Kral ve sevgili diplomatının benim yüzümden saldırada hayatını kaybettiğini, ülkenin gelecekte ki Kraliçesini kaçırmaya çalıştırdığımı, isyan çıkararak halkın, masumların ölmesine sebep olduğumu açıklayamazdım... Kulübenin sıcaklığında, Elias'ın misafirperverliği ve çayın verdiği huzurla kendime gelmiştim. Gece boyunca yaşadıklarımın düşünceleri kafamda tekrar etti. Elias'ın dostça sohbeti ve anlayışı, yüreğime derin bir huzur vermişti ve yanan gönlüme bir kova su dökmüştü. Birileri ile konuşabilmek güzeldi... Sabah olmasını beklemeye karar verdim. Gece boyunca yaşadığım yorgunluk, beni biraz daha dinlenmeye yönlendirdi. Elias'ın kulübesinde, sıcak ateşin yanında, içimde bir nebze huzur ile uyuya kaldım. Sabah daha yeni filizleniyordu. Erken saatlerde, Elias'ın gerçek yüzüyle karşılaştım. O, beklediğimden çok farklı bir insandı. Yüzündeki gülümseme, bir tehdidi saklıyordu ve gözlerindeki parıltı, niyetini ele veriyordu. "Elias," dedim, tedirginlikle. "Her şey yolunda mı?" Ancak Elias'ın cevabı beni şaşırttı. "Ne yazık ki, değil," dedi sakin bir sesle. "Seninle ilgili birkaç detayı Prens James'e bildirdim. Onun kararı ile seni almak için muhafızlar yolda." Kelimeleri işitir işitmez kalbim hızla atmaya başladı ve panik içinde ne yapacağımı düşünmeye başladım. Elias'ın bu beklenmedik hareketi, artık saraya dönmenin riskli olduğunu gösteriyordu. Kelimeleri duyduğum anda, bir an için donup kaldım. Ancak kısa süre sonra panik içinde ne yapacağımı düşünmeye başladım. Elias'ın bu beklenmedik ihaneti, artık saraya geri dönmenin tehlikeli olduğunu gösteriyordu. Tam kaçacakken, muhafızların kapıdan içeri dalarak beni yakalamalarıyla, kaçış umudum bir anda son buldu. Başkalarının elinde savunmasız bir şekilde kendimi bulduğumda, kafama geçirilen bir çuvalın altında olmak, korkutucu bir durumdu. İçimde bir umut belirmiş olsa da, kaçışımın son bulduğunu kabul etmek zorundaydım. Muhafızların sert tutumu ve beni saraya götürme kararı, kaçış umudumu sona erdirdi. Gözlerim çuvallı bir şekilde kör olmuştu ve karanlık içinde kendimi tutsak hissediyordum. Artık kontrol benim değil, başkalarının elindeydi. Çuvalın içindeki sallantı ve hareketin durmasıyla saraya ulaştığımızı anladım. Çuvallı kafamın içindeki sessizlik, etrafımdaki kalabalığın sesleriyle yer değiştirdi. Muhafızların sert ses tonları, çuvalın dışından bana ulaşıyordu. Bir an için nefesimi tuttum, kalbim hızla atmaya devam ederken, içimdeki belirsizlik artarak büyüyordu. Saraya getirilmemin sebebi ne olabilirdi? Acaba Prens James'in emri miydi yoksa başka bir olayın parçası mıydım? Bu düşüncelerle dolu kafamı sakinleştirmeye çalışarak bekledim. Muhafızlardan biri keskin bir ses tonuyla, "Arz odasına! Prens'in huzuruna çıkarın!" diye bağırdı. Bu emirle çuvallı kafamla hızla sarayın içine doğru ilerlemeye başladık. Kalbim hızla atarken, geleceğim hakkında endişeler içimi kemiriyordu. Prens'in huzurunda neyle karşılaşacağımı kestiremiyordum, ancak içimdeki kararlılık ve merak, bu belirsizliğe meydan okuyordu. Odaya götürüldüğümde, muhafızlar çuvallı kafamı çıkarıp beni Prens'in huzuruna çıkardılar. İçeri girdiğimde karşımda, mükemmel güzellikte, dekore edilmiş bir oda ve karşımda duran Prens James ile göz göze geldim. Oda, muhteşem bir ihtişam ve zenginlikle döşenmişti. Her ayrıntı, zarafetin ve ihtişamın bir sembolüydü. Prens James, tahtının üzerinde oturuyordu ve etrafındaki atmosfer onun hükümdarlık gücünü yansıtıyordu. Gözleri, etrafına hükmeden bir hükümdarın bakışlarına sahipti. Beni inceliyor, herhangi bir duyguyu dışa vurmuyordu. O an, Prens'in karşısında durmak, büyük bir gerginlikle doluydu. Prens James'in tahtının hemen üzerinde, Ekim'in resmedildiği el yapımı bir tablo asılıydı. Tablo, ustaca yapılmış bir çerçeve içinde yer alıyordu ve Ekim'in zarif silueti, resmin merkezinde beliriyordu. Her ayrıntı, dikkatle işlenmiş ve doğallığıyla göz kamaştırıyordu. "Benim güzel Ekim'im..." diye geçirdim içimden. Bakışlarımı tekrar tahta oturan adama çevirdim. Önünde diz çökmüş bir şekilde duruyordum hâlâ. Bunu gururuma yediremezdim, muhafızlar odada olmadığı ve beni yere kapaklamadıkları için ayağa kalkabildim. "Ekim'in tablosunun baş ucunda ne işi var?" diye sordum, sesimde bir hayli tedirginlik vardı. James ise kafasına kaldırarak tabloya baktı. "Çok güzel değil mi?" diye sordu, sesinde gururlu bir ton vardı. "Çok güzel. Augusta'nınn haberi var mı bu tablodan?" James, tabloya bir kez daha baktı ve gülümseyerek, "Tabii ki, krallığımızın kraliçesi ve benim sevgili eşim olacak o Onun haberi olmadan hiçbir şey yapmam. Burası Altay Hanzade'nin eski odası, o yüzden bu tablo burada..." "Şikayet edildin Simon, halk artık seni hain diye biliyor, gördükleri yerede bize şikayet ediyor..." Gülümsemeden edemedim. "Her seferinde böyle kafama çuval bağlatıp bir atın sırtında beni zorla huzuruna mı getirteceksin? diye sordum, gözlerimdeki sert bakışıyla ona doğrudan bakarak. Kafamda birçok soru vardı, ama şu anda sadece James'in verdiği cevabı duymak istiyordum.James, sakin bir şekilde oturduğu yerden doğruldu ve ciddiyetle bana baktı. "Senin bu krallığa ihanet ettiğini biliyorum, Simon," dedi. "Halk arasında artık seni bir hain olarak görenler var. Bu konuda bir şeyler yapmak zorundayım." Yüzümdeki gülümseme kaybolmuştu ve yerini endişe almıştı. Bu durumun artık ciddi bir boyuta ulaştığını anlamıştım. "Ne yapacaksın?" diye sordum, sesimdeki endişeyi gizleyemeyerek. James'in vereceği cevap, hayatımın bundan sonraki seyrini belirleyecekti. Ciddi bir ifadeyle oturduğu tahtan kalkara bana doğru ilerledi. "İdam edilmen gerektiğini biliyorsun, değil mi?" diye sordu. Sesindeki ton, bu sorunun ciddiyetini ve sonuçlarını yansıtıyordu. Gözlerimde bir an bile tereddüt etmeden, cesurca bakarak, ona kararlı bir şekilde cevap verdim. "Biliyorum, biliyorum," dedim, sesimde bir doluluk vardı. "Ama niye bu kararı bunca zaman sonra vermediğini bilmiyorum." James, derin bir nefes alarak, odanın ortasındaki tahtına doğru yürüdü. Gözlerini kaçırmadan bana baktı ve sesinde ciddiyetle devam etti: "Simon, seni idam ettirmek istemiyorum. Biz çok eskiden iyi arkadaşlardık ve bu geçmişi unutamam. Bu yüzden, senin cezan kararlaşmadan idam yasasını kaldırdım. Ancak sen hala suçlusun ve cezanı çekeceksin. Yıllar geçse de, senin gibi bir haini affetmek kolay değil." Kelimeleri duyduğumda, içimdeki endişe ve korku daha da arttı. Ancak yüzümde bir tebessüm belirdi ve James'e bakarak cevapladım: "Teşekkür ederim, James. Geçmişteki dostluğumuzu hatırladığın için minnettarım." James'e bakarak hafifçe gülümsedim ve sakin bir ses tonuyla sordum: "Artık kral mısın, James?" Bu soruma iç geçirerek cevap verdi. "Krallık benim değil. Hala naibin ve abim geri dönerek fonksiyonlarını aldığı için abime ait. Ancak yalvar yakar bu yasayı geçirebildim. Bu, sana duyduğum eski dostluk ve minnet borcumdur." James, "Simon," diye seslendiğinde, bir an için duraksadım ve ona dönerek ne söyleyeceğini merak ettim. "Sana son bir şey söylemek istiyorum," dedi James ciddi bir ifadeyle. "Unutma ki dostluklar, krallıklardan daha değerlidir. Seninle olan geçmişimizi ve yaşadıklarımızı unutmuyorum. Seni idam etme kararı almamış olmam, seninle aramızdaki dostluğun bir yansımasıdır. Umuyorum ki ileride tekrar yollarımız kesişir ve bu dostluk devam eder." Bu sözlerle birlikte, James'in yüzündeki ifade bir kez daha dostluk ve saygı dolu bir hale büründü. "Senden son bir şey istiyorum, Simon," dedi James, sesinde bir rica ve ciddiyet vardı. "Newburry artık özgürlüğünü almış bir ülke. Bunun için çok uğraştın, biliyorsun. Abim oranın geçmişini göz önünde bulundurarak oranın özgürlüğünü tahsis etti. Bu, senin de dahil olduğun çabaların bir sonucudur. Şimdi, seninle bir anlaşma yapmak istiyorum." Dikkatlice onu dinliyordum. "Sana bir daha Artemis'e dönmemeni rica ediyorum," dedi James, sesinde bir üzüntü ve bir kararlılık vardı. "Newburry artık sizindir. Çıkın gidin, istediğiniz gibi yaşayın. Ancak lütfen bu krallığın sınırlarından uzak durun. Size artık burada yer yok." James'in sözlerini anlamıştım, ancak net olup olmadığını doğrulamak istiyordum. "Yani... ben affedildim mi?" diye sordum, umutla ve şaşkınlıkla bakarak. Ciddi bir ifadeyle başını hafifçe sallayarak yanıtladı: "Artemis krallığında affedilmedin, ancak artık Newburry kralı olabilirsin. Fakat bunun için savaşman gerekecek. Newburry, senin liderliğini kabul etmelidir." "Peki ya sen? Sen affettin mi eski dostunu?" James, düşünceli bir ifadeyle cevap verdi: "Simon, dostluğumuz uzun bir süre önce zedelendi. Ancak seninle geçirdiğimiz o eski günler hala hafızamda canlı. Affetmek, unutmak anlamına gelmez ama seninle ilgili hala umutlarım var. Belki bir gün, eski dostluğumuzun izlerini yeniden bulabiliriz." Gülümsedim ve arkamı döndüm. Buradan gitmeliydim. Bunları oturup düşünmem, anlamam lazımdı... Onun son bir cümlesini işittim çıkmadan önce: "Kim bilir belki de aynı ülkeyi kraliyetimize eklemek için bir cephede karşılaşırız..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD