ELÇİN
İnanılmaz bir baş ağrısı ile uyandım. Midemde artık o yumruk hissi yoktu ancak şimdi bütün vücudum acıyor ve sanki ağrıyordu. Gözlerimi açmaya çalıştım, önce bulanık olarak gözüken görüntü ardından giderek netleşmeye başladı. Parlayan tavanda yanan lambadan biraz gözlerimi açmam zorlaştığında sağ elimi kaldırarak gözlerime siper etmek istedim. Kolumda hissettiğim ağrıyla dudaklarımı birbirine bastırarak inledim.
Bana bir araba çarpmıştı! Evet! Şimdi her şey yerli yerine oturuyordu.
"Lanet olsun!" dedim dişlerimin arasından. Birinin eli gözlerimin üzerine siper olduğunda artık daha kolay bir şekilde kendime gelmeye başladım. Gözlerime siper olan elin avuç içine baktım. Çizgileri gayet net bir şekilde gözünükünce vücuduma baktım. Bacağım sargı içindeydi. Lacivert kumaşın içindeki metal levhanın sertliğini hissedebiliyordum.
"İyi misiniz?" dedi kalın ve tok bir ses, net şekilde kulağıma gelen diksiyon beni anında dalgınlığımdan çıkarttı. Elini yüzümden çekmesi ile birlikte önce gözlerimi kırpıştırarak gözüme vuran oda ışığına alıştım ardından da sesin sahibine baktım.
Üzerindeki askeri üniforması, bileğindeki saati, düzgün yapılmış traşı ile bana bakıyordu. Üzerinden yayılan koku ise disiplin ve üstünlük belirtircesine keskindi. Ben cevap vermeyince sorusunu yineledi,
"İyi misiniz?"
"İ-iyiyim..."
"Ağrınız varsa hemşireleri çağırabilirim."
İlgisini ve alakasını bir kenara bırakıp daha çok kendime gelerek yüzüne baktım,
"İfade almak için mi bekliyorsunuz?"
"Hayır, o benim görevim değil hanımefendi. Buradayım çünkü size çarpan benim ve doğrusu telefonunuzda ulaşabileceğim birini bulamadım. Annem, babam ya da kardeşim olarak kimse kayıtlı değildi. Bu yüzden siz kendinize gelene kada beklemek istedim. Sizin için çağırabileceğim biri var mı?"
Derin bir nefes aldım,
"Hayır... Benim için buraya çağırabileceğiniz biri yok. Benim bir ailem yok."
"Arkadaşınız?"
"Hayır yok, buraya yeni taşındım. İşimle ilgilenirim insanlarla değil. Özel hayatımla ilgili sorularınız bittiyse eğer hemşirelerden birine seslenebilir misiniz? Durumumu öğrenmek istiyorum."
Tek kaşını kaldırdı, iki kaşı da çatılarak yüzü somurtkan bir hal aldığında odadan çıktı. Botlarının boğuk ve ağır sesi oda duvarlarında yankılandı. Çok geçmeden yanında bir hemşire ile döndü. Hemşirenin elielindeki hasta dosyasının sayfaları hışırdıyordu. Yatağın ucunda durduğunda, tuttuğu nöbetten bir hayli yorulmuş kadın derin bir nefes aldı,
"Elçin Hanım... Öncelikle geçmiş olsun gerçekten kıl payı kurtulduğunuzu söylesem yalan olmaz. Sizi taburcu etmemek için bir sebebimiz yok ancak herhangi bir ağrı ya da herhangi bir terslik olursa ambulansı arayın ve sizi hemen acile getirsinler. Doktor Bey şu an acil bir ameliyata girdiği için bu bilgilendirmeleri size ben aktarmak durumundayım; sol bacağınızında ciddi bir hasar var. Kırılma ya da kemiklerinizde ciddi bir sorun yok ama diz kapağı tendonlarınızda problem olmuş ayrıca ciddi bir incinme söz konusu. Alçıya alınmasa da sabitlendi ve bir süre üzerine çok basmasanız oldukça iyi olur. Sağ kolunuzda da kırık yok ama parmaklarınızda geçici bir his kaybı olabilir, bir süre yine sağ elinizi kullanmamanızı tavsiye ederim hatta mecbursunuz diyebilirim."
"Hanımefendi, bacağım için dediğinizi yapabilirim ama elim hakkında bir çözüm bulamaz mıyız? Ben ressamım, benim işimi parmaklarım yönetiyor! Yaklaşık bir ay sonra bir sanat yarışması için fuar düzenleyeceğim! Buna bir çözüm bulamaz mıyız?"
Neredeyse ağlayacaktım, gözlerim dolmuştu ve çaresiz hissediyordum. Boğazım düğümlenmişti.
Hemşirenin yüzündeki yorgun ifadeye dikkatle baktım. Kadıncağız beni avutmaya mı çalışıyordu, yoksa gerçeği olabildiğince yumuşak şekilde mi söylüyordu bilmiyordum.
“Bir ay…” dedim fısıltıya yakın bir sesle, “Bir ay sonra… Ben o fuara katılmak zorundayım. Bu benim çıkışım, bu benim yolum…”
Hemşire gözlerimin içine baktı, belli ki duygularımı anlıyordu. “Elçin Hanım,” dedi, sesi yumuşaktı,
“Doktor Bey daha net açıklama yapacaktır. Rehabilitasyon sürecinizde elinizi yavaş yavaş çalıştırabilirsiniz. Hissizlik kalıcı değil, buna emin olun. Ama şu an biraz sabretmeniz gerekiyor.”
Sabır...
Gözlerimden yaşlar süzüldü, istemsizce. Ağlamak istemiyordum, güçlü görünmek istiyordum ama yapamıyordum. Dudaklarım titredi.
Yan tarafta sessizce duran üniformalı adama gözüm kaydı. Bana çarpan… O. Suçlulukla mı duruyordu orada, yoksa gerçekten ilgilendiği için mi bilmiyordum. Ama bakışlarında belli belirsiz bir gerginlik vardı. Sanki benim gözyaşlarımdan bir parça sorumluluk duyuyordu.
Sessizlik çöktü. O an odada saat tik takları yoktu, dışarıdan geçen koridor gürültüsü de. Sanki her şey durmuştu.
"Hemşire Hanım, Elçin Hanım'a üzerini değiştirmesi için yardım eder misiniz? Hazır olduktan sonra kendisini evine götürebilirim."
"Hayır! Ben zahmet vermek istemem!" dedim panikle ancak bu adamdan, bana çarpan ve hayatımı mahveden adamdan başkasına beni evime götürmesini isteyemezdim. O samimiyette birine sahip değildim. Bazen hayatım eksik, boş ve oldukça silik geliyordu.
"Elçin Hanım, sizin bu hale gelmenizin nedeni benim. Bir aileniz ve yakınınız olmadığını söylediniz, buraya da yeni taşındığınıza göre yardım isteyebileceğiniz biri yoktur. Ben de tanımasanız bile en kolay güvenebileceğiniz kişiyim. Üniformam gereği... Sorumluluğunuzu üstleniyorum, siz iyileşene kadar bu süreçte yanınızda olacağım."
"Buna mecbur değilsiniz, arabanızın önüne ben atladım. Tamamen sorumlusu benim!"
Bana cevap vermedi, ısrarımdan sıkılmış gibi burnundan nefesini verdi ve hemşireye bakarak gözleriyle beni işare etti. Ardından odadan çıktı. Kadın üzerimdeki kıyafetleri çıkartırken, kirlenen elbiselerimi yeniden üzerime geçirdi. Çantamı kontrol ettim, her şey içindeydi. Telefonum ise kırılmıştı. Dudaklarımı birbirine bastırarak gözlerimin dolmasını engellemeye çalıştım.
Hemşire hazırlanmama yardım ettikten sonra adamı geri çağırdı, geri geldiğinde halimi ve üzerimdeki pis elbiseleri görünce üzülmüş gibi dudaklarını birbirine bastırdı. Tekerlekli sandalyeye oturttu ve arkamdan itmeye başladı. Gereken evrakları imzaladım ve hastaneye gelen polislere ikimiz de ifade verdik. Hata bizzat bana ait olduğu için ise şikayetçi olmadım, özellikle de bu süreçte yanımd olacağını söylemesine rağmen bu adamdan şikayetçi olmak çok da mantıklı değildi.
