1. Bölüm

1403 Words
Yeşim'in laboratuvarı, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi'nin en eski binasının üçüncü katındaydı. Sabahın erken saatlerinde, güneşin ilk ışıkları pencereden süzülerek eski ahşap masanın üzerine düşüyor, toz taneciklerini altın rengi dansçılara dönüştürüyordu. 29 yaşındaki Yeşim Hanım, masasında dimdik oturuyor, sol elinde kahve fincanını tutarken sağ eliyle elektron mikroskobunun kumanda kollarını manipüle ediyordu. Genç kadın, 29 yaşının tazeliğini taşıyordu ama bilimsel yoğunlaşmanın izleri yüzüne işlemişti. Açık buğday teni, laboratuvarın floresan ışığı altında solgun görünüyordu. Uzun, koyu kahve saçları basit bir lastik tokayla toplanmış, alnına düşen birkaç tel ise sürekli olarak gözlerinin önüne kayıyordu. Yeşim, bu can sıkıcı telleri her seferinde sabırla geri itiyordu. Elmacık kemikleri belirgindi, bu da ona biraz sert bir ifade veriyordu. Ancak gülümsediğinde -ki bu son zamanlarda çok nadirdi- yüzü tamamen değişir, neredeyse çocuksu bir ifadeye bürünürdü. Gri renkli basit bir pamuk elbise giymişti. Üzerinde üniversitenin armasının işlendiği beyaz önlüğü ise masanın arkasındaki askılıkta asılı duruyordu. Gözlerinin altındaki hafif mor halkalar, geceyi de burada, laboratuvarda geçirdiğinin sessiz tanıklarıydı. İnce, narin parmakları mikroskobun kontrolleri üzerinde dans ederken, bileğindeki basit siyah saat sürekli olarak kayıyordu. Laboratuvar, yaklaşık 30 metrekarelik bir odaydı. Duvarlar 1980'lerden kalma soluk yeşil bir boyayla kaplıydı. Raflar, cam eşyalarla, kimyasallarla ve eski bilimsel dergilerle doluydu. Ortada, Yeşim'in çalışma masasının yanı sıra, odanın merkezinde elektron mikroskobu yükseliyordu. Bu, üniversitenin en yeni ve en değerli ekipmanlarından biriydi. Yeşim'in ona erişim izni olması, hocası Anıl Bey'in ona duyduğu güvenin bir göstergesiydi. Kapının yanında, üzerinde birkaç bitki olan küçük bir pencere pervazı vardı. Yeşim, bu bitkilere çok iyi bakamıyordu -çoğu solmuş durumdaydı- ama onları oradan kaldırmaya da kıyamıyordu. Bir köşede, gece geç saatlerde şekerleme yapmak için kullandığı eski, beyaz deri bir koltuk duruyordu. Koltuğun üzerinde, üzerinde "Bilim, gerçeğin sistematik arayışıdır" yazan bir yastık vardı. Kapı hafifçe tıkırdadı. Yeşim, irkilmedi bile. Konsantrasyonu o kadar derindi ki dış dünyanın sesleri ona uzak bir galaksiden geliyor gibiydi. Kapı yavaşça açıldı ve Mehmet Efendi içeri girdi. "Günaydın Yeşim Hanım," dedi yumuşak, babacan bir sesle. "Yine en erken siz geldiniz." Mehmet Efendi, ellili yaşlarında, 1.60 boylarında bir adamdı. İnce yapılıydı ama kantinde 40-50 kiloluk kolileri hiç zorlanmadan taşıdığı herkesçe bilinirdi. Yürürken sağ ayağı hafifçe topallıyordu -gençliğinde geçirdiği bir kazanın iziydi bu. Her gün makineyle kestiği kirli sakalında tek tük beyaz ve hatta turuncuya çalan teller seçilebiliyordu. Buna karşın, kısacık kesilmiş saçları tamamen beyazdı. Bugün üzerinde ütülü, açık mavi bir gömlek ve tertemiz siyah pantolon vardı. Ayakkabıları öyle parlaktı ki neredeyse laboratuvarın tavanı görülebiliyordu. Yeşim, onu üniversiteye ilk geldiği günden beri tanıyordu -öğrenciliği, yüksek lisansı derken neredeyse dokuz yıl olmuştu. Bu süre zarfında Mehmet Efendi'yi bir gün olsun ütüsüz, bir gün olsun ayakkabıları boyasız görmemişti. Kantinden getirdiği çay tepsisi her zaman pırıl pırıldı. Yeşim cevap vermedi. Gözleri, elektron mikroskobunun yüksek çözünürlüklü monitörüne kilitlenmişti. Ekranda, siyah bir fon üzerinde, parlak beyaz noktalar ve onları birbirine bağlayan incecik ipliksi