İstanbul’un kalabalık sokakları, günlük yaşamın hiç durmayan nabzıyla atıyordu. Alışveriş merkezinin cam kapılarından içeri süzülen Elçin Tokgöz, omzunda asılı çantası ve hafifçe dalgalanan gümüş grisi kısa saçlarıyla, fuar için ihtiyacı olan son malzemeleri tamamlamak üzereydi. Ceketinin iç cebinde, her an yanında taşıdığı eskiz defteri vardı. Daha az önce istediği kalemlerin depodan getirilmesini beklerken eline almıştı defteri. Bir sayfasında, hızlıca bitiremediği ve her seferinde bir anıdan koparmışçasına gelen detaylarla doldurduğu erkek çocuğu silüeti bitmek üzereydi. Yüzüne şakaklarından kulak bitimine kadar uzanan ince bir yara izi çizdi. Belli olmayan, dikkat gerektiren ve büyük ihtimalle hikayesi olan bir yara izi. Ardından, saçının içine beyaz boşluklar bıraktı silgi ile, bunu sonradan akıl ettiği oldukça belliydi. Dikiş atılan bölgenin çizimde belli olmasını sağlamak için oluşturan ince beyazlıklar. Gerçek hayatta asla belli olmayacak bir ayrıntıdan ibaret...
Kalemlerinin geldiğini belli etmek için ona seslenen çalışana gülümseyerek baktı ve eskiz defterini kapatarak yeniden ceketinin cebine koydu. Silgi ve kalemi de çantasına attı. Her zaman yanında dolaştırmasının ise sadece kendisine sakladığı bir sebebi vardı. Elçin uzun zamandır büyük bir boşlukta hissediyordu. Resim çizmeyi ve sanatı her ne kadar sevse de bazen yaşadığı hayat ona ait değilmiş gibi hissediyor ve bu histen kurtulmak adına kendisini he bu hisse kapıldığında eskiz defterine bırakıyordu. Buruşuk sayfaları, onun için bir sığınak, zihnindeki fırtınaları dindiren bir limandı. Kalemleri aldıktan ve fiyatını ödedikten sonra mağazadan çıkarak alışveriş merkezinin içinde yürümeye ve her kadın gibi vitrinlere bakmaya başladı. Moda, ayak uydurmakta zorluk çekeceği kadar hızlı değişiyor ayrıca tuhaf bir noktaya evriliyordu.
Aniden çınlama benzeri bir ıslık sesi kulağına geldiğinde sesin nereden geldiğini anlamaya çalıştı ama diğer herkes oldukları gibi yerlerindeydiler. Ondan başka kimse garip sesin kaynağını arıyormuş gibi görünmüyordu. Aldırış etmedi ve hiç yapmadığı bir şeyi yaparak acelesi ya da planı olmadığı bir günde kolundaki zarif saatine baktı: 13:45.
İşte ne olduysa oradan sonra oldu. Anlam veremediği ve az önce duyduğu sesten ötürü olduğunu düşündüğü panik atak krizi boy gösterdi.
Birden, göğsüne çöken bir ağırlık hissetti. Nefesi daralmaya, kalbi göğüs kafesini yırtarcasına çarpmaya başladı. Yine mi? diye düşündü içinden. Psikoloğunun önerdiği nefes egzersizlerini yapmaya çalıştı, ama bu seferki his çok daha güçlü ve içgüdüseldi. Sanki oradan hemen uzaklaşması gerekiyordu.
Hızlı adımlarla alışveriş merkezinden çıktı. Temiz hava belki yardım ederdi. Kaldırımda durdu, karşıya geçmek için beklerken gözüne lüks, siyah bir sedan araba takıldı. Modelini bilemedi, ama o an, dünyadaki tüm sesler sanki sustu. Arabanın parlak kaportasında güneşin yansıması, zihninde bilinmeyen bir kıvılcımı ateşlemişti. Nefes alamıyordu. Yeşil ışık yanmıştı, o sadece karşıya ulaşmak istedi. Tek adım attı. Belki birkaç adım, bilemiyordu ama karşıya geçmek istiyordu sanki kodlanmış gibi...
Yüzbaşı Alparslan Dinç, kolundaki saate bir kez daha baktı. 13:50. İstihbarat toplantısına tam yarım saat vardı, ama trafik hiç yardım etmiyordu. Dik duruşu, askeri üniformasının ütülü hali ve sert ifadesi, aracın lüks iç mekanında bile disiplinini yansıtıyordu. Bir anlık dikkatsizlik… Yeşil ışıkta hareket etmek üzereyken, yaya geçidinden aniden fırlayan bir kadın silüeti gördü. Frene asıldı, lastikler çığlık attı, ama çarpışmanın sert sesi ve metalik uğultu içeriye kadar ulaştı.
"Hayır!"
Aniden duran arabanın içinde bir an donakaldı. Askeri eğitimi devreye girdi. Hızla kontağı kapattı, emniyet kemerini çözdü ve arabadan fırladı. Kalabalık toplanmaya başlamıştı bile. Yerde, gümüş grisi saçları yüzüne dağılmış, hareketsiz yatan bir kadın vardı.