Hastaneden çıkıp arabasının önüne geldik. Garip bir şekilde beni tetikleyen tam da bu arabayı görmek olmuştu aslında. Hafızamı yokladım ama panik atağımı tetikleyecek bir anı bulamadım... Derin bir nefes aldım. Ellerini bana doğru uzattı. Cüssesine ve sert mizacına rağmen bakımlı ve yumuşacık duran avuç içlerin baktım. Titreyen ellerimi onun avuç için yerleştirdim. Parmaklarıyla beni tuttu ve kalkmama yardım etti.
Arabaya bindikten sonra kapımı kapattı. Arabanın içi adamın üzerinden yayılan kokuyla dolmuştu. Tekerlekli sandalyeyi hastanenin içerisine bıraktıktan sonra arabaya bindi ve emniyet kemerini taktı. Önüme baktım ve kendi emniye kemerimi takmaya çalıştım sol elimle. Bir noktada emniyet kemeri yuvasında takılınca kendimi yetersiz hissettim. Hiç bu kadar muhtaç hissetmemiştim birilerine üstelik kendimi bildim bileli yalnızken ama şimdi muhtaçtım işte!
"Lütfen izin verin..." dedi ve emniyet kemerimi taktı. Arabayı çalıştırdı, yola çıktı. Yolu tarif etmiyordum, bunu bilerek yapmamıştım ama onca şeyden sonra evimin yolunu tarif etmeyi atlamıştım buna rağmen doğru bir şekilde gidiyordu.
"Evimi biliyor musunuz?" diye sordum şaşkınlıkla. Çapraz bir gülümseme ile yüzünü doldurdu ama gözlerini yoldan ayırmadı,
"Ben askeri personelim Elçin Hanım, istersem öğrenirim. Umarım bu sizi rahatsız etmemiştir."
"Hayır, sanırım etmedi..."
Sanırım...
Apartmanımın önüne gelince durduk. En üst katta oturuyordum. İki oda bir salondan oluşan küçük ve samimi bir evim vardı. İki odadan biri ise resim için kullandığım atölyeden ibaretti.
"Binada asansör var mı?" diye sordu. Elimi panikle ağzıma götürdüm ve o merdivenleri nasıl çıkacağımı düşündüm, dördüncü kat...
"Hayır, yok..." dedim mahcubiyetle.
"İş başa düştü diyelim o halde, yapacak bir şey yok..."
Arabadan indi, benim kapımı açtı. Emniyet kemerimi çözüp kollarından birini bacaklarımın altından diğerini de sırtımdan geçirdi. Beni kucağına aldığını anladığımda utandım ve dumur kesildim,
"Beyefendi! Lütfen ben çıkabilirim!"
"Çıkamazsınız. Size iyileşene kadar refakat edeceğimi söyledim ömür boyu değil."
Susmam gerektiğini anladım. Sol elimle çantamı kucağıma aldım ve içinden anahtarı çıkarttım. Çiçekli, küçük siyah bahçe kapısından içeriye geçip ana kapıyı açtım ve merdivenler o an gözümde daha da uzun gibi geldi. Tam dört kat boyunca tanımadığım bu üniformalı adamın kucağında yukarı çıktım. Başım önüme eğik ve ona hiç bakmıyordum. Kapımın önüne geldiğimizde panikle anahtarı kilit yerine taktım ve kapıyı açtım.
"Sizi indirmeliyim, aksi halde botlarımı çözemem."
"Bundan sonrasını halledebilirim, teşekkür ederim."
Beni kucağından indirdikten sonra cebinden küçük bir defter ve kağıt çıkarttı, kalemle bir şeyle yazdı ve bana uzattı,
"Bu benim telefon numaram. Saat kaç olursa olsun beni arayabilirsiniz. Herhangi bir şey için yardım isteyebilirsiniz. Alışveriş, gerekli malzemeler, ekmek... Her ne ise. Ben gelemezsem de askerlerim size yardım etmek için o an buraya gelirler."
"Bu kadar ilgilenmenize gerek yok, tüm hata bendeydi."
"Yalnız hissetmeyi çok iyi bilirim Elçin Hanım, yardımımı kabul ederseniz mutlu olurum."
"Ben... Teşekkür ederim..."
"İyi geceler dilerim."
Arkasını dönüp giderken onu durdurdum,
"İsminiz! İsminiz nedir?!"
"Alparslan Dinç, Yüzbaşı Alparslan Dinç ama siz bana Kadırgalı deyin..."