yapılar görünüyordu. Mehmet Efendi birkaç saniye bekledi, sonra sessizce masaya yaklaştı. Yeşim'in yanına, her zamanki yerine, üzerinde küçük çiçek desenleri olan porselen bir fincanla çayını bıraktı. Fincanın yanına da iki küp şeker yerleştirdi. "Çayınız hazır," diye fısıldadı, sanki yüksek sesle konuşmak kutsal bir anı bozacakmış gibi. "Üç şekerli, açık... tam sevdiğiniz gibi." Yeşim hâlâ cevap vermiyordu. Sol elini uzattı, fincanı aldı ama hiç bakmadan, dudaklarına götürdü. Çay sıcaktı ve hafifçe yaktı. Bu küçük acı onu biraz olsun dış dünyaya geri getirdi. Gözlerini bir anlığına monitörden ayırdı, Mehmet Efendi'ye baktı ama bakışları hâlâ odaklanmamış, uzaklardaydı. "Teş... teşekkürler, Mehmet abi," diye mırıldandı sesi kısık, boğuk. Mehmet Efendi, Yeşim'in yüzündeki o yoğun konsantrasyon ifadesini görünce gülümsedi. Bu genç kadını, daha üniversiteye ilk geldiği günden beri tanıyordu. O zamanlar 19 yaşında, ürkek, gözleri merakla parlayan bir kızdı. Şimdiyse olgun, kararlı, mesleğine adanmış bir bilim insanı olmuştu. Mehmet Efendi, babalık içgüdüleriyle onu korumak istiyor, bu kadar çok çalışmasından endişe duyuyordu. Masada, dünden kalmış soğuk bir çay fincanı durduğunu fark etti. Usulca aldı, kapıya yöneldi. Tam çıkacakken arkasına döndü, Yeşim'e baktı. Genç kadın yeniden monitöre gömülmüştü. Dudağını ısırdı, bir şey söylemek istedi ama vazgeçti. Kapıyı sessizce kapattı. Yeşim, Mehmet Efendi çıktıktan sonra derin bir nefes aldı. Fincanı masaya bıraktı, iki eliyle yüzünü ovaladı. Parmak uçları, gözlerinin altındaki gerginliği hissediyordu. Bunu bulmalıyım, diye düşündü. Ne olduğunu anlamalıyım. İki gündür aynı numunenin başındaydı. Normalde günde üç ya da dört farklı örnek incelerdi ama bu... bu farklıydı. İlk baktığı anda, bir şeylerin yanlış olduğunu hissetmişti. Dün, bu mineral sanılan yapıları bütün gün incelemiş, gece boyunca hem kitaplarında hem de internette araştırma yapmıştı. Ve şimdi, sabah laboratuvara geldiğinde, dehşet verici bir gerçekle karşılaşmıştı: Yapılar büyümüştü. Sadece büyümekle kalmamış, sayıları da artmıştı. Monitördeki görüntüye yeniden odaklandı. Kumanda kollarını hareket ettirerek odak noktasını değiştirdi. Görüntüyü yakınlaştırdı. 50.000 kat büyütmedeydi. Gördüğü şey, kusursuz kürelere benziyordu. Mükemmel yuvarlaklar. Ve bu küreleri birbirine bağlayan, incecik, son derece düzenli ipliksi bağlantılar... Bu bir mineral olamazdı. Mineraller bu kadar düzenli, bu kadar organize yapılar oluşturmazdı. Ama bu kadar küçük bir şey nasıl canlı olabilirdi? Yeşim, not defterini çekti. Defterin kapağı yıpranmış, köşeleri kıvrılmıştı. İç sayfaları çizimler, notlar ve formüllerle doluydu. Yeni bir sayfa açtı, tarihi yazdı: 20 Mart 2041 - Saat 07:21 Nanorg #8: Numune: Nemrut Dağı meteorit örneği #304 Büyütme: 50.000x Not: Dünkü ölçümlere kıyasla yapıların boyutunda %3,4 artış tespit edildi. Yeni oluşmuş küresel yapılar gözlemleniyor. Bağlantı iplikçiklerinin sayısı artmış. Yapıların çapı 8-14 nanometre aralığında. Bu yapılar teorik olarak canlı olamaz. Teorik olarak canlı olamaz. Ama orada, ekranda, büyüyorlar. Çoğalıyorlar. Yeşim, arkasına yaslandı, derin bir nefes aldı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu. Bu, kariyerinin en önemli anı olabilirdi. Ya da en büyük hatası. Aklına hocası Anıl Bey geldi. Ona göstermeli miydi? Profesör Anıl, katı, geleneksel bir bilim insanıydı. Kanıtlar karşısında açık fikirliydi, evet, ama aynı zamanda metodolojik titizliğiyle de ünlüydü. Eğer bu yapılar canlı değilse, eğer basit bir kontaminasyon ya da ekipman hatasıysa... Yeşim, gülünç duruma düşmekten korkuyordu. Daha kötüsü, Anıl Bey'in gözünden düşmekten korkuyordu. Daha fazla kanıt, diye düşündü. Daha fazla veri toplamalıyım. Kesin emin olmalıyım. Tekrar mikroskoba döndü. Bu sefer görüntüyü 100.000 kat büyütmeye ayarladı. Ekran bulanıklaştı, sonra yeniden netleşti. Görüntü daha da detaylıydı. Kürelerin yüzeyinde desenler vardı. Düzenli, tekrarlayan desenler... İçinden bir heyecan dalgası yükseldi. Bu, hücre duvarı yapısına benziyordu. Gerçek bir hücre duvarı. Hızlıca not aldı: Yapıların yüzeyinde düzenli tekrarlayan desenler gözleniyor. Hücre duvarı benzeri yapı? Aniden kapı yeniden açıldı. Yeşim irkildi, başını kaldırdı. Mehmet Efendi yeniden içeri girmişti, bu sefer elinde bir kupa vardı. "İkindi çayını getirdim Yeşim Hanım," dedi. Ama sonra masadaki sabahki çay fincanına baktı. Fincan hâlâ doluydu, üzerinde ince bir çay zarı oluşmuştu. "Aman Allah'ım," diye mırıldandı. "Sabahki çayınızı bile içmemişsiniz." Yeşim, ona baktı, şaşkın. İkindi mi olmuştu? Saate baktı: 16:22. Neredeyse sekiz saattir buradaydı ve hiç kalkmamış, hiçbir şey yiyip içmemişti. "Size de günaydın Mehmet abi," diye mırıldandı, zaman kavramı tamamen şaşırmış bir halde. Mehmet Efendi'nin yüzünde hem şefkat hem de endişe vardı. "Neredeyse akşam oldu Yeşim Hanım kızım," dedi yumuşak bir sesle. "Sabahtan beri hiç mola vermediniz mi?" Yeşim, boş boş baktı. Sonra yeniden saate, sonra da pencereden dışarı baktı. Gerçekten de güneş alçalmaya başlamış, gökyüzü turuncu ve pembeye boyanıyordu. Zaman nasıl bu kadar hızlı geçmişti? Mehmet Efendi, soğuk çay fincanını aldı, yerine taze çayı bıraktı. "Bir şeyler atıştırmalısınız," dedi. "Birazdan size bir sandviç getireyim mi?" Yeşim, başını salladı. "Hayır, teşekkürler. İyi olacağım." Mehmet Efendi, onun gözlerindeki o yanıp sönen, hipnotize olmuş ifadeyi görünce endişelendi. "Bir sorun mu var Yeşim Hanım? Yardıma ihtiyacınız var mı?" Yeşim, ona baktı. İçinde her şeyi anlatmak, gördüğü imkânsız şeyi paylaşmak için dayanılmaz bir istek vardı. Ama ağzını açtığında, sözcükler boğazında düğümlendi. Ne diyebilirdi ki? Mehmet abi, teorik olarak var olamayacak kadar küçük canlılar buldum? "Yok, yok," dedi sonunda, zoraki bir gülümsemeyle. "Sadece... yoğunum. Teşekkürler." Mehmet Efendi, bir süre daha durdu, sonra başını sallayarak çıktı. Kapıyı kapattığında, Yeşim derin bir nefes aldı. Evet, yoğundu. Çünkü belki de insanlık tarihinin en önemli biyolojik keşiflerinden birinin eşiğindeydi. Ya da tam bir çılgınlığın. Ellerini masaya koydu. Hafifçe titriyorlardı. Adrenalin, yorgunluğunun üzerine binmişti. Fincanı aldı, çayı yudumladı. Sıcak sıvı boğazından aşağı inerken, biraz olsun kendine geldi. Tekrar monitöre baktı. O küçük, mükemmel dünya orada duruyordu. Sessizce büyüyor, çoğalıyor, var olmaya devam ediyordu. Bilimin onların varlığına izin vermediği gerçeği, onları hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Yeşim, çenesini eline dayadı. Yüzünde bir kararlılık ifadesi belirdi. "Pekala," diye fısıladı ekrana, sanki o mikroskobik organizmalar onu duyabilirmiş gibi. "O zaman ben de bilimi değiştiririm." Gece geç saatlere kadar çalışmaya devam etti. Notlar aldı, görüntüler kaydetti, ölçümler yaptı. Saatler gece yarısını geçtiğinde, gözleri ağrımaya, zihni bulanmaya başladı. Ama bırakamazdı. Çünkü her yeni görüntü, her yeni ölçüm, onu daha da imkânsız bir gerçeğe yaklaştırıyordu: Ekranda dans eden o küçük beyaz noktalar canlıydı. Ve eğer canlılarsa, her şeyi değiştireceklerdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD