Yatağıma uzanmış bir o yana bir bu yana dönüyordum ve sıkıntıdan bayılmak üzereydim. Uykusuzluktan değildi bu sıkıntı. Aksine saat henüz akşam yedi buçuk civarıydı. Yaklaşık iki saat kadar önce akşam yemeğini her zamanki gibi büyük bir sükut içinde yemiştik ve oraların toplanması da yarım saat kadar bir zamanımı ancak almıştı. Burak zaten ruh gibiydi. Evde var mı yok mu bazen anlayamıyordum. Odasına çıkıp "Kanka n'aber ya?" diyecek halim yok ya. Ancak camdan bahçeye bakıp arabası yerinde mi değil mi diye kontrol edebiliyordum biçare. Bazen sıkıntıdan Bekir Abiyi çaya, kahveye boğuyordum ki adamcağız "Vallahi doydum," diye isyan etmeye başlamıştı bile. Eh, bu da o ilk günlerin intikamı olsun işte. Burak'ın öyle sürekli bir şeyler yiyip içme alışkanlığı da yoktu. Öğünlerin haricinde arada