"Ambulansı arayın! Hemen!" diye bağırdı etraftakilere, sesi otoriter ve paniğe yer bırakmıyordu.
Elçin'in yanına çöktü. Askeri ilk yardım eğitimiyle, boynunu stabilize etmeye çalışarak başını hafifçe kaldırıp dizlerinin üzerine yerleştirdi. Nabzı atmıyor gibiydi. Yüzü solgundu. Elleriyle göğüs kafesine baskı uygulayarak solunum kontrolü yaptı. Zayıf da olsa bir nabız hissedince rahat bir nefes aldı. O sırada, kadının ceketinin cebinden düşen ve yere açılan eskiz defteri dikkatini çekti.
Sayfada, küçük bir çocuğun karakalem portresi vardı. Sert ve hüzünlü bakışlı bir çocuk… Alparslan, bir an nefesini tuttu. Bu çocuk… oydu. Daha da şaşkınlığı, çocuğun saçlarının arasında, alnına doğru uzanan ince bir dikiş izinin mükemmel bir detayla çizilmiş olmasıyla katlandı. O izi, kimse bilmezdi. Yetimhanede, çocukluk aşkı tarafından yapılmış anılarla dolu bir yaraydı. Hiçbir fotoğrafta görünmezdi. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Yüzüne kondurulan yara ise ayrı bir mevzuydu ki aynı noktada bulunan yarasını görevleri gereğince kapattırmayı başarmıştı artık öyle bir izi bile yoktu.
Ambulans sesleri yaklaşırken, Alparslan’ın zihni allak bullak olmuştu. Kadın sedyeye alınırken, elini cebine attı, telefonunu çıkardı. Hızla bir numarayı tuşladı, bir yandan da defterdeki sayfayı kimseye belli etmeden yırttı ve katlayarak cebine attı.
"Komutanım, Yüzbaşı Alparslan Dinç. Toplantıya geç kalmamı arz ederim. Beklenmedik bir… trafik kazası. Gerekli işlemler tamamlandıktan sonra en kısa sürede orada olacağım."
Telefondaki ses sert ve sorgulayıcıydı,
"Trafik kazası mı? Durum ciddi mi, Yüzbaşı?"
"Yayaya çarptım, Komutanım. Hayati tehlike yok, ancak resmi prosedürler için hastaneye götürülmesi gerekiyor. Bilgi veririm."
"Anlaşıldı Yüzbaşı. Durumdan haberdar et bizi."
"Emredersiniz komutanım!"
Telefonu kapattı. Ambulansın arkasına, Elçin'e ve o esrarengiz çizime bakakaldı. İçinde derin bir merak ve tarifsiz bir tedirginlik uyanmıştı. Bu bir tesadüf olamazdı.
Birkaç saat sonra, askeri hastanedeki odanın kapısında bekliyordu. Disiplini, ona sabır veriyordu, ama içi içini yiyordu. Nihayet bir hemşire yaklaştı.
"Bayan Tokgöz'ün durumu stabil, Yüzbaşı. Hafif sarsıntı ve birkaç yüzeysel yara. Şanslıymış."
"Adı ne?" diye sordu Alparslan, sesi her zamanki gibi metanetli, ama içi kıpır kıpırdı.
"Elçin Tokgöz. Kimlik bilgileri ve adresi dosyada mevcut."
Dosyayı eline aldıktan sonra sabırsızlığını gizleyerek dosyayı koltukaltına yerleştirdi.
Teşekkür edip hemşirenin yanından ayrıldı. Koridorda ilerlerken, telefonundan hızlıca bir mesaj yazdı. Askeri istihbaratın sahadaki bir birimine:
"Elçin Tokgöz. Tüm bilgileri: adres, iş, geçmiş, sosyal çevre. Derinlemesine ve sessizce. En kısa sürede raporlayın. Öncelikli."
Mesajı gönderdi. Elindeki dosyadaki adrese bir göz attı. Kadının çizimleri… o dikiş izi… Bunların hepsi, içinde bulunduğu tehlikeli istihbarat oyununun bir parçası mıydı? Yoksa geçmişinden gelen, unutmaya çalıştığı bir hayalet miydi?
Pencereye yaslandı, şehrin uğultusunu dinlerken zihni hızla çalışıyordu. Toplantıyı kaçırmıştı, ama belki de çok daha büyük bir bilmezenin içine düşmüştü. Çünkü o çizim, sadece bir resim değil, onun geçmişine açılan ve kimsenin bilmemesi gereken bir kapıydı. Ve kapılar bir kez açıldı mı, içinden ne çıkacağını asla bilemezsiniz. Belki de bir tesadüften ibaretti, kendisi artık iyiden iyiye paranoyak olmaya başlamıştı, kim bilebilir? Yine de bu kadına yakın olması gerektiğini hissetti, masumca baygın şekilde yatakta yatan çarptığı kadının sıradan biri olmadığını hissediyordu.
Haklıydı Yüzbaşı Alparslan zira onlar için hazırlanmış oyun tam olarak böyle başladı. Hexa, kim olduğunu hatırlamıyordu. Alparslan ise tamamen değişmiş bu gri saçlı kadının hem düşmanı hem de yetimhanedeki çocukluk aşkı olduğunu henüz bilmiyordu